Beni Türk hakemlerine emanet ediniz

Beni Türk hakemlerine emanet ediniz

Avrupa’nın devler sahnesinde Espen Eskas’ın skandal kararlarıyla alabora olan Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’ne yine talihsiz bir pranga ile başladı. Sane’nin harcadığı fırsatlar ve Hakem Eskas’ın evlere şenlik penaltı düdüğü gösterdi ki; Devler Ligi'ndeki bu basiretsizliği gördükten sonra bizim hakemleri mumla aramak işten bile değil...

Beni Türk hakemlerine emanet ediniz

Sezon perdelerini açtığımız günden bu yana, ilk kez satırlarımı Victor Osimhen adını anmadan kaleme alabilmenin o tatlı hafifliğini hayal etmiştim. Ne mümkün... Aşağı Osimhen, yukarı Osimhen; futbolun amansız çekim kuvvetinden kaçamıyorsunuz. Şunu kabul edelim: Varlığı rakip savunmalar için kıyamet senaryosu, yokluğu ise Galatasaray için başlı başına bir varoluş sancısı.

Bizler burada istediğimiz kadar taktik tahtasına süslü cümleler dizelim, dünya âlem bir araya gelse hakikat değişmez: Galatasaray, sahadaysa oyunun tüm koordinatlarını Osimhen’in çekim merkezine göre hizalayacak. Bu bir kehanet değil, yalın bir gerçek. Yeni bir oyun hafızası inşa edilmeyecek; kadroya kim katılırsa katılsın, o tanıdık ve kestirme "At topu Osimhen’e, gerisini onun vizyonuna bırak" stratejisi konfor alanı olarak kalmaya devam edecek.

Galatasaray yönetimi, ne yazık ki takvimle ve transferle olan imtihanını yine kötü bir strateji yönetimiyle verdi. Ve bu kötü yönetim, Osimhen sakatlık kulübesine çekildiği an tüm çıplaklığıyla vitrine çıktı. İsimler üzerinden okuma yapmayalım ama ne Deniz Gül ne Leao, ne de devşirme hamlesiyle Barış Alper Yılmaz... Bu takımın mevcut (ya da meçhul) "oyun planı" içerisinde hiç kimse o devasa boşluğu dolduramaz.

Oysa Osimhen’siz bir Galatasaray’ın da bu kıtanın devleri arasında başı dik durabileceğini kanıtlamak, o parçalı formayı terleten her bir aktör için tarihi bir fırsat eşiğiydi. İlk yarı boyunca sahaya çıkan herkes bu haysiyetli sorumluluğu omzunda taşıdı. Lakin Leroy Sane’nin devrenin sonuna doğru cömertçe harcadığı o kırılma pozisyonu ağlarla buluşsa, bugün burada çok daha farklı bir zafer masalı kaleme alıyor olacaktık.

Okan Buruk, savunmanın merkezinde geçen sezonki o hafızalara kazınan Manchester City deplasmanının kopyasıyla; Sanchez-Jakobs ikilisiyle çıktı sahaya. Okan Hoca, geçen yıl Manchester deplasmanında Abdülkerim’in ön alan baskısında ağır kalması üzerine Jakobs’u stopere çekip radikal bir neşter vurmuştu. Jakobs tercihi, çizginin cesurca öne kurulacağının ve ön alanda boğucu bir pres izleyeceğimizin açık ilanıydı; nitekim öyle de oldu. Meseleye diğer pencereden bakarsak; Abdülkerim’in kulübede oturması ve aslen sol bek olan Jakobs’un stopere evrilmesi, tam da bu yüksek savunma hattının arkasına atılacak geçiş hücumlarını çabuklukla göğüsleme arzusuydu. Yenen beraberlik golünde Gabriel Sara’nın konsantrasyon kaybı ve düşüşü aktördü belki ama Sporting’in sadece 4 pasla elimizi kolumuzu bağlayıp pozisyon bulmasını da büyük bir hayretle izledik.

Devşirme bir stoper ve devşirme bir santrfor ile yeşil zemine çıkan Galatasaray’ın zihnindeki senaryo bambaşkaydı. Okan Buruk’un takımı, geriden nakış gibi oyun kurmak gibi elitist bir gayeyle sahada değildi. Yapılan hazırlık pasları, sadece rakip presi üzerlerine çekip arkada boşluk yaratmak içindi. Sporting ön alan baskısını sertleştirince, Galatasaraylı oyuncular sanki ilerde Osimhen varmışçasına ezbere bir refleksle direkt uzun toplara sarıldılar ve Barış Alper’in o muazzam fiziksel dominance’ına sığındılar.

Oyunun temposunu ve ritmini Galatasaray adına bir orkestra şefi gibi yöneten Lucas Torreira, sahanın her santimetresinde devasa bir karakter koydu. Gol pozisyonunun da tam kalbindeydi. "İlk gol" deyip geçmeyelim; Galatasaray aslında tabelaya iki gol yazdırdı ama hakem heyeti birini lütfedip saydı. Bana göre de çizginin arkasından dönen o ilk top net bir şekilde golü müjdeliyordu ama neyse, hakemlerin takdir hakkı diyelim...

Gelelim Leroy Sane’ye... Sahada adeta basmadık yer bırakmadı, son derece hareketliydi. Hatta kariyerinde ilk kez bir oyuncunun rakibini bu kadar hırsla kovaladığına tanıklık ettim. Gelgelelim, futbol bir sonuç oyunu... O yakaladığı net pozisyonda topu filelere gönderemiyorsan, geride bıraktığın tüm o iyi izlenimler birer "keşke" olarak uçup gidiyor.

Oysa bu hikâye daha ilk yarı bitmeden mutlu sonra bağlanabilirdi. Leroy Sane o pozisyonu golle taçlandırsa ve maçın Norveçli hakemi Espen Eskas, Batrakov’a yapılan o sert müdahaleyi tereddütsüz bir kırmızı kartla cezalandırsa, bugün çok daha aydınlık bir güne uyanmış olacaktık.

Aynı hakemin ikinci yarının henüz başında çaldığı o penaltı düdüğü ise tam anlamıyla evlere şenlikti! Futbolun en üst vitrini olan bu seviyede böylesine acemice, böylesine basiretsiz hakem hataları yapılıyorsa; bizim yıllardır hırpaladığımız Türk hakemlerine dönüp bir özür mü borçluyuz acaba? "Beni Türk hakemlerine emanet ediniz" desek çok mu ileri gitmiş oluruz?

Özetlemek gerekirse; Galatasaray, Sporting karşısında ilk yarıda son derece rasyonel ve güçlü bir oyun sergiledi. Ancak hafızalarımızı tazeleyelim: Geçen sezonki Frankfurt, Monaco ve Juventus deplasmanlarında da ilk yarıları harika oynamış, fakat ikinci yarılarda adeta fırtınaya yakalanıp alabora olmuştuk. Dün gece de devler sahnesinin ilk perdesini önce hakem kararları, ardından da Sane’nin cömertliği kapattı. Galatasaray her sezon Şampiyonlar Ligi macera defterini ne yazık ki böyle talihsiz sayfalarla açıyor. Ama olsun; enseyi karartmaya gerek yok, kafayı kaldırıp önümüze bakacağız. Kat edilecek daha çok yol, oynanacak çok maç var...

 

İlgili İçerikler