Libya’da yeni sayfa mı, kaybedilen zemini geri kazanma çabası mı?

Libya’da yeni sayfa mı, kaybedilen zemini geri kazanma çabası mı?

Fidan’ın Libya ziyaretini ne küçümsemek ne de abartmak gerekir. Trablus’tan Bingazi’ye uzanan bir diplomatik kanal oluşturulması önemli bir gelişmedir. Özellikle daha önce Türkiye’nin karşısında bulunan Hafter’le doğrudan görüşülmesi, Ankara’nın Libya politikasında pragmatik bir dönüşüm yaşandığını gösteriyor. Fakat bunu “Türkiye Libya’da oyun kuruyor” şeklinde okumak yerine, Türkiye’nin Libya’da tek taraflı nüfuz politikasından daha kapsayıcı ve dengeleyici bir diplomasiye yönelmesi olarak değerlendirmek daha gerçekçidir

Libya’da yeni sayfa mı, kaybedilen zemini geri kazanma çabası mı?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Libya ziyareti...

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 11–12 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirdiği Libya ziyareti, Ankara’nın Libya politikasında dikkat çekici bir değişime işaret ediyor. Fidan’ın Trablus’ta Başbakan Abdülhamid Dibeybe ve diğer üst düzey yetkililerle, Bingazi’de ise Halife Hafter ve doğu Libya’nın diğer aktörleriyle görüşmesi, Türkiye’nin bugüne kadar büyük ölçüde Trablus merkezli yürüttüğü politikanın kapsamını genişletme arayışında olduğunu gösteriyor.

Ankara bu yaklaşımı “Tek Libya” politikası ve ülkenin doğusu ile batısı arasındaki diyaloğun desteklenmesi çerçevesinde tanımlıyor. Bu yaklaşım kuşkusuz olumlu. Ancak bunun aynı zamanda gecikmiş bir politika düzeltmesi olduğunu da kabul etmek gerekiyor.

Türkiye, Libya’daki çatışmanın özellikle 2019–2020 döneminde taraflarından biri hâline gelmek yerine, daha erken bir aşamada ateşkes ve siyasi uzlaşma girişimlerine ağırlık verebilirdi. O dönemde Ankara’nın Trablus merkezli ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni desteklemesi, uluslararası meşruiyet açısından savunulabilir bir tercihti. Ancak bu destek giderek askeri bir müdahaleye dönüştü. 2019’da imzalanan güvenlik ve deniz yetki alanları mutabakatlarının ardından Türkiye, 2020 başında TBMM kararıyla Libya’ya askeri personel gönderdi ve Trablus hükümetinin Hafter güçlerinin saldırısını püskürtmesine doğrudan katkıda bulundu.

Böylece Türkiye yalnızca dışarıdan siyasi destek veren bir ülke olmaktan çıktı; Libya’daki güç dengelerini doğrudan etkileyen başlıca aktörlerden biri hâline geldi. Bu müdahalenin Trablus’un düşmesini önlemek ve savaşın seyrini değiştirmek bakımından önemli sonuçlar doğurduğu inkâr edilemez. Ancak aynı politikanın Libya’daki siyasi bölünmeyi ortadan kaldırmadığı da bugün açıkça görülüyor.

Bugünkü yaklaşımın en önemli farkı, Ankara’nın artık yalnızca Trablus’la değil, doğu Libya’daki aktörlerle de doğrudan ilişki kurmasıdır. Fidan’ın Bingazi’de Hafter’le görüşmesi bu açıdan hem sembolik hem de siyaseten önemlidir. Türkiye’nin birkaç yıl önce askeri olarak karşı karşıya geldiği bir aktörle bugün siyasi diyalog kurması, dış politikanın doğası bakımından şaşırtıcı değildir. Devletlerin kalıcı çıkarları açısından eski hasımlarla konuşabilmek diplomasinin temel unsurlarından biridir.

Ancak bu gelişmeyi “Türkiye Libya’da yeni bir oyun kuruyor” şeklinde sunmak fazla iddialı olur. Türkiye’nin bugün yaptığı şey daha çok, daha önce büyük ölçüde bir tarafına yakın olduğu Libya denkleminde diğer taraflarla da ilişki kurarak hareket alanını genişletmeye çalışmaktır. Bu nedenle yaşananları “oyun kuruculuk”tan çok, kaybedilmiş veya sınırlanmış manevra alanını yeniden kazanma çabası olarak değerlendirmek daha gerçekçidir.

Türkiye’nin Libya politikasının geçmişteki ideolojik boyutu da ayrıca ele alınmalıdır. AK Parti hükümetinin Arap Baharı’nın ilk yıllarında Müslüman Kardeşler çizgisine yakın siyasi hareketlerle kurduğu ilişkiler, Mısır’dan Libya’ya kadar bölgesel politikasını önemli ölçüde etkiledi. Fayiz es-Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verilen desteğin arkasında jeopolitik ve hukuki çıkarların yanı sıra bu bölgesel siyasi yaklaşımın da etkili olduğu düşünülebilir.

Bununla birlikte, Türkiye’nin Libya politikasını yalnızca bir “İhvancılar kuşağı” oluşturma arayışıyla açıklamak da doğru olmaz. Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları, enerji kaynakları, Libya’nın stratejik konumu ve Türkiye’nin güvenlik çıkarları da Ankara’nın politikasında önemli rol oynadı. Özellikle 2019 Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz stratejisinin temel unsurlarından biri oldu.

Bu bağlamda en ciddi stratejik sorunlardan biri Mısır’la ilişkilerde yaşandı. Kahire ile Ankara arasındaki ilişkiler, 2013’te Muhammed Mursi’nin devrilmesinin ardından ciddi biçimde bozuldu ve diplomatik ilişkiler büyükelçilik düzeyinin altına indi. Bu durum yaklaşık on yıl sürdü. İlişkilerin 2023’te yeniden büyükelçi seviyesine çıkarılması, Ankara’nın bölgesel politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin önemli göstergelerinden biriydi.

Mısır’ın Libya üzerindeki ağırlığı düşünüldüğünde, bu normalleşmenin daha erken gerçekleşmiş olması Türkiye açısından önemli bir avantaj sağlayabilirdi. Kahire, Libya’nın doğusundaki aktörler üzerinde ciddi nüfuza sahip ve Libya’daki gelişmeleri kendi ulusal güvenliği açısından doğrudan değerlendiriyor. Ankara ile Kahire’nin uzun süre farklı Libya kamplarına yakın durması, Libya’daki siyasi çözümü kolaylaştırmadı.

Bugün ise bölgesel tablo önemli ölçüde değişmiş durumda. Türkiye, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi geçmişte karşı karşıya geldiği ülkelerle daha pragmatik ilişkiler kuruyor. Bu durum, Libya’da rekabetin yerini giderek diplomatik koordinasyona bırakabilecek yeni bir zemin oluşturuyor.

Aynı pragmatik dönüşümü daha geniş bölgesel güvenlik mimarisi açısından da görmek mümkün. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos 2026’da imzaladığı Ortak Savunma Anlaşması, üç ülke arasında yeni bir güvenlik mekanizmasının temelini oluşturuyor ve başka ülkelerin katılımına açık olduğu belirtiliyor. Ancak Mısır’ın bu yapıya katılacağına ilişkin şu aşamada somut bir karar bulunmuyor. Dolayısıyla böyle bir ihtimali gerçekleşmiş bir gelişme gibi değerlendirmek doğru olmaz.

Libya açısından bugün Ankara’nın karşı karşıya olduğu temel gerçek ise değişmiyor: ülke hâlâ siyasi ve kurumsal olarak bölünmüş durumda. Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükümeti uluslararası süreç tarafından desteklenirken, doğuda Temsilciler Meclisi ve Hafter’in kontrolündeki siyasi-askeri yapı var. Türkiye’nin her iki tarafla konuşması, Libya’nın yeniden birleşmesi bakımından doğru yönde bir adım olabilir. Ancak bunun sonuç üretmesi yalnızca Ankara’nın iradesine bağlı değil. Mısır, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, ABD ve Avrupa ülkeleri gibi dış aktörlerin tutumları da belirleyici.

Ekonomik beklentiler konusunda da aynı ölçülülüğü korumak gerekiyor. İktidar medyasında zaman zaman Türkiye’nin Libya’da çok büyük enerji, savunma ve altyapı anlaşmaları yapacağı yönünde oldukça iddialı haberler yayımlanıyor. Oysa Libya enerji sektöründeki büyük yatırımlarda Türkiye bugün tek başına belirleyici aktör değil.

Bunun çarpıcı örneklerinden biri Waha imtiyazlarıdır. Ocak 2026’da Libya Ulusal Petrol Kurumu, TotalEnergies ve ConocoPhillips ortaklığıyla işletilen Waha imtiyazlarının 2050’ye kadar uzatılması konusunda 20 milyar doların üzerinde yatırım öngören bir anlaşmaya vardı. Bu gelişme, Libya’nın enerji sektöründeki büyük yatırımların esas olarak uluslararası enerji şirketleriyle yürütüldüğünü gösteriyor.

Bu durum Türkiye’nin Libya’daki ekonomik potansiyelini ortadan kaldırmıyor. Türk şirketlerinin Libya’da özellikle müteahhitlik, altyapı, yeniden imar ve savunma alanlarında önemli bir geçmişi ve rekabet avantajı bulunuyor. Ancak bunu Türkiye’nin Libya ekonomisinde belirleyici konuma geldiğinin kanıtı olarak görmek için henüz erken.

Enerji konusunda da benzer bir ihtiyat gerekiyor. Türkiye ile Libya arasında deniz yetki alanları ve enerji iş birliği bakımından önemli bir stratejik çerçeve mevcut. Ancak Türkiye’nin Libya açıklarında geniş çaplı yeni sondaj faaliyetlerine başlayacağı veya büyük enerji rezervlerini kontrol edeceği yönündeki haberler, somut ruhsat ve operasyonlarla desteklenmediği sürece siyasi söylem düzeyinde kalacaktır.

Sonuç olarak Fidan’ın Libya ziyaretini ne küçümsemek ne de abartmak gerekir. Trablus’tan Bingazi’ye uzanan bir diplomatik kanal oluşturulması önemli bir gelişmedir. Özellikle daha önce Türkiye’nin karşısında bulunan Hafter’le doğrudan görüşülmesi, Ankara’nın Libya politikasında pragmatik bir dönüşüm yaşandığını gösteriyor.

Fakat bunu “Türkiye Libya’da oyun kuruyor” şeklinde okumak yerine, Türkiye’nin Libya’da tek taraflı nüfuz politikasından daha kapsayıcı ve dengeleyici bir diplomasiye yönelmesi olarak değerlendirmek daha gerçekçidir.

Türkiye’nin Libya’daki başarısı, kimin üzerinde daha fazla nüfuz kurduğuyla değil, doğu ve batı arasındaki bölünmenin aşılmasına ne ölçüde katkıda bulunabildiğiyle ölçülmelidir. Ankara bu sürece gerçekten katkı sağlayabilirse, bu yalnızca Libya’nın istikrarına değil, Türkiye’nin uzun vadeli bölgesel çıkarlarına da hizmet edecektir. Aksi hâlde “oyun kuruculuk” söylemi, sahadaki gerçeklikten çok iç kamuoyuna dönük bir siyasi anlatı olarak kalacaktır.

İlgili İçerikler