Türkiye'de futbol bir illüzyondur!

Türkiye'de futbol bir illüzyondur!

Adliye koridorlarında kelepçelenen hakemlik itibarından, Çizme deplasmanında Montella’nın bayat taktiklerine hapsolan Milli Takım’a... Sadece foseptik patlamadı; yeşil sahanın adalet duygusu da, kulübedeki İtalyan illüzyonu da aynı karanlık gecede çöktü. Adaletsizliğe popülizmle siper olanların ve bize her gün aynı tatsız yemeği sunanların gölgesinde Türk futbolu, en ağır hezimetini saha dışında yaşamaya devam ediyor.

Türkiye'de futbol bir illüzyondur!

Türk futbolu, hikâyesi baştan sakat yazılmış uzun bir dram dizisi gibidir; sahneler değişir, aktörler değişir ama o keskin, geniz yakan koku asla tecrit edilemez. Yüksek faiz vaatlerinin yarattığı karanlık fon labirentlerinde yitip giden milyon dolarları, ahlaki çöküşün dramatik bir vesikası olarak hayretle izlemiştik. Lakin derbi matinesinin gedikli hakemi Yasin Kol’un hesap dökümleri önümüze döküldüğünde, şaşkınlık eşiğimiz bir kez daha tarumar oldu. Bir yanda nizami üniformasıyla asayişi temin etmekle mükellef bir güvenlik görevlisi, diğer yanda ise milyonların kaderini düdüğünün ucunda tutan kıdemli bir hakem... Bu iki kimliğin aynı portrede, muazzam bir akçeli trafiğin başrolünde kesişmesi, münferit bir zaaf değil; kurumsal bir illüzyonun çöküşüdür. Zaten patladı dediğimiz foseptik meğerse henüz yüzeydeki sızıntıymış; derine indikçe çürümüşlüğün ağır, nefes kesen kokusu tüm yapıyı sarıyor.

Adli süreç bir fırtına hızıyla karaya vurdu: Yasadışı bahis ve evrakta sahtecilik suçlamasıyla başlayan gözaltı süreci, Şike ve Teşvik tutuklamasıyla adliye koridorlarında tescillendi. Peki, ne oldu da o birkaç saatlik sorgu odasında tablonun rengi böyle radikal biçimde değişti? Savcılığın sevk yazısındaki "Dijital materyal araştırması sürüyor" ifadesi, aslında üzeri örtülmek istenen bir gerçeğin diplomatik şifresidir. Belli ki o küçük telefon ekranlarının ve banka hesap hareketlerinin ardında, hiç de hoşa gitmeyecek, futbolun bakir ruhunu zedeleyen karanlık mecralara uzanan izler var.

Lakin burada durup asıl yakıcı soruyu sormak icap eder: Bu nasıl bir şikedir?

Bir hakemin kendi yönettiği maça bahis oynaması kadar absürt ve karanlık bir ihtimalle mi karşı karşıyayız, yoksa bu klasörün içinde henüz kapağı açılmamış başka müsabakaların gölgesi mi geziniyor? Futbolun kadim retoriğinde şike, tek kişilik bir solo gösteri değildir; orkestrasyon ister. Teşviği bir adrese ulaştırmak, şikeyi ise suç ortaklığıyla örmek gerekir. Kamuoyu günlerdir o karanlık sahnedeki "üçüncü isimleri" arıyor. Bir müsabakayı kurgulamak; yani düdük çalınan ya da tribünden izlenen bir oyunu hakem eliyle manipüle etmek bahis piyasasında nasıl karşılık bulur? Formül basittir: Ekran başına, VAR’a çağrılan bir hakem, lehe ya da aleyhe kolayca çekilen bir kırmızı kart, en ufak temasa cömertçe bonkörce dağıtılan sarı kartlar... Bütün bu mizansen, istatistik kodlarının içine gizlenmiş bir kurgudan ibaret olabilir. Ve bu tercihlere birileri büyük bahisler oynamış olabilir!!

Savcılığın tahkikatı bittiğinde resmi net olarak göreceğiz. Lakin asıl trajikomik muamma şurada düğümleniyor: Oynanmış maçların neticeleri, müzelere giden kupalar, alandaki terin karşılığı olan şampiyonluklar revize edilebilir mi? Hukukun ve talimatnamelerin labirentinde bu soru cevapsız kalırken, Türkiye Futbol Federasyonu çatısı altındaki bu krizin öyle birkaç demeçle, halı altına süpürülerek çözülemeyeceği aşikârdır.

Bu büyük tiyatronun bir de kulis arkası var tabii... Merkez Hakem Kurulu merkezli bu krizin sosuna bazı basın mensuplarının da dahil olduğu fısıltıları ayyuka çıkmış durumda. Ve ne hazindir ki, ellerinde kalem taşıyan bazı tırnak içinde gazeteciler, meseleyi sistemik bir ahlak krizinden çıkarıp, Yasin Kol’un geçmişte hangi kulübün canını daha çok yaktığını, hangi renklere hata yaptığını tartışarak saatler deviriyor. Popülizmin o ucuz ve zehirli şehvetinden sıyrılın artık! Gazetecilik, mensup olunan kulübün amblemine siper olmak değil; hakikatin yalın kılıç koruyucusu olmaktır. Tribünlerdeki o cefakâr kitle, saha dışındaki bu sığ tiyatronun da, hesaplı hamlelerin de son derece farkında.

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun "İstifa etmiyorum. Türk futbolunun 30 yıllık pisliğini benim üstüme yıkamazsınız. Temiz futbol için mücadeleye devam edeceğim" nidası ise futbol tarihimizin tipik bir savunma refleksidir. Bravo Sayın Başkan! Bu beyanatın ardından sanırım hepimizin içi tarif edilmez bir ferahlıkla doldu(!).. Belli ki bu uzun ve karanlık gecenin sabahı, sanıldığından çok daha sancılı olacak.

Gece derbilerin gedikli hakemi Yasin Kol’un tutuklanmasıyla sarsılan Türk futbolunun kaotik gündemi, gecenin diğer yarısında Çizme sahillerinde, İtalya deplasmanında trajik bir devam filmiyle perdesini açtı. Yerel liginde adaleti ve itibarı tarumar olmuş bir futbol ikliminin, milli takımıyla İtalya’da aradığı itibar, yine boş avuçlar ve derin bir hayal kırıklığıyla son buldu. Gruplardaki 4. maçından da eli boş dönen A Milli Takım, sahadaki kifayetsizliğiyle adeta içimizdeki yangına benzin döktü.

Hatırlarsınız; Bursa’daki o ilk randevunun henüz 29. dakikasında skorbord 3-0’ı gösterdiğinde, Montella’nın kâğıt üzerindeki yanlış 11 tercihi ve adeta evlere şenlik adam paylaşımı yüzünden daha çayımızı yudumlayıp maça uyanamadan kaderimiz çizilmişti. Dün gece ise en azından oyuna nispeten dengeli, nispeten organize başlayan bir Milli Takım izlediğimizi sanıyorduk. Lakin Çizme’nin o asırlık Catenaccio genetiğini ve soğukkanlılığını unuttuk. İtalyanlar topu bize bıraktılar; sanki bir satranç ustasının acemi rakibini mat sahasına çekmesi gibi sakince beklediler. Ve kalitemize yaklaşmayan o ilk kurgusal hücumlarında, ceza sahamıza giren tek topu ağlarımızla buluşturup öne geçtiler. Onlar maça felsefi olarak başlamadan dahi golü bulmuşlardı. Peki ama nasıl bir savunma zafiyetiyle yedik o golü?

Dünya Kupası projeksiyonunu aylardır hep hücum hatlarına, santrafor krizlerine, fantezi dizilişlere tuttuk. Oysa dün gece bir kez daha ve en sert biçimde yüzümüze vuruldu ki: Bizim asıl beka sorunumuz savunmanın tam merkezindedir! Türkiye, topa sahip olma yüzdelerinde çok geride kalmasa dahi, stoperlerinin bireysel ve taktiksel zaafları yüzünden skoru elinde tutmaktan aciz bir görüntü çiziyor. Türk futbolu artık şu acı hakikatle yüzleşmek mecburiyetindedir: Stoper hattımız uluslararası seviyenin fersah fersah gerisindedir, zayıftır! Ön alanda uygulanan baskıda da, ceza sahasına gömülen yerleşik blokta da pozisyon alma özürlüsüdür.

Montella Hocamın bir maç 3’lü, bir maç 4’lü savunma kurguları arasında savrulup durması, bir taktik deha eseri değil; tam aksine stoper hattındaki bu nitelik eksikliğini örtme çabasından ibaret çaresiz bir arayıştır. Biz ekran başında ve tribünde zaferle ayrıldığımız maçlarda dahi yırtıcı bir "9 numara" arayışıyla avunurken; Abdülkerim, Merih ve Ozan 3’lüsü arasında, hatta bu denkleme Samet’i de dahil etseniz dahi bir türlü omurga oluşturacak o ideal defans göbeğini inşa edemedik.

Dün gece dahi skora denge getirmek adına özellikle Yunus’un sahada sergilediği o adeta insanüstü, ciğersiz çabayı, yine tipik bir duran top ve yan top zafiyetiyle cömertçe çöpe attık. Tıpkı ilk golün kopyası gibi... Ve işte tam bu noktada, o şık takımlarının ve karizmatik duruşunun arkasına sığınan Vincenzo Montella’yı doğrudan hedef tahtasına oturtmak şart oluyor.

Anladık Sayın Montella; kafanda romantik bir "kolej takımı" havası yaratmak istiyorsun. Maceradan uzak, geniş oyuncu havuzunun getireceği olası krizlerden azat olunmuş, steril bir kadro disiplini arzuluyorsun. Fakat bu ülke sana sabır gösterirken karşılığında ne nitelikli bir golcü izleyebildi ne de bu hatalar silsilesi üreten stoper ezberinin dışına çıkabilen bir savunma aklı görebildi.

Vincenzo Montella bizi aylardır çok tehlikeli bir İtalyan illüzyonunun içine hapsetti. Her defasında aynı taktiksel yemeği, aynı bayat sunumla önümüze koyuyor. Sayın Montella, biz Türk futbolseverler olarak her gün aynı restoranda sürekli spagetti yemek zorunda değiliz! Dün akşam da aynı felaket film, aynı lezzetsiz yemek sahnedeydi. İtalyanlar uzun toplarla savunmamızın arkasına sızmadığı sürece, topu alıp geriden oyuna çıkma illüzyonuyla uyutulmaya ve kandırılmaya devam edildik.

Oysa Montella’nın bize "çağdaş futbol" diye yutturmaya çalıştığı bu ham ve verimsiz oyun; İngiltere Championship’in alt 10 sırasındaki takımlarının, İskoçya Ligi’nin kazma ve takoz kadrolarının ya da La Liga’da Barcelona deplasmanına gidip küme düşmemeye oynayan son sıradaki gariban ekiplerin sığ sığınağıdır!

Eğer A Milli Takım’ın oynayacağı futbol bu niteliksizliğe tahvil edilecekse, eğer bu sığ kurgu Türk futbolunun milli kimliği olarak sunulacaksa, ben bu oyunu reddediyorum! Bu ilkel pas trafiğini ve bu fütursuz savunma zafiyetini izleyeceksek; İtalya’dan yüklü kontratlarla teknik direktör ithal etmenin hiçbir anlamı yoktur. Çağırın en alt ligden ya da bir kulübün altyapısından bir yerli hocayı, getirip takımın başına koyun; en azından kendi öz evladımızın cesaretiyle ve doğrularıyla gurur duyar ya da kendi hatalarımızla yüzleşiriz. Bu elitist illüzyona daha fazla tahammülümüz kalmamıştır!

İlgili İçerikler