Birleşmiş Milletler giderek kendi cesedini sırtında taşıyan bir örgüt görüntüsü veriyor. Her yıl New York’ta kurulan küresel panayırın sahne ışıkları da buna paralel olarak biraz daha sönükleşiyor. Oysa dünyanın savaş, iklim krizi, göç, enerji güvenliği ve yapay zekâ gibi başlıklarla aynı anda sarsıldığı bir dönemde BM’nin tam tersine daha fazla ağırlık kazanması gerekirdi.
Sorun tam da burada.
BM ortadan kalkmış değil. 193 ülkenin eşit oy hakkıyla oturduğu Genel Kurul hâlâ uluslararası sistemin benzersiz bir platformu. Ancak örgütün karar alma kapasitesi ile dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorunların büyüklüğü arasındaki makas giderek açılıyor. Özellikle Güvenlik Konseyi’nin 1945’in güç dengelerini yansıtan yapısı, büyük güç rekabeti karşısında sürekli kilitlenmesi ve veto mekanizması, BM’nin meşruiyetini ve etkinliğini aşındırıyor.
Bu yılki Genel Kurul haftası da bu çelişkinin adeta canlı bir fotoğrafı oldu.
Yaklaşık 130 devlet ve hükümet başkanının New York’a geldiği bir ortamda, dünyanın en güçlü devletlerinden ikisinin lideri görünmedi. Çin Devlet Başkanı Şi Jinping New York’a gelmek yerine Washington’a giderek Donald Trump’la görüştü. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de Genel Kurul’a katılmadı; Moskova Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov tarafından temsil edildi. Dolayısıyla Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden ikisinin liderleri, BM’nin en önemli yıllık siyasi buluşmasında bulunmadı.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de New York’a gelmeyen liderler arasındaydı. Belki onun yokluğunu yalnızca iç siyasi desteğindeki gelişmelere bağlamak doğru olmaz; Almanya’nın iç siyasi takviminin de bunda etkili olduğu söylenebilir. Fakat sonuç değişmiyor: Dünya siyasetinin ağırlık merkezleri, BM Genel Kurulu’nun kürsüsünden giderek daha fazla başka başkentlere, ikili görüşmelere ve dar diplomatik formatlara kayıyor.
BM’nin karşı karşıya olduğu asıl kriz de zaten burada.
Örgüt bitmiyor; fakat uluslararası siyasetin merkezindeki ağırlığını kaybediyor.
Bu ortamda Genel Kurul haftasının en fazla ilgi gören figürlerinden birinin ABD Başkanı, Çin Devlet Başkanı veya BM Genel Sekreteri değil, New York’un yeni Belediye Başkanı Zohran Mamdani olması ayrıca manidar. Mamdani’nin Lula da Silva başta olmak üzere çeşitli liderlerle temasları, New York’un küresel bir siyasi sahne olarak önemini bir kez daha ortaya koydu. BM’nin devletlerarası diplomasisinin hemen yanı başında şehir diplomasisi ve iç siyaset de kendi gösterisini yaptı.
Genel Kurul kürsüsünde bu yıl da en yüksek perdeden konuşan liderlerden biri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı.
“Dünya beşten büyüktür” söylemi artık Erdoğan’ın BM konuşmalarının değişmez markası haline geldi. Güvenlik Konseyi’nin yapısının değiştirilmesi gerektiği konusunda itiraz etmek de giderek zorlaşıyor. Nitekim Rusya dahi Konsey’in genişletilmesini savunuyor; itiraz ettiği nokta, veto sisteminin ortadan kaldırılması.
Fakat burada önemli bir sorun var:
BM reformu sadece kürsüde yüksek sesle dile getirilen bir slogan değildir; koalisyon kurmayı, ülke ülke destek toplamayı ve yıllarca süren diplomatik çalışmayı gerektirir.
Tam da bu nedenle Fransa ve Meksika’nın yürüttüğü girişim dikkat çekicidir. İki ülkenin 2015’ten beri sürdürdüğü girişim, soykırım, insanlığa karşı suçlar ve büyük çaplı savaş suçları gibi kitlesel vahşet durumlarında daimi üyelerin veto kullanmaktan gönüllü olarak kaçınmasını öngörüyor. Eylül 2026 itibarıyla 128 ülke girişime destek vermiş durumda. Birleşik Krallık’ın katılmasıyla da beş daimi üyeden ikisi bu siyasi taahhüdü destekliyor.
İşte aradaki fark burada ortaya çıkıyor.
Bir tarafta “Dünya beşten büyüktür” denilerek yıllardır tekrarlanan siyasi bir slogan var. Diğer tarafta ise aynı sorunu somut bir diplomatik girişime dönüştürüp 128 ülkeyi aynı metnin etrafında toplamaya çalışan bir Fransa-Meksika hattı bulunuyor.
Çok taraflı diplomaside mesele yalnızca haklı olmak değildir; haklı olduğunuz konuda muhataplarınızı ikna edebilmek ve yanınıza çekebilmektir.
Özellikle orta sıklet devletler açısından diplomasinin esası budur. Koalisyon kurmak, sabırla müzakere etmek, perde arkasında çalışmak, farklı çıkarları ortak bir metinde buluşturmak ve sonunda o metni uluslararası siyasetin gündemine sokmak.
Tribünlere oynamak ise bunun tam tersidir.
Donald Trump’ın konuşması da BM’nin yaşadığı başka bir paradoksu ortaya koydu.
Trump, daha önce ağır biçimde eleştirdiği BM’nin kürsüsünü bu kez İran savaşı ve ABD’nin askeri politikalarını savunmak için kullandı. İran konusunda askeri baskı ile diplomatik çözüm arasında gidip gelen bir söylem ortaya koyarken, aynı dönemde ABD ve İran arasında Katar’ın arabuluculuğunda dolaylı temaslar yürütülmesi, uluslararası siyasetin artık ne kadar karmaşık ve pragmatik hale geldiğini gösterdi. Trump’ın konuşmasında İran’a yönelik sert mesajların yanı sıra ABD’nin iç siyasi gündemine dönük mesajlar da belirgindi.
Dünyanın Trump’ın ne söyleyeceğine kilitlenmesi de BM’nin değil, Amerikan gücünün ağırlığını gösteriyor.
Trump açısından Genel Kurul kürsüsü, bir anlamda dünya politikasını Amerikan iç siyasetiyle buluşturan bir sahneye dönüşmüş durumda.
Bu da BM’nin içinde bulunduğu krizin başka bir yüzü.
Erdoğan açısından ise Genel Kurul, dışarıya mesaj vermekten çok iç kamuoyuna güçlü bir Türkiye ve güçlü liderlik görüntüsü sunma işlevini taşıyor.
Nitekim Türkiye’nin elinde uluslararası alanda “olumlu anlatı” oluşturabilecek başlıklar yok değildi. Örneğin;
Suriye vardı.
Ermenistan’la normalleşme çabaları vardı.
“Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan yeni süreç vardı.
Karadeniz’de savaşın sona erdirilmesine ilişkin arabuluculuk deneyimi vardı.
Bunların her biri Türkiye’nin bölgesel ve küresel rolünü anlatmak için kullanılabilecek başlıklardı.
Fakat Erdoğan’ın tercih ettiği anlatı büyük ölçüde başka bir eksene oturdu: kültür savaşı ve kimlik siyaseti.
Cinsel yönelim meselesinin Genel Kurul konuşmasında yeniden öne çıkarılması bunun bir örneği. Türkiye’nin dış politika kapasitesini anlatmak yerine, iç siyasi mobilizasyonda karşılığı bulunan bir kültür savaşı başlığının uluslararası kürsüye taşınması, Türkiye’nin gerçek diplomatik ağırlığını anlatmak bakımından ne kadar işlevsel, tartışılır.
Üstelik Batı siyasetinde bu konuyu en sert biçimde gündeme taşıyan kesimler esas olarak aşırı sağ partiler. Aynı çevrelerin göçmen karşıtlığını kimlik siyasetiyle birleştirerek İslamofobik söylemleri güçlendirdiği de ortada.
Dolayısıyla ortaya ilginç bir tablo çıkıyor:
Türkiye, kendisini eleştiren Batı’nın aşırı sağının söylem alanına girerek kendi karşıtını üretmeye çalışıyor.
Maksat mukavvadan bir düşman üretmekse elbette işe yarayabilir. Fakat dış politika bakımından Türkiye’nin gerçek çıkarlarını ve diplomatik kapasitesini anlatan bir strateji olup olmadığı ayrı bir soru.
Erdoğan’ın Gazze konusunda sertleşen söylemi ise Türkiye’nin Arap ve Müslüman dünyasındaki siyasi ağırlığını tahkim etmeye yönelik bir hat olarak okunabilir.
Burada Türkiye’nin İsrail’in Gazze’deki uygulamalarına yönelik eleştirilerinin uluslararası alanda karşılığı bulunduğu açık. Ancak, dış politikanın ölçüsü yalnızca söylemin sertliği değildir.
Mesele, söylemin diplomatik sonuç üretip üretmediğidir.
Türkiye’nin Gazze konusunda sahip olduğu siyasi ağırlık, yalnızca İsrail’i en sert ifadelerle eleştirmekle değil, ateşkes, insani yardım, Filistin devletinin tanınması ve savaş sonrası siyasi düzen konusunda mümkün olduğunca geniş bir uluslararası koalisyon oluşturabilmesiyle ölçülmelidir.
Tam da bu nedenle Macron’un ve Fransa’nın attığı bazı adımlar daha da önem taşıyor. Paris, bir yandan Filistin devletinin tanınması ve Gazze konusunda diplomatik girişimler yürütürken, diğer yandan veto mekanizmasının kitlesel vahşet hallerinde sınırlandırılması için Meksika ile birlikte 128 ülkenin desteğini toplamış durumda.
Dolayısıyla Erdoğan ile Macron’un bazı başlıklarda aynı şeyi söylemesi, aynı diplomatik yöntemi kullandıkları anlamına gelmiyor.
Genel Kurul haftasının Türkiye açısından daha soğuk okunması gereken tarafı ise ikili diplomasi.
New York’ta çok sayıda liderle görüşmek elbette başlı başına diplomatik başarı veya başarısızlık göstergesi değildir. Ancak, görüşmelerin niteliği, sonuçları ve hangi sorunların masaya getirildiği önemlidir.
ABD ile ilişkilerde F-35 meselesi, CAATSA yaptırımları, savunma sanayii tedariki ve Kongre’deki Türkiye karşıtı kısıtlamalar gibi başlıklar hâlâ masada. Bunların bir Genel Kurul haftasında, hele genişletilmiş bölgesel toplantıların kenarında kendiliğinden çözülmesini beklemek elbette gerçekçi değildir. Fakat bu meseleleri gündemden kaçırmak da son derece yanlıştır.
Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin geleceği, Trump’ın Erdoğan’a birkaç sıcak cümle söylemesinden çok, bu yapısal dosyaların nasıl çözüleceğine bağlıdır.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki ağırlığı da Arap dünyasının Türkiye’ye duyduğu sempati kadar, Ankara’nın Washington, Moskova, Brüksel, Tahran, Riyad, Doha ve Kahire ile aynı anda ne ölçüde sonuç alıcı ilişkiler kurabildiğiyle ölçülmelidir.
Erdoğan’ın konuşmasındaki iklim vurgusu da aynı çelişkiyi başka bir alanda gösteriyor.
Türkiye’nin COP31’e Antalya’da ev sahipliği yapacak olması önemli bir diplomatik fırsat. Türkiye bu platformu kullanarak iklim diplomasisinde daha görünür ve etkin bir aktör olmayı hedefleyebilir.
Ama burada da sorun aynı:
Uluslararası alanda verilen mesaj ile içeride uygulanan politikalar arasındaki kapatılması pek mümkün gözükmeyen mesafe.
Maden politikaları, ormanların korunması, doğal alanların kullanımı, enerji dönüşümü, kıyı ve deniz ekosistemleri ve çevresel etki değerlendirmeleri konusunda kamu politikalarının nasıl uygulandığı, Türkiye’nin COP31’deki söyleminin inandırıcılığını belirleyecek.
Aksi halde COP31 de BM Genel Kurulu gibi bir başka uluslararası panayıra dönüşebilir: Çok sayıda lider, çok sayıda konuşma, çok sayıda slogan ve ertesi gün geriye kalan sınırlı sayıda somut sonuç.
Bütün bunların hülasası; BM bitmiyor, fakat eski dünya bitiyor
Ancak, bu tabloyu yalnızca “BM artık işe yaramıyor” diye okumak kolaycılık olur.
BM hâlâ vazgeçilmez.
Ama BM’nin 1945’te kurulan yapısının 2026’nın dünyasını taşıyamadığı da giderek daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor.
Evet; dünya artık yalnızca beş büyük gücün masasından ibaret değil. Buna karşılık karar mekanizması hâlâ büyük ölçüde o beş gücün veto yetkisine bağlı.
İşte asıl çelişki burada.
BM’nin önündeki mesele yalnızca yeni genel sekreterin kim olacağı değil. Yeni genel sekreterin yöneteceği örgütün dünyadaki güç dağılımını ne ölçüde yansıtabileceği, Güvenlik Konseyi’nin ne ölçüde reforme edilebileceği ve çok taraflı sistemin yeniden nasıl işler hale getirileceği.
Dolayısıyla soru “Biten BM mi?” değil.
Biten, belki de BM’nin kendisinden ziyade onun dayandığı eski dünya düzenidir. Fakat yeni düzen de henüz kurulmuş değil.
Bu arada New York’taki küresel panayır devam ediyor. Uçaklar dolusu devlet ve hükümet başkanı geliyor, kürsülerden birbirinden sert konuşmalar yapılıyor, ikili görüşmeler gerçekleştiriliyor, fotoğraflar çekiliyor, açıklamalar yapılıyor.
Sonra herkes evine dönüyor.
Geriye ise savaşlar, çözülemeyen krizler, veto edilmiş kararlar ve giderek büyüyen bir “söylem ile sonuç arasındaki mesafe” kalıyor.
Türkiye açısından da asıl soru artık “Erdoğan Genel Kurul’da ne kadar etkileyici konuştu?” olmamalı.
Türkiye, söylediklerini kaç ülkeyi yanına alarak diplomatik sonuca dönüştürebildi?
Çünkü 21. yüzyılın çok taraflı diplomasisinde güçlü devlet olmak, en yüksek sesle konuşmak değil; başkalarını kendi önerinizin etrafında toplayabilmektir. Ve bunun yüksek perdeden konuşmak için kürsüden çok, sabırla yürütülen diplomasi gerekir.
Oysa, ne yazık ki, Türkiye için bu yılki Genel Kurul’dan akıllarda kalan yegane resim sadece Erdoğan’ın konvoyunun güzergâhı üzerinde Manhattan’daki gökdelenler üzerindeki dev ekranlardan yansıyan merhum sanat güneşimiz Zeki Müren’in mütebessim yüzü oldu.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


