SDG'nin feshi, yeni Suriye'nin başlangıcı için yeterli mi?

SDG'nin feshi, yeni Suriye'nin başlangıcı için yeterli mi?

SDG’nin Suriye devlet yapısına entegre edilmesi, yeni Suriye’nin inşası bakımından önemli ve gerekli bir adım olabilir; fakat bu sürecin kalıcı bir barışa ve işleyen bir devlete dönüşmesi, silahlı yapıların statüsünün belirlenmesinden çok daha geniş bir siyasal, hukuki ve kurumsal yeniden yapılanmayı gerektiriyor

SDG'nin feshi, yeni Suriye'nin başlangıcı için yeterli mi?

Başlıktaki sorunun kısa yanıtı “yeterli değil ama gerekli” olabilir. PKK’nın Suriye kolu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kendini feshetti. SDG komutanı Mazlum Abdi geçiş dönemi Cumhurbaşkanı Ahmet El Şara’nın danışmanlarından biri oldu. İlham Ahmed ise milletvekili atanacak.

Kadın savaşçılardan oluşan YPJ İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir terörle mücadele birimi olarak entegre olacak. İddiaya göre daha önce Mazlum Abdi de Ankara’nın terörist listesinden çıkarılacak ve İlham Ahmed ile birlikte İmralı’yı ziyaretine izin verilecek. Daha önce savunma bakan yardımcısı atanan Sipan Hemo da sözkonusu listeden çıkarılmıştı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack da varılan uzlaşıdan hoşnutluğunu “tarihi” nitelemesiyle açıkladı. “Tek devlet, tek ordu, tek hükümet” sloganını yineledi.
Böylece Suriye’nin ulusal egemenlik ve devlet kapasitesinin ikmali yönünde bir adım atılmış oldu. HTŞ ve Şara’ya tanınan “dönüşme” olanağı da ABD’nin HTŞ’yi terör örgütleri, Suriye’yi de teröre destek veren ülkeler listelerinden çıkarmasıyla güçlendirilerek sürdürülüyor. Şara, Şam’da içtiği sabah kahvesinin ücretini VISA kartıyla ödeyerek ilk hizmet alımını yaptı.

O arada İsrail’le Suriye arasında da yine ABD’nin kolaylaştırdığı bir diyalog kanalı açıldı. Yine medyaya sızdırılanlara bakılırsa burada da Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı konu edilmiş. İsrail’in talep ve ultimatumu andıran uyarıları olmuş.
Esasen İsrail ile stratejik işbirliği bulunan Azerbaycan Bakü’de Türkiye-İsrail üst düzey askeri yetkililerini zamanında bir araya getirmişti. Üzerinde anlaşılan çatışmasızlık çizgisi kabaca Hama ile Humus arasından geçmişti.  
O uzlaşıya varılan dönemki T4 hava üssü vakasından bugünkü Abu Duhur hava üssü vakasına kadar da Türkiye ile İsrail arasında -retorik tırmanma dışında- olağanüstü bir gerginlik yaşanmamıştı. Üstelik Abu Duhur sınırımıza 70km uzaklıkta, yani Suriye’nin İsrail’i “ilgilendiren” ve İsrail’in kısmen işgal ettiği güney tarafında değil.

Netanyahu’yu bir yandan “tetikleyen” husus, rakip aday eski genelkurmay başkanı Eisenkott’a yenilme olasılığı ciddi olması sebebiyle bu defa daha öncekilerden zorlu geçen seçim kampanyasında “İsrail tehlikede” veya “Türkiye, yeni İran” savlarını pazarlama kaygısı. Diğer yandan işine gelmediği anlaşılan PKK’nın Suriye ve Irak ayaklarıyla fesih sürecini baltalama güdüsü.  
Nitekim, Erdoğan ve hükümet de hem Netanyahu’nun ekmeğine yağ sürmemek hem büyükelçisi Tom Barrack ağzından gereken sertlikte tepki gösteren Trump’la arayı bozmamak adına alışılmadık biçimde dengeli ve alçak sesli yaklaşım gösterdi.

Her ne kadar iktidar bilgi paylaşmaksızın bildiğini okusa da TSK’nin Suriye’deki askeri varlığını gözle görünür biçimde azaltmakta olduğunu da medyada yer alan haberlerden izlemek mümkün. Başka deyişle PKK’nın silah bırakmasıyla, TSK’nin (en azından Suriye’deki) askeri ayak izini daraltma süreçlerinin elele gittiğini ileri sürmek pek gerçek dışı durmuyor.

Resimde tümleşik bir anlam görmeyi, politikalarda tutarlılık bulmayı güçleştiren eş zamanlı örnekler olarak ise Ahmet Özer’e verilen ceza, saç örgüsünü kesen İkra hemşirenin meslekten ihracı, Barış Akademisyenleri’nin durumu vb. gösterilebilir. Zamanında Suriye’ye geçerek SDG hakkında haber yaptıkları için yurda girişleri yasaklanan yabancı gazetecilerden ayrıca söz edilebilir.

Kısacası “Terörsüz Türkiye” süreci sürerken iktidarın otoriterleşmesi de hız kesmeden devam ediyor. AİHM ve AYM kararları uygulanmıyor. Anayasasızlaşma, yargının siyasal silâh olarak kullanılması, keyfilik, hoyratlık ağırlaşarak sürüyor.  

İlginç olan bütün yetkileri tekelinde toplayan Cumhurbaşkanının hiçbir sorumluluğu üstlenmemesi. Son olarak Ahlat’ta tanıklık edildiği üzere kendini bizzat “Türkiye” olarak konumlandırarak yalnızca “yüksek” dış politika ve ulusal güvenlik konularından söz etmeyi lütfeden Erdoğan ekonomiye, eğitime, adalete hiç değinmiyor.

Onu eleştirmek veya alternatif politika ve tutumlar önermek neredeyse “vatana ihanet” suçlamasıyla karşılanıyor. Oysa “başarılı” olduğu öne sürülen dış politika ülkemizi daha güvenli, daha müreffeh, daha saygın yapmış değil. Çeyrek yüzyıla ulaşan Erdoğan iktidarında -tıpkı ekonomide olduğu gibi- sanki üç veya dört defa yönetim değişmiş gibi taban tabana zıt dış politika yaklaşımları benimsendiği de gerçek.  

Dış politikanın neresinin “başarılı” olduğu da muamma. Ankara’da NATO Zirvesi kisvesiyle gösterişli ağırlanıp, sırtı sıvazlanan Trump MMU KAAN’ın seri üretimi için 80 adet GE F-110 motorundan, ücreti ödenmiş 6 adet F-35’ten veya F-35 programına yeniden müşteri olabilmekten hiç söz etmez oldu.

Üzerine (en hafif tabirle) “Trump’a çok yakın” denilecek Ballard Partners şirketinden 2.4 milyon dolar karşılığında lobicilik hizmeti satın alınacağını basın haberlerinden öğreniyoruz. Bu arada, ABD’nin Rusya ve İran’a uyguladığı yaptırımları ağırlaştırırken, Türkiye’ye ayrıcalık tanımayacağı da görülüyor.    

Katar ve Umman’dan gelecek birer düzine Eurofighter Typhoon savaş uçağının akıbeti belirsiz. Hava savunma sistemlerinde Fransa-İtalya ortak yapımı SAMP-T’ye dönüleceği açıklanmışken o cenahtan da ses yok.

Dış politikanın “başarı” iddiası her gün dört koldan pompalanıyor ama yabancı doğrudan yatırım hata-noksan kalemi düzeyine indirgenecek duruma geriliyor. İstanbul değil küresel finans başkentlerinden biri olmak, emsallerinin de gerisinde kalıyor.

ABD, Suriye’de Şara yönetimini Lübnan’da Hizbullah’la mücadelede veya Hizbullah’a karşı ağırlık olarak “hazırlıyor” olabilir. İran’ın ne Irak’taki ne Lübnan’daki siyasal ve silahlı uzantılarını bugünden yarına elden çıkarmayacağı da açık.

İsrail çevresindeki Irak, Suriye ve Lübnan’ın silâhlı kuvvetlerinin ancak “güvenlik gücü” düzeyinde kalmasını kendi çıkarlarına uygun görüyor. İran ise daha çetin ceviz, daha büyük lokma çıktı. Tahran’da rejim devrilmedi, güçlenmedi de ama sertleşti. Irak, Suriye ve Lübnan’da ise ulusal egemenlik ve devlet kapasitesinden söz etmek için çok erken.  

Tarihten bir yaprak, bir soru: Anayasayı askıya alan II. Abdülhamit’in 33 yıl başta kalabilmesi (meşruiyetini korumak adına meşrutiyeti yok etmesi) bizi yarı-sömürge kılan Düyun-u Umumiye idaresine ses çıkarmamasıyla da bağlantılı olabilir mi?

Filmi hızlıca günümüze geri sararsak dış politikada bütün yumurtaları Trump’ın küfesine yüklemek akılcı bir yaklaşım mı? Yoksa ticari kafayla “kısa günün kârı” mı? Trump’ın, Kasım ayındaki seçimlerden daha da zayıflamış çıkacağı anlaşılıyor. Fakat, bu durumun onu daha da öngörülemez kılacağı aşikar.

SDG’nin silâh bırakıp yeni Suriye devletine entegre olması ABD’nin yeni Ortadoğu sürümünün bir adımı. Önce Kerkük ardından Basra petrolünün ihya ve inşa edilecek boru hatlarıyla Suriye’nin Banyas limanına bağlanması bir başka adım olacak. İran’a ekonomik yaptırımlar sonuç verir mi, belirsiz. Belirli olan Netanyahu’nun Ekim, Trump’ın Kasım aylarında seçim terazisine çıkacakları.  

Bu şartlarda, SDG’nin Suriye devlet yapısına entegre edilmesi, yeni Suriye’nin inşası bakımından önemli ve gerekli bir adım olabilir; fakat bu sürecin kalıcı bir barışa ve işleyen bir devlete dönüşmesi, silahlı yapıların statüsünün belirlenmesinden çok daha geniş bir siyasal, hukuki ve kurumsal yeniden yapılanmayı gerektiriyor.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler