Diplomasinin, en azından bugüne kadar bildiğimiz ve 40 yılı aşkın meslek hayatımda deneyimlediğim biçimiyle, işlevini yitirip yitirmediği ya da köklü bir dönüşüm geçirip geçirmediği bugün ciddi biçimde tartışılıyor.
Bu sorgulama yalnızca diplomasi mesleğinin mensuplarını değil; düşünce kuruluşlarını, akademisyenleri, medya çevrelerini ve uluslararası ilişkiler alanındaki deneyimli isimleri de meşgul ediyor. Zira uluslararası sistemdeki değişim, diplomasinin kullandığı araçları olduğu kadar çalışma biçimini ve karar alma süreçlerindeki yerini de dönüştürüyor.
Türkiye’nin jeopolitik konumu nedeniyle bu dönüşümü teorik bir tartışma olarak izlemek de kolay değil. Çevremizdeki gelişmeler doğrudan veya dolaylı biçimde ülkemizin güvenliğini, ekonomisini ve dış politika seçeneklerini etkiliyor. Suriye’deki gelişmeler bunun en güncel örneklerinden biri. Abu Duhur Hava Üssü’ne yönelik İsrail saldırısı ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’ye ilişkin kabul edilemez açıklamaları, bölgesel çatışmaların artık birbirinden bağımsız dosyalar olarak ele alınamayacağını bir kez daha gösterdi.
Günümüzde diplomasi, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle olağanüstü bir hız kazandı. İletişim neredeyse eşzamanlı hale geldi; liderler ve hükümetler arasındaki doğrudan temasların ağırlığı arttı. Karar alma süreçleri giderek daha fazla siyasi liderlerin doğrudan etkileşimine bağlanıyor. Bunun sonucu olarak, diplomasi açısından son derece değerli olan zaman kazanma, seçenekleri çoğaltma ve kararları olgunlaştırma işlevleri zaman zaman “gecikme” olarak algılanabiliyor.
Oysa nitelikli diplomatik mekanizmaların temel işlevlerinden biri, karar vericilere yalnızca mevcut tabloyu aktarmak değil, olası gelişmeleri önceden değerlendirmek, alternatifleri ortaya koymak ve alınacak kararların muhtemel sonuçlarını hesaba katmaktır. Profesyonel diplomatların katkısının yalnızca alınmış bir politikanın uygulanmasına indirgenmesi, devletin dış politika kapasitesinin önemli bir bölümünün kullanılmaması anlamına gelir.
Diplomasi bu bakımdan yalnızca anlaşmaları müzakere eden veya bunları yazılı hale getiren bir faaliyet değildir. Aynı zamanda çevredeki gelişmeleri izleyen, fırsat ve riskleri erken aşamada tespit eden ve karar vericiye seçenekler sunan bir erken uyarı ve stratejik değerlendirme mekanizmasıdır. Bir uçağın kokpitindeki sistemler nasıl pilotun kararını destekliyorsa, diplomatik teşkilat da siyasi karar mercilerine benzer bir bilgi ve değerlendirme altyapısı sağlamak durumundadır.
Bu nedenle zaman ve bilgi, diplomasinin en önemli kaynakları arasında yer alır.
Ancak burada temel bir sorunla karşı karşıyayız: Diplomasi, esas olarak egemen devletler arasındaki ilişkileri düzenlemek ve yönetmek için geliştirilmiş bir kurumdur. Oysa Türkiye’nin yakın çevresinde devlet kapasitesinin ciddi biçimde zayıfladığı veya egemenliğin ülke topraklarının tamamında etkin biçimde kullanılamadığı örnekler bulunmaktadır.
Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin’deki gelişmeler, devlet otoritesinin niteliği ve kapsamı konusunda farklı düzeylerde sorunlar bulunduğunu ortaya koyuyor. Daha geniş bölgesel çerçevede Libya, Sudan, Somali ve Yemen de benzer şekilde devlet kapasitesinin, güvenliğin ve siyasi istikrarın ciddi sınamalarla karşı karşıya olduğu ülkeler arasında.
Buna bir de büyük güçler arasındaki rekabet ve doğrudan askeri çatışmalar ekleniyor. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ve bu ülkeye karşı yürüttüğü savaş Avrupa güvenlik mimarisini köklü biçimde değiştirdi. ABD-İsrail ile İran arasındaki gerilim bölgesel istikrarsızlığı daha da artırdı. Gazze’ye ilişkin gelişmeler İsrail-Filistin meselesinin çok daha geniş bir bölgesel güvenlik sorununa dönüşmesine yol açtı.
Türkiye’nin hem Rusya hem İran ile farklı düzeylerde ilişkilerini sürdürmek zorunda olması, aynı zamanda bu ülkelerin ağır uluslararası yaptırımlarla karşı karşıya bulunması, dış politika alanını daha da karmaşık hale getiriyor. İsrail’in Gazze’deki sonuçları itibariyle soykırımı çağrıştıran saldırıları ise yalnızca bölgesel güvenlik bakımından değil, uluslararası hukuk, insancıl hukuk ve İsrail’in uluslararası itibarının geleceği açısından da ciddi tartışmalara yol açtı.
Bütün bunlar, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Ortadoğu’da oluşan siyasi ve güvenlik düzeninin önemli ölçüde aşındığını gösteriyor. Bunun yerine henüz kuralları, sınırları ve aktörleri tam olarak belirginleşmiş yeni bir düzen ortaya çıkmış değil.
Abu Duhur: Yeni bölgesel gerçekliğin bir örneği
Abu Duhur vakası bu yeni gerçekliğin çarpıcı örneklerinden biri olarak ele alınabilir.
Suriye’nin Tũrkiye sınırlarına çok yakın mesafedeki Abu Duhur Hava Üssü’ne yönelik İsrail saldırısı sırasında Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani’nin ABD’nin Ankara Büyükelçisi tarafından kabul edilmesi, diplomatik temaslarla sahadaki askeri gelişmeler arasındaki çarpıcı eşzamanlılığı ortaya koydu. Aynı dönemde İran’ın Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne yönelik saldırıları da bölgesel aktörlerin birbirlerinin kırmızı çizgilerini doğrudan test ettiği bir ortamı gösteriyordu.
Bu gelişmelerin tüm ayrıntıları ve tarafların sorumluluklarına ilişkin iddialar ayrı ayrı doğrulanmayı gerektirse de ortaya çıkan genel tablo önemlidir: Ortadoğu’da devletler ve devlet dışı aktörler arasındaki ilişkiler, klasik diplomatik kanalların öngördüğü kadar doğrusal ilerlemiyor. Bir ülkenin başka bir ülkedeki gelişmeye müdahil olması, kısa süre içinde üçüncü ülkelerin güvenlik hesaplarını etkileyebiliyor.
Dolayısıyla bugün bölgede diplomasi yalnızca devletler arasındaki ilişkileri yönetme sanatı olarak görülemez. Diplomasi; devletlerin yanı sıra devlet dışı aktörleri, silahlı grupları, ekonomik güçleri, teknoloji şirketlerini, uluslararası kuruluşları ve giderek daha fazla kamuoyunu hesaba katmak zorunda.
Bu durum, diplomasinin geleneksel araçlarının tümüyle geçersiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, öngörülemezliğin arttığı bir ortamda iletişim kanallarının açık tutulması, yanlış hesaplamaların önlenmesi ve krizlerin kontrol altında tutulması daha da önemli hale geliyor.
Asıl soru bu nedenle “Diplomasi sona mı eriyor?” olmamalı. Daha doğru soru, “Değişen uluslararası sistemde nasıl bir diplomasiye ihtiyaç var?” sorusudur.
Yeni diplomatın profili
Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken diplomatın da mesleki profilini yeniden düşünmek gerekiyor.
Yapay zekâ, kuantum teknolojileri, büyük veri ve iletişim teknolojileri karar alma süreçlerini dönüştürüyor. İklim değişikliği, enerji ve su güvenliği, göç, gıda güvenliği ve teknoloji rekabeti artık geleneksel dış politika dosyalarından ayrı düşünülemiyor.
Bu nedenle geleceğin diplomatı yalnızca uluslararası hukuk ve protokol bilen bir temsilci değil; ekonomi, teknoloji, güvenlik, enerji, iklim, veri ve kamu diplomasisi alanlarını birlikte okuyabilen bir stratejik analiz uzmanı olmak durumunda.
Türkiye açısından mesele daha da karmaşık. Bir yandan Cumhuriyetin kurumsal birikimini ve ulusal çıkarlarını korumak, diğer yandan değişen uluslararası ortamda yeni araçlar ve yeni ortaklıklar geliştirmek gerekiyor.
Bunun için öncelikle dış politikada değişmez kabul edilen bazı varsayımların düzenli olarak yeniden değerlendirilmesi gerekir. Yaklaşık bir yüzyıldır devam eden ve çözülemeyen sorunların varlığı, bunların mutlaka aynı yöntemlerle ele alınmaya devam edilmesini gerektirmiyor.
Dış politika sloganlarla değil, ölçülebilir sonuçlarla değerlendirilmelidir. Tarihsel, kültürel veya toplumsal bağlar elbette önemlidir; ancak bunların tek başına dış politika hedeflerine dönüşmesi yeterli değildir. Akrabalık, kültürel yakınlık, ortak tarih veya dini bağlar dış politika araçları olabilir; fakat devletlerin davranışlarını belirleyen temel unsurlar çoğu zaman güvenlik, ekonomi, çıkar ve kapasitedir.
Aynı şekilde Avrupa Birliği üyeliği veya Avrupa ile ilişkiler de bir söylem meselesi olmaktan çıkarılıp Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik, siyasi ve güvenlik çıkarları çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Dış politikada “seküler” yaklaşım
Diplomasinin geleceği açısından burada “seküler” bir yaklaşım ihtiyacından söz edilebilir. Bununla kastedilen, dış politikanın herhangi bir dogmaya bağlı olmaksızın, değişen koşullar ışığında sürekli sınanmasıdır.
Hiçbir dış politika tercihi yalnızca geçmişte alınmış olduğu için sonsuza kadar geçerli kabul edilmemelidir. Aynı şekilde hiçbir ülke veya aktör de yalnızca geçmişteki ilişkiler nedeniyle kalıcı bir dost ya da düşman kategorisine yerleştirilmemelidir.
Devletlerin çıkarları, kapasiteleri ve tehdit algıları değişir. Dolayısıyla diplomasi de bu değişime uyum sağlayabilmelidir.
İş dünyası bu açıdan öğretici bir karşılaştırma sunuyor. Şirketler düzenli olarak bilançolarını çıkarır, işe yarayan faaliyetlerini sürdürür, sonuç vermeyen yatırımlarını gözden geçirir ve yeni pazarlar ararlar. Çünkü değişen koşullara uyum sağlayamayan işletmeler rekabet gücünü kaybeder.
Devletlerin davranışları elbette şirketlerin davranışlarıyla aynı değildir. Ancak stratejik değerlendirme, kaynakların rasyonel kullanımı ve sonuçların düzenli biçimde ölçülmesi bakımından bu alandan çıkarılabilecek dersler vardır.
Birleşik Krallık bunun ilginç örneklerinden biridir. Bir zamanlar küresel deniz gücünün simgesi olan İngiliz donanmasının bugünkü kapasitesi geçmişle kıyaslandığında çok daha sınırlıdır. Buna karşılık Birleşik Krallık, istihbarat, teknoloji, finans, diplomasi ve ittifak ilişkileri gibi alanlarda sahip olduğu kapasiteyi korumaya ve geliştirmeye devam etmektedir.
Buradaki temel ders, gücün niteliğinin zaman içinde değişebildiğidir. Devletler de bu değişime göre kaynaklarını ve önceliklerini yeniden düzenlemek zorundadır.
Diplomasinin sınırları ve ufku
Türkiye açısından diplomasi, ulusal çıkarları savunmanın, kamu yararını gözetmenin ve egemenliği korumanın maliyet-etkin araçlarından biri olmayı sürdürüyor.
Ancak diplomasinin etkili olabilmesi için doğru zamanda, doğru araçlarla ve gerçekçi hedeflerle kullanılması gerekiyor. Ne gereksiz bir acelecilik ne de karar vermeyi sürekli erteleyen bir temkinlilik sonuç verir.
İhtiyaç duyulan şey çevikliktir; fakat çeviklik ile işgüzarlık aynı şey değildir. Kararlılık ile yüksek sesle konuşmak da birbirinden farklıdır. Güvenilirlik, söylemin sertliğinden çok, verilen sözlerin ve alınan kararların tutarlılığıyla ölçülür.
Diplomasinin geleceği belki de tam burada yatıyor: Geçmişin birikimini korurken geçmişin kalıplarına mahkûm olmamak; tarihi hafızayı korurken onu politika dogmasına dönüştürmemek; hayaller ile uygulanabilir tasarıları birbirinden ayırmak; değişen koşullara göre öncelikleri yeniden belirleyebilmek.
Diplomasinin amacı her zaman her istediğini elde etmek değildir. Daha gerçekçi hedef, ülkenin çıkarlarını mümkün olan en düşük maliyetle korumak, riskleri yönetmek, seçenekleri çoğaltmak ve gerektiğinde çatışmayı önleyebilecek kanalları açık tutmaktır.
Bugünün dünyasında iyi diplomasi belki de en çok bunu yapabilendir: Gerektiğinde hızla hareket etmek, gerektiğinde zaman kazanmak; gerektiğinde kararlı olmak, gerektiğinde uzlaşma aramak; sesini yükseltmeden etkili olabilmek ve sözünün ağırlığını yalnızca söylemden değil, kapasite, tutarlılık ve güvenilirlikten alabilmek.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


