Mahallesine geri sürüklenen çocuk

Mahallesine geri sürüklenen çocuk

Bireyi fail ilan eden bu düzen, kendi ürettiği koşulların hesabını vermekten sistematik olarak kaçtı. Peki biz şimdi bu kahırla ne yapacağız? Bir sonraki yavrunun canı yanana kadar son faile öfkelenmek mi, sokağa çıkarken bile çocuklarımız için endişelenmek mi, faillerin güç gösterilerine maruz kalmak mı, hangisi düşecek payımıza? Mahallenin sorumluluğunu da izlettiği dizinin sorumluluğunu da çektirdiği açlığın sorumluluğunu da failin küstahlığının sorumluluğunu da alması gereken muhatap bu hesapsız, kitapsız düzendir. Benim güvensizlik duygumun, çaresizliğimin ve hesap sorma çağrımın muhatabı da bu düzendir.

Mahallesine geri sürüklenen çocuk

“Hukuk, antisosyal davranış karşısında halkın intikam duygusunu düzenlemek ve insanileştirmek için devreye girer.”  

– D. Winnicott

İntikam artık kamusal dile sızdı, onu temizlemek kolay olmayacak. Hıncını alamayan, kaygılı ve çaresiz kalabalıklarız. Bu nasıl zulümdür diye bakacaksak, hukuk artık düzenleyici işlevlerini orada burada bıraka bıraka tamamen kaybetti diyebiliriz herhalde. Peki bugünkü tartışmada çocukların yetişkin gibi cezalandırılmasını talep etmek, bir adalet talebi midir yoksa artık hukukun bizi tutamadığı yerde atılan kolektif bir intikam çağrısı mı? Muhatabı kimdir? Beraber bakalım istiyorum.

Hem çocuk hakları çalışan akademisyenler hem de hukukçular bunu farklı değişkenlerle inceledikleri dosyalar hazırlıyorlar. Her iki tarafın da özellikle suçun tekrarı ile alakalı bir argümanının olduğu tartışmalar. Benim kısıtlı sayıda inceleyebildiğim derlemelerde rastladığım ‘ceza süresi’ + ‘çocuğun yaşı’ = ‘suçun tekrarı’ ilişkisinin vurgulanması. Fakat halihazırda araştırmalar hep aynı şeyi gösteriyor. Ne kadar erken yaşta ve ne kadar uzun kapatılma olursa o kadar tekrarlayan ve kronikleşen suç riski oluşuyor. Kıyas ise genellikle ABD ve Avrupa üzerinden. ABD cezalandırma sistemi çocuğu erkenden etiketleme konusunda çekinmiyor, bunu ağır cezalar vererek korkutma ve caydırma politikası üzerinden yürütüyor ve toplumu da böyle kontrol edebileceğini savunuyor. Bizimki Avrupa cezalandırma sistemine daha yakın, çocuk hala “oluş halindedir” varsayımı üzerinden gidiyor. İstatiksel olarak ABD’de tekrar suç işlenmesi daha yüksek, Avrupa’da daha düşük. Sosyal medyada takip ettiğim çoğu tartışma bu sınırlar içinde yaşanıp bitiyor.

Bazıları tartışmayı burada sonuca erdiriyor. Ben bu noktanın bir başlangıç olduğunu düşünenlerdenim. Bütün bu süreci ceza, cezanın infazı ve ceza sonrası olarak üçe ayırıp kıyaslarsak bambaşka dünyalarla karşılaşıyoruz. Ceza kısmında biz Avrupa sistemine daha yakınız diyelim. İnfazın içeriğine baktığımız anda başka yerdeyiz, infaz sonrasına bakınca başka bir gezegene ışınlanacağız. Avrupa esasen çocuğu suçtan izole ediyor, toplumdan değil. Zaman zaman aileyi de yanına alan, topluma entegrasyon programı bile diyebileceğimiz bir işleyiş. Ceza infazında riskli öznenin kontrolü başka, riskli öznenin yeniden hayata bağlanması başka. Bunun Türkiye için tartışıldığına çok rastlamadım. Anlamlı ya da ilgili bulunmamasının sebebi belki de benim sormak istediğim o ceza sonrasına dair sorular olabilir.

Mesela bu çocuk, infazı tamamlandığında nereye çıkacak? Hangi topluma entegre olacak, neye dönecek? Islah olmasını beklediğimiz kişi, mahallesini ıslah olmuş bulacak mı? Aynı yoksulluk, aynı akran grubu, eğitimden kopukluk. Suçun ortaya çıktığı o aynı mahalle. İşte yeniden buradayız. Avrupa’da çocuğun peşini yıllarca bırakmayan takip ve denetim sistemi, burada kurumun kapısından çıktığı gibi aynı boşluğa adım atan çocuk üzerinden kıyas ediliyor. Bu, çocuğun ıslahını samimiyetle hedeflemekten ziyade başından savan bir sisteme benziyor.

Çıktıktan sonrası aynı girmeden öncesi gibi. Psikolojik olarak alarm modu. Zira hayat bir gelecek kurmaktan ziyade bugünü kurtarmak. Bugün kimse bana bulaşmasın, yan bakmasın, bugün para bulayım, bugünü atlatayım. Gördüğüm kadarıyla bu sosyal koşullar içinde birbirine benzeyen çocukları toplumsal olarak bir yere koyduk. Bu benzerlik konuşmalarından, saç tiplerinden, tavırlarından, izledikleri ve sevdikleri diziler üzerinden bir yere yerleşti. Biz bunu nasıl satın aldık diye düşününce en başa dönüyorum. İntikam duygumuzu, güvenlik kaygımızı ve hıncımızı düzenleyecek bir hukuk sistemi yoktu. Bu olmayan hukuk sistemi kendi aralarında belli işaretlerle aidiyet kurup kendi içlerinde mafyalaşan çocukları kuralsız ve sahipsiz bıraktı. ‘Öldürmeyeceksin’i öğretemedi. Dolaylı yoldan ödüller üreten mahallelerine girmedi, suçu ve belayı güçmüş gibi hissedip yaşamalarına ses çıkarmadı. O olmayan sistem, aynı saç tipinde aynı dizileri izleyip suçu havalı gören çocukların bu düzenini bir yandan sessizliğiyle harladı bir yandan o çocukları politize edip kullandı. Bu yaşamı sanki onların kimliği haline getirdi. Çünkü kimlik söylemi işlevlidir, kimlik deyince sorumluluk bireye kayar. Ama kimlik dediğimiz şey kendine bir yer açar, bu şey her ne ise bir yere sıkıştırılmış, hayata ve başka bir ihtimale yer bırakılmamış bir şey. Bunu reddediyorum. Kolaya kaçmazsak burada kaçak oynayan fail birey değil, sistemdir. Bireyi fail ilan eden bu düzen, kendi ürettiği koşulların hesabını vermekten sistematik olarak kaçtı.

Peki biz şimdi bu kahırla ne yapacağız? Bir sonraki yavrunun canı yanana kadar son faile öfkelenmek mi, sokağa çıkarken bile çocuklarımız için endişelenmek mi, faillerin güç gösterilerine maruz kalmak mı, hangisi düşecek payımıza?

Mahallenin sorumluluğunu da izlettiği dizinin sorumluluğunu da çektirdiği açlığın sorumluluğunu da failin küstahlığının sorumluluğunu da alması gereken muhatap bu hesapsız, kitapsız düzendir. Benim güvensizlik duygumun, çaresizliğimin ve hesap sorma çağrımın muhatabı da bu düzendir.

Oradan oraya sürüklenip saçılan, öldüren ve ölen çocuklarımızı kendine siper edip saklanan düzenle kavga etmeden hiçbir soruyu sağlıklı cevaplayabileceğimize inanmıyorum.

 

 

İlgili İçerikler