Cumhurbaşkanı Erdoğan İsrail Başbakanı Netanyahu’yu New York’taki Türkevi’nde 19 Eylül 2023 tarihinde kabul etmişti. Mısır, Suudi Arabistan (SA) ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) örneklerinde olduğu gibi İsrail ile ilişkilerde de u-dönüşü hazırlanıyordu.
Ardından, HAMAS’ın Gazze’den İsrail’e 7 Ekim 2023 tarihinde düzenlediği kitlesel terör saldırısı yaşandı. İsrail’in askeri yanıtı orantısız olmanın ötesinde soykırım ve toptan yıkım boyutuna ulaştı. İran, Irak, Suriye ve Lübnan’a da yayıldı ve sürüyor. Batı Şeria’nın sömürgeleştirilmesi de görülmedik ve geri döndürülemez ölçülere ulaştı.
Söz konusu gelişmeleri fırsat bilen Ankara’da dış politikaya yön verenler İsrail’den tehdit algısını ana eksene dönüştürdü. Bu algının somut dayanaklarının olup olmadığı yoksa siyasal gerekçeli veya ideolojik saplantı kaynaklı bir anlatı mı olduğu da anlaşılamıyor.
Ankara, aynı zamanda dış politikadaki bütün yumurtalarını 20 Ocak 2025 tarihinde görevine başlayan İsrail’in en büyük destekçisi ABD’nin başkanı Trump’ın sepetine koydu. Trump’la kurduklarını varsaydıkları yakın ikili ilişkilerin (“kişisel dostluk diplomasisi”) bütün dış politika sorun ve sınamalarının maymuncuğu olacağını varsaydı.
O arada Dışişleri Bakanı Fidan Ortadoğu üzerine konuşurken ABD’yi isim vermeden “hegemon” diye şifrelemeye başladı. ABD kendi öncelikleri, çıkarları veya karşısındaki İran gibi zorluklar nedeniyle Ortadoğu’dan çekilme yoluna girmişti. Ayrıca, ABD’nin petrol açısından Ortadoğu’ya bir bağımlılığı da kalmamıştı.
Fidan bu yeni durumu sanki o sözünü ettiği “hegemon” Türkiye’nin öncülüğünde Müslüman ülkelerin el birliğiyle bölgeden çıkarılmış gibi yorumlamayı seçti.
İsrail’den başat tehdit algısı anlatısının da birbirleriyle türlü dosyalarda çekişmeli Arap ülkelerini hatta Arap ülkeleriyle İran’ı da ortak bir hatta buluşturacağını varsaydı. “Oyun” bu anlatı üzerine kurgulandı.
Bu ortam ve bağlamda 7 Ağustos’ta Mekke’de SA, Pakistan ve Türkiye uzlaşısına gelindi. “Uzlaşı” sözcüğünü özellikle seçtim. Zira, altına imza konulan belge bir ortak basın açıklamasından mı ibaret belli değil. Mutabakat Muhtırası veya Müzakere Zaptı mı bilinmiyor. Gerçekten anlaşma olsa TBMM’ye gelmesi anayasal zorunluluk ve şu ana kadar gelmedi.
Dışişleri Bakanı Fidan “Anlaşmanın kurumsallaşması için yapılan çalışmaların sonuna gelindiği” iddiasında. Millî Savunma Bakanlığı ise “anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri” vurgusu yapıyor. Nitekim, son olarak Dışişleri ve Savunma Bakanlarının yanı sıra Genelkurmay Başkanlarının da katılımıyla Riyad’daki toplantı sonrasında yapılan açıklamada da “ülkelerin kendi yasalarına göre” ifadesi yer alıyordu.
Ülkemizin dış politikasına yön verenlerin genel yaklaşımı alandaki gerçekler kafalarına uymadığında kafalarındakini dayatmak olduğu ve algı yönetimi ile pazarlamayı/halkla ilişkileri “diplomasi” sandıkları için böyle bir üçlü uzlaşıya gözükara girişildiği anlaşılıyor. Herhalde demokrasi ve laik Cumhuriyet de “lüks” veya “külfet” yerine konulduğundan ağızdan çıkan taahhütlerin Anayasaya uygunluğu da dert edilmiyor.
Kimileri ise AKP döneminde terörizm suçlamasıyla hapse atılan (e) Org. İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminde 2010 Mayıs ayında Suudi Arabistan ile imzalanıp, 2011 Nisan ayında TBMM’de kanunlaşarak yürürlüğe giren Askeri Alanda Eğitim Teknik ve Bilimsel İş birliği Anlaşması’nın yeterli hukuksal zemin oluşturduğunu iddia edebiliyor. Bazı haber kaynaklarında halihazırda 200 dolayında TSK personelinin alanda görev yaptığı ve hava savunma sistemlerinin de konuşlandırılmış durumda olduğu kaydediliyor.
Fidan Mekke dönüşünde sıcağı sıcağına “NATO’nun V. maddesinde ne varsa aynılık” açıklaması yapmıştı. Bugüne gelindiğinde ise Fidan nihayet “SA savunmasına destek olmakla yetinileceğini” ve “hava savunmaya desteğin incelendiğini” belirtmekle yetinmek durumunda kaldı.
Bu bile başlı başına tuhaf. Çünkü hatırlanacağı üzere İran’dan ülkemize atılan füzeler bizim kendi yurdumuzun hava savunma yetersizliğini teşhir etmişti. İspanya’ya ek olarak ABD, Almanya ve İtalya da ülkemizde Patriot ve SAMP/T hava savunma radar ve bataryaları konuşlandırmıştı.
Acaba Fidan kendi inandırıcılık ve güvenilirliğiyle ülkemizin saygınlığının ne duruma düşürdüğünün farkında ve bilincinde olmayabilir mi? Fidan’ın ayakları gecikerek de olsa yere bastı çünkü alandaki gerçek durum ise en hafif nitelemeyle “nazik”.
İran destekli Husiler Yemen’in Kızıldeniz kıyılarının tamamını ve Babülmendep Boğazının denetimini yıldırım harekâtıyla ele geçirdi. Buna cevaben SA ilk iş Yemen’in önceki kuzey-güney iç savaşında farklı tarafları desteklediği BAE ile İran tehdidinin ortaklığı üzerinden uzlaştı.
SA, BAE kanadını sağlama aldıktan sonra Yemen kuvvetlerine havadan destek vererek yaklaşık yüz savaş uçağıyla karşı saldırıya geçti. Bunun sonucunda Husiler belki kıyılardan biraz geriletilebildi. Ancak, ne Babülmendep ne SA havalimanları ve petrol altyapı tesisleri üzerindeki Husi tehdidi hafifletilebildi.
Böylece stratejik bir dönemece gelinmiş oldu: SA saldırıya devam ederse savaşın kendine maliyeti had safhada artacak. SA savaşmayıp dursa Husilerden neredeyse hiçbir dişe dokunur taviz koparamayacak. En güçlü olasılık olarak savaş öncesi (“ante bellum”) duruma geri dönülecek. Kısacası SA için taktik başarılar stratejik zaferi getirmeyecek.
Halen Husilerin Taiz kuşatması sürüyor. Yukarıda da belirtildiği üzere SA’da ayrı ayrı her birinin etkin biçimde savunulması mümkün olmayan ve pek ucuza vurulabilecek çok sayıda yumuşak hedef var. İşte bu acı gerçeklikten ötürü SA, Pakistan ve Türkiye’nin kapısını çalarken, BAE ile husumetini de askıya almak zorunda kaldı.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulup bu dönemde yıkılışına tanıklık ettiğimiz ve yerini neyin alacağını henüz kestiremediğimiz eski dünya düzeninde SA’nın güvenliği kesintisiz petrol akışı karşılığında ABD tarafından sağlanıyordu. Üstelik SA küresel ölçekte en obur silâh, mühimmat ve savunma teknolojisi alıcılarından birine dönüşmüştü.
Muhammed bin Salman (MbS) Beyaz Saray’da Trump’la geçen yılın kasım ayındaki ortak basın toplantısında ABD’ye yapacağı yatırım toplamını 1 trilyon ABD Dolarına çıkardığını açıklayarak evsahibini sevindirmişti. Aradan geçen zamanda gerçekleşen olaylar ve ABD’nin perde gerisinden Husilerle anlaştığının da ortaya çıkarması MbS’in yatırımının karşılığını alamadığını veya yanlış adama yatırım yaptığını gösterdi.
Dileyelim ki, MbS’in dış politikada yatırım sepetini çeşitlendirmeme hatası Ankara’daki zihinlere de eski tabirle “istifham işaretinin çengelini” takmış olsun. Ne var ki MbS en azından satın aldığı 48 adet F-35 savaş uçağına kavuşma taahhütünü “teselli ikramiyesi” kabilinden aldı.
Ya Türkiye? Trump’la ikili dostluk ilişkisi ne getirdi? Kasım ayı başında yapılacak Kongre ara seçimlerinden sonra Trump hem Temsilciler Meclisi hem Senato’da çoğunluğu yitirdiği takdirde ne olacak?
İsrail’den tehdit algısı saplantısıyla Mekke’de üçlü savunma iş birliğine hesapsızca girilirken Ortadoğu’nun güncel Yemen örneğindeki gibi olağandışı sınamalara her zaman gebe ve İran meselesinin ne denli zorlu ve karmaşık olduğunun hiç düşünülmediği belli. Mısır’ın dışarıda kalmayı seçeceği de öngörülememiş. Geçen yazıda kuşbakışı değinilen Afrika Boynuzu’ndaki gelişmeler de gerilimi ayrıca boyutlandırdı.
Ankara’daki politika yapıcılar Fizan ve Yemen çöllerini mecazen arşınlarken ABD Dışişleri Bakanı Rubio da Atina’ya kadar gelip ülkemize uğramadan bir “Batı taslağı” çizmeye girişiyor ve o uydurma Batı’nın sınır çizgisini Ege’nin ortasından, Yunanlar ile Truvalılar arasından çekiyordu. Ankara’da, Türkiye’yi değil salt Ortadoğulu neredeyse doğrudan Arap âleminin bir üyesi gören bir zihniyet dış politikaya egemen olduğundan belki onlar da içten içe Rubio’nun konuşmasını alkışlamıştır.
Sonuç olarak dış politikada siz kendinizce planlar yaparken olaylar üzerinize gelir. Bundan dolayı “salt aklın rehberliği” altın kuraldır. Ulusal egemenliğin korunması da her zaman ve her koşulda tartışılmaz öncelik olmalıdır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


