Türkiye, aynı anda ekonomik kırılganlıkların, bölgesel jeopolitik risklerin ve uluslararası finans koşullarındaki sıkılaşmanın etkilerini yaşıyor. Böyle bir dönemde ekonomi ve dış politikada önceliklerin daha dikkatli belirlenmesi, kaynakların daha seçici kullanılması ve risklerin doğru biçimde yönetilmesi önem kazanıyor.
Bu çerçevede, takvimdeki sayılı bir fırtınaya bodoslama girilirken yelkenleri küçültmenin aklın gereği olacağını daha önce de belirtmiştim. Belki eklemeyi unuttuğum kısım “eğer rehberiniz akılsa…” koşulu.
Türkiye’nin ekonomisi yıllardır peyderpey de olsa düzeleceğine giderek ağırlaşan ve kronikleşen bir bunalımın içinde. Güncel fon vurgunu sırtımızdaki bu yükü adeta katmerlendirdi. Borsadaki kayıplar eklendiğinde toplam zarar 60 milyar dolarları buluyor. Hem “frontier market” hem “gri liste” kümelerine düşürülme riski de geçmiş değil.
Kuzeyde Ukrayna güneyde İran çatışmalarının çözümü ufukta gözükmüyor. Artık kışa giriyoruz ve her ikisinin de petrol ve doğal gaz tedarik zincirleri ile rafineri kapasitesi üzerinde yıkıcı etkisi var. Ek olarak ticaret savaşları, yüksek seyreden ve daha yükselecek merkez bankası faizleri de finansal sıkışma yaratıyor.
Avrupa’da bu yıl Fransa, İtalya, İspanya, Polonya’da seçim var ve Almanya’da da Merz’in şansölye koltuğu sallantıda. Türlü sürümleriyle radikal yeni sağ yükseliyor. Avrupa Birliği’nde 2028-2034 bütçesini kabul edilmesi için gereken oydaşmayı sağlamak kısa vadede çok zor gözüküyor.
Bu bağlamda Erdoğan yönetiminin küresel tercihi “tüm yumurtaları Trump’ın küfesine yüklemekten” yana. Bölgesel olarak da yegâne odak varsayılan bir İsrail tehdidi ve en azından bu konuda cümle İslâm ve Arap âleminin tek cephede hizalanacağı öngörülüyor.
İsrail’de 27 Ekim’de genel ve ABD’de 3 Kasım’da Kongre ara seçimleri yapılacak. Son dönemde kamuoyu yoklamalarının dünya genelinde yanılma payı yüksek olsa da buradan bakışla sonuçların gerek Netanyahu gerek Trump için olumsuz çıkacağı anlaşılıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu hafta BAE’ye gitti. Ondan bir gün önce Netanyahu önce gizli tutulan sonra sızıntı üzerine kabul edilen bir ziyaretle yine BAE’deydi. Netanyahu’nun oradayken çeşitli Körfez ülkeleri temsilcileriyle de bir toplantıya katıldığı öğrenildi.
BAE bir yandan Basra Körfezi’ndeki krizi çözmeye çalışırken, bir yandan Suudi Arabistan’la (SA) yeni bir yakınlaşma içinde. SA da Husilerle uğraşırken Güney Yemen’i yatıştırmayı oradan daha önce kendi çıkardığı BAE’ye yeniden emanet ediyor.
İran Husiler dolayısıyla Hürmüz’ün ardından Babülmendep Boğazı üzerinde etki sahibi durumuna geldi. Husiler Yemen’in Kızıldeniz kıyısını ve boğazdaki adaları ele geçirdi. Karşı kıyıda Somali’de de El Kaide’den dönüşen Şabab’la işbirliği geliştiriyorlar.
İran en azından ABD’deki ara seçimlere dek Hürmüz’deki baskısını gevşetme niyetinde değil. Bu şişe ağzından geçen petrol yeniden savaş öncesi düzeyin 80%’lerine yaklaşmış olsa da ürünün alıcısı Çin rafinerileri olduğundan küresel fiyatlarda keskin düşüş eğilimi şimdilik gözlenmiyor.
Karşı kıyıda Afrika Boynuzu’nun gerisindeyse Sudan’daki iç savaşa Etiyopya’daki eklendi. İsrail Somaliland’ı tanırken, BAE Somaliland gibi yine Somali’nin diğer özerk bölgeleri Puntland ve Jubaland’daki liman işletmelerini üstlenmiş durumda.
Etiyopya’nın kuzeyinde Tigray hareketi önderliğinde ayaklanan eyaletlere komşu Eritre destek veriyor. Yukarı Nil’deki dev baraj dolayısıyla Addis Ababa’dan rahatsız olan Mısır’ın da ayrılıkçılara arka çıktığı tahmin edilebilir. Etiyopya ise Somaliland’ın Berbera limanından denize çıkış ararken, Eritre’nin Assab limanına da göz dikiyor.
Sudan’da da ayaklanan RSF birliklerini de BAE ve İsrail destekliyor. Oysa Sudan İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan Arap ülkelerinden. BAE eskiden Libya ve Çad üzerinden RSF’e lojistik destek sunarken şimdi Etiyopya’yı yeğliyor. Dolayısıyla Etiyopya’da da merkezi hükümeti destekliyor.
Bu karmaşa içinde Ankara ısrarla İsrail tehdidini ve Filistin dosyasını tek bir “milli dava” konusu olarak birleştirmiş durumda. Üstelik kaynaklar bu denli kısıtlıyken Somali açıklarında petrol aramaktan, yine Somali’de uzaya füze rampası üssü kurmaya türlü fanteziler kovalanıyor. Libya’dan Katar’a Somali’ye dek denizaşırı yerlerde ilanihaye askeri varlıklar bulunduruluyor.
Ankara’nın bir diğer iddiası da dış politika sorumlularının “hegemon” olarak tanımladığı ABD’nin bölgeden çekilirken “vekil örgüt” kullanmaktan “vekil devlet” kullanmaya yöneldiği. Dolayısıyla, artık merkezi devletler dışında silâhlı güç kalmadığı varsayılıyor. Her ülkede merkezi devletin arkasında konuşlanmak, hatta bunlara silâh satmak ve askeri destek sunmak gibi basmakalıp bir yaklaşım benimseniyor.
Oysa, İran’ın Irak ve Lübnan’daki uzantılarından, burada sayılan çeşitli çatışmalardaki ayrılıkçı/ayaklanmacı unsurlara saha gerçekleri yine anlatıyı tutmuyor. Türkiye’de Suriye ile Hizbullah temsilcileri arasında bu hafta “gizli” toplantı düzenlenip ardından bunun uluslararası ajanslara sızması bir diğer tutarsız girişim olarak ortaya çıkıyor.
Görüleceği üzere bölgedeki tüm oyuncular kendi çıkarları doğrultusunda davranıyor. Dinsel ve ideolojik saplantıların bu politika tercihlerinde rol oynadığını iddia etmek de “İslâm birliği” gibi iddialı söylemleri ikna edici bulmak da güç gözüküyor. Böyle yapıldığı takdirde hata payının artması da kaçınılmazlaşıyor. İttifakların, işbirliklerin de kalıcı değil parça başı ya da değişken geometrili olduğu görülüyor.
Bu bağlamda Ankara’nın “Mekke Anlaşması” adı altında SA ve Pakistan ile savunma paktına girip girmediği belirsiz. İmzalanan belgenin değil anlaşma, hatta bir mutabakat muhtırası yahut yalnızca bir ortak basın açıklaması olup olmadığı bile belirsiz. Tabir yerindeyse tekinsiz sularda dümensiz, pusulasız yol alınmaya kalkışılıyor.
Esasen bunların tümü aynı hastalığın sonuçları. Hastalığın kendisi 2017’den bu yana geçilen saray düzeni ve tek adam rejimi. Ekonomideki çöküş, fon vurgunu, dünkü S-400 alımı, bugünkü varlığı yokluğu belirsiz Mekke Mutabakatı gibi düşünülmeden yapılmış hamleler de hep arazlar. Teşhis doğru konulmalı ki tedaviye başlanabilsin.
Sonuç itibariyle mesele yalnızca tek tek politika kararlarının doğruluğu veya yanlışlığı da değildir. Daha temel mesele, karar alma mekanizmalarının ne ölçüde kurumsal, öngörülebilir ve hesap verebilir olduğu; ekonomik kapasite ile stratejik hedeflerin ne ölçüde birbirini desteklediğidir.
Türkiye’nin mevcut koşullarda ihtiyacı, ekonomik dayanıklılığı güçlendiren, dış politikada seçenekleri koruyan ve kaynaklarını önceliklendiren bir devlet yönetimi anlayışıdır. Jeopolitik belirsizliklerin arttığı bir dönemde stratejik esneklik, ekonomik rasyonalite ve kurumsal kapasite birbirinden ayrı düşünülemez.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


