Pek çok dönemde, özellikle yakın geçmişte, “tuhaf zamanlar” yakıştırması yapıldı. Ancak, gerçekten içinden geçtiğimiz döneme bu benzetme yakışıyor. Üstelik, aynı 21. yüzyıl ilk çeyrek döneminde insanlık tarihinin toplamından fazla teknolojik ilerleme kaydedildi, olağanüstü bir ileri sıçrama yaşandı.
Aynı dönemde tüm dünyada demokrasiler aşındı, geriye sardı. Çatışmalar, savaşlar, iç savaşlar arttı ve yoğunlaştı. Modern demokrasinin gerçekten beşiği olan ABD 250. yaşını kutlarken geceyarılarından sabahlara kadar en hafif deyimle tutarsız sosyal medya paylaşımları yapan bir başkan tarafından yönetiliyor.
Kuzeyimizde Rusya’nın komşusu Ukrayna’yı işgale kalkışmasıyla başlayan savaş beşinci yılında. ABD ve İsrail İran’a saldırıp devlet başkanlarını ve yönetim kademesini öldürdü. İran, önce Hürmüz ve şimdi Husiler eliyle, Babülmendep boğazlarını ablukaya alarak küresel ekonomiyi rehin tutmayı başardı.
İsrail Lübnan’ın ve Suriye’nin sınırdaş güney yörelerini kalıcı biçimde işgal etti. Suriye’de Esat hanedanının BAAS diktatörlüğü devrildi, yerine evvelce kendilerini köktendinci olarak tanıtan radikal unsurlar Batı desteğiyle demokratikleşme ve devletleşme iddiasıyla geçti; YPG komutanları Cumhurbaşkanı danışmanı, Savunma Bakanı Yardımcısı oldu.
Avrupa’da “yeni sağ” yükseliyor: Suç oranları (ve terör eylemleri de) hızla düşmekteyken göç ve kimlik en önemli sorunlar olarak öne çıkabiliyor. Gelir dağılımı bozuk. Siyaset gelecek değil geçmiş üzerinden yürüyor. Karizmatik lider kıtlığı çekilirken, yalandan parlatılmış karizma yeni sağ ve yeni solda öne çıkıyor. Siyaset idareye indirgenmiş halde.
Netanyahu’nun Gazze ve Batı Şeria’da yürüttüğü toptan yıkım, kıyım, sömürgeleştirme ve etnik temizlik politikaları İsrail’in kuruluşundan bu yana Avrupa ve ABD’de edindiği ayrıcalığı, yarattığı profili yerle bir etti. İsrail yalnızca medya ve kamuoyu desteklerini yitirmekle kalmadı, Avrupa’nın ağır sıkletleri Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin ürünlerini de boykot kararı aldı.
İsrail’in Britanya’nın Kudüs, Almanya’nın Rusya’nın Bonn, Rusya’nın Almanya’nın St.Petersburg Başkonsolosluklarını kapatma kararları ile ABD’nin tüm dünyadaki Büyükelçiliklerinin üçte ikisine Büyükelçi ataması yapmaya dahi gerek görmemesi diplomasinin geldiği yer açısından çarpıcı.
Diplomasi bir numaralar arasında doğrudan, hızlı ve süzgeçsiz işliyor.
ABD ile Kanada arasında ticaret savaşının başladığı resmen Kanada Başbakanınca açıklandı. Trump yönetimi Alberta eyaletini Kanada’dan, Grönland’ı Danimarka’dan ayrılıp ABD’ye katılmaya açıktan teşvik ediyor. Fransa, abuk sabuk konuşan Trump’ın dünürü ve aynı zamanda ABD’nin Paris Büyükelçisinin erişimini kısıtlıyor. Ankara’daki ABD Büyükelçisi İstanbul’da mukim ve ne kendi ekibi ne kordiplomatikle teması bulunuyor.
Libya ikiye bölünmüş durumda. Sudan’da korkunç bir iç savaş sürüyor. Sahra altı Afrika darbeler kuşağına ve El Kaide’nin yeni yuvalanma alanına dönüştü. Buralardaki iç çatışmaların tamamında ayrılıkçı tarafı destekleyen BAE’yle Cezayir diplomatik ilişkisini kesti. BAE Somali’de de İsrail’in tanıdığı Somaliland’ın yanında yer alıyor.
Güney Amerika’da sol iktidar iki ağır sıklet ülke Meksika ve Brezilya dışında yalnızca Guatemala ve Uruguay’da ayakta kaldı. Halen Brezilya’da başkanlık seçim kampanyası Lula ile Bolsonaro Jr. arasında dirsek dirseğe sürüyor.
ABD Venezuela liderini yatağından alarak kaçırdı, geride kalan kadro kendi paçalarını kurtarmak için ülkenin tüm petrol zenginliğini Trump’a bağışladı. Küba’nın da ABD ablukasına ne kadar daha dayanabileceği belirsiz.
Almanya ve Avrupa için Rusya’dan ucuza enerji alıp, Çin pazarına ihracat yapmak ve ABD’den bedava savunma kalkanı sağlamak dönemi kapandı. Çin robotik imalat sanayisini o düzeye taşıdı ki arz sorununu anlamsız kıldı: Talep varsa üretim kapasitesi artık önemsiz. Japonya ve Almanya, Rusya ve Çin sınamalarına karşı yeniden silahlanmaya hızla girişti.
Azerbaycan İsrail’in stratejik ortağı. Yunanistan yine İsrail’le hava savunma kalkanı kurmaya girişti, Mısır ve GKRY ile birlikte Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki ulusal çıkarların ortaklığını ilan etti. Fransa’dan Rafale, ABD’den F-35 ve İtalya’dan son model firkateynlerle savunmasını güçlendirirken, Kıbrıs’a çekilecek denizaltı elektrik hattına Fransız MERIDIAM’ı ortak etti.
Seçim kampanyaları sürüyor: Ekim’de İsrail’de Netanyahu Meclis’te hükümet koalisyonu kurabilecek sonucu alamayabilir. Kasım’daki Kongre ara seçimlerinde Trump Senato’da ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu yitirebilir. Yine 4-25 Ekim tarihlerinde Brezilya’daki iki turlu başkanlık seçimlerinde Lula iktidarı kaybedebilir. 2027’nin ilk yarısında Almanya’da erken ve Fransa’da zamanında genel seçimler kapıda, yeni sağ baskısı her iki ülkede tarihsel zirvede.
Bir yandan yapay zekânın insanlığın sonunu getirebileceği tartışmaları sürerken yapay zekânın nasıl regüle edilebileceği hatta edilip edilemeyeceği konusuna uzmanlar kafa yoruyor. Hedef belirlemede ve hava savunmasında yapay zekâ kullanımı savaş alanlarını dönüştürüyor. Rusya 2027 için 7.3 milyon FPV dron üretmeyi öngörürken Batı’da da SİHA üretimi bambaşka düzeylere ve yetkinliğe gelmekte. Uzay teknolojisinde Avrupa, ABD ve Çin’e karşı açılan arayı kapatmak için uğraşıyor.
İngiltere gibi bir ülkenin donanması Türkiye’nin gerisine düşerken dış istihbarat servisi MI-6’in bütçesi ve kapasitesi ise CIA’nin hemen ardından dünyada ikinci konumda. Küresel olarak haber alma ve kitlesel veri biriktirme görülmedik boyutlara ve giriftliğe ulaşıyor.
Kitlesel göç hareketleri ve iklim bunalımı, gelir dağılımındaki olağanüstü adaletsizlik tüm yerkürede toplumsal patlamaya doğru giden bir baskı yaratıyor.
Görüleceği üzere, Türkiye dışında “islâm âlemi” gibi afaki söylemler üzerine dış politika bina eden yok. Her gelişmiş ülkede somut sınamalar üzerine kara kara düşünülüyor. Yeni sorular sorulurken eski sorulara da yeni yanıtlar aranıyor. Hayatta kalma mücadelesi veren demokrasilere akıllı ve akılcı devlet desteği veriliyor.
Ankara ise “kısa günün kârı” kafasıyla tüm yumurtaları Trump’ın kefesine koymakla uyanık davrandığını, sırtını sağlama aldığını varsayıyor. Rusya ve İran’dan ucuz enerji dönemi kapandı. Seçim ekonomisine geçiş zamanı hızla yaklaşırken zaten tekleyen enflasyonla mücadele programı üzerine Hürmüz ve Babülmendep ablukalarının yükü de bindi. F-35 uçaklarından, F-110 motorlarından, hava savunma sisteminden haber yok.
Pozisyon alamayan ama poz kesen dış politika “halkın hoşuna gidiyor” denilerek gerekçelendiriliyor. Kamu kaynağıyla kafaya göre tarihi eğip büken diziler çekmekle dış politika yapmak aynı platforma indirgeniyor. Algı ile olgu arasındaki makas apaçık dururken, algı yönetimi ve propaganda “etkin diplomasi” diye pazarlanıyor.
Dış politikada asıl mesele, her masada görünmek değil, o masada ne kadar güvenilir olduğunuzdur. Güç, dostunuzun size güvenmesinden, rakibinizin sizi ciddiye almasından ve ortaklarınızın kriz anında yanınızda duracağından emin olmanızdan doğar.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni “oyunlar kurmak” değil, yeniden güven veren bir ülke olmaktır. Bunun yolu da sloganlardan, gösterişli diplomasi trafiğinden ve algı operasyonlarından değil; öngörülebilirlikten, kurumsal kapasiteden, ekonomik dayanıklılıktan, askeri caydırıcılıktan ve en önemlisi hukuk devletiyle desteklenen demokratik meşruiyetten geçer. İçeride güven üretmeyen bir devletin dışarıda kalıcı güven üretmesi mümkün değildir.
Çünkü dış politika, içerideki devlet düzeninin dışarıya yansımasıdır. Hukukun öngörülemediği, kurumların kişilere bağlı çalıştığı, ekonominin kırılganlaştığı ve karar alma mekanizmalarının daraldığı bir ülkenin dışarıda ne kadar yüksek perdeden konuştuğunun fazla bir anlamı yoktur. Sesin yüksekliği güç değildir; sözün ağırlığı güçtür.
Bugün Türkiye’nin önündeki temel soru “Dünyada ne kadar etkiliyiz?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Dünya Türkiye’ye ne kadar güveniyor ve Türkiye yarının dünyasında kimin güvenebileceği bir ülke olacak? Bu soruya verilecek cevap, televizyon ekranlarında değil; ekonomide, orduda, diplomaside, hukukta, demokraside ve devlet kurumlarının kalitesinde ortaya çıkacaktır.
Dış politika nihayetinde bir vitrin değil, bir bilanço işidir. Bir ülkenin gerçek ağırlığı, kendisi hakkında anlattığı hikâyeyle değil, başkalarının ona biçtiği güven değeriyle ölçülür. Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey de daha fazla poz vermek değil, daha fazla güven vermektir. Çünkü önümüzdeki dönemde dünyada kazananlar çok konuşanlar değil, kriz anında sözüne güvenilenler olacaktır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


