Siyaset seyislik, devlet ise at. Devlet otomobil, siyaset şoförlük. Seyis ya da şoför, aracını hedefe de götürebilir, felakete de. Kimin hedefine kimin felaketine, işte bütün mesele. Bu açıdan belki en önemlisi, devlet ile siyaset arasındaki fark ve ilişki. Her zaman karmaşık bir ilişki bu. Bazen biri ağır basabiliyor, bazen diğeri.
Öyle sanıyorum ki DEM Parti’yi şimdiki çözüm sürecini ciddiye alıyor diye eleştiren ve yekten Cumhur İttifakı’nın mensubu sayanlar, “devlet” ile “siyaset” arasındaki farkı dikkate almıyor. Oysa almak zorundayız, çünkü DEM yetkilileri Kürt sorunuyla ilgili bu son çözüm politikasını mevcut iktidarın değil, “devlet”in bir politikası saydıklarını ve bu nedenle uzatılan eli reddetmediklerini birçok kez tekrarladılar. En son, DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, “topyekün bir demokratikleşme”den söz etti:
“Topyekün bir demokratikleşme sağlanması isteniyorsa bunun her alanda mücadelesini vermeli ve örgütlülüğünü sağlamalıyız. Türkiye otoriter bir rejim altında yoluna devam edemez. Bu ortamda adaleti, insan haklarını, hukuk devletini, barışı var etmeniz; korumanız ve sürdürmeniz mümkün değil. Bunların adresi demokratik cumhuriyet olmalı ve bu yüzden demokratik cumhuriyet hareketini önceliyoruz. Siyaset alanında da bunun örgütlenmesi, buna göre yapılanma olmalı.”
Kabul etmek gerekir ki Bahçeli’yle başlayan çıkış ilk anda bir “mutluluk şoku” yaratmış olabilir. Ancak daha geniş bir perspektif gerektikçe iktidarın çoktandır hukukun dışında seyreden politikalarında gerekli iyileşmelerin olmadığı da ortaya çıkıyor.
Belki daha da önemli bir belirleyici olarak, “Türkiye siyaseti” kavramı dikkat çekiyor.
Kavramın sahibi Murat Sabuncu, Selçuk Mızraklı’nın tahliyesiyle ilgili olarak Selahattin Demirtaş’ın yayımladığı iletiyi yorumladığı 7 Eylül tarihli yazısında şöyle soruyor: “Türkiye siyaseti ‘kuyunun dibindeki sesin’; Demirtaş’ın barışa ve birlikte yaşama çok şey katacağını görmüyor mu?”
Bu soruya herhalde Sabuncu dahil çoğumuzun aklından geçen yanıt şudur: Görmez olur mu? Tam da gördüğü ve gördüğünden hoşlanmadığı için böyle davranıyor, “Türkiye siyaseti”. Barış ve birlikte yaşama dediğimiz şeylerden “Türkiye siyaseti”nin anladıkları ile biz demokratların anladıklarımızın hiç aynı olmadığını biliyoruz.
Ancak, naçizane, Sabuncu’nun bu kavramının potansiyel olarak içerebileceği ikinci bir anlam daha geçiyor aklımdan, Kürt sorununun deyim yerindeyse “kapsama alanı”yla ilgili bir mesele: “Türkiye siyaseti”, Kürt sorununu bir Türkiye sorunu, yani Türkiye toplumunun son tahlilde Türkiye ile sınırlı olarak ele alan bir siyasettir, öyle olmalıdır. Diğer alternatif, Kürtlerin benzer konumlarda olduğu Suriye, Irak ve İran’ı da kapsayan bir “siyaset” olabilir. Belki bu anlamdaki bir “Ortadoğu siyaseti”, tam da Abdullah Öcalan’ı işaret eden bir anlayışın göstergesidir... Oysa Demirtaş bir Türkiye siyasetçisidir.
Bu dediğimin nesnel olmaya çalışan bir durum saptaması olarak anlaşılmasını dilerim. Bugün ülkemizde özgürlük mücadelesi veren kesimlerin karşı karşıya olduğu, haydi çıkmazlar demeyelim ama, ona yakın çetinlikteki nesnel zorluklardan birinin bu “Türkiye-bölge” farkı olduğu kanısındayım: Biz Türkiye demokratlarının üstümüze vazife bildiğimiz çaba daha çok ülkemizle sınırlı. Sınır ötesi olan her şey ancak dayanışma çerçevesinde yer alır.
Oysa öyle görünüyor ki iktidarın Kürt programı, Ortadoğu düzeyinde düşünülmektedir. Bu programın iktidar açısından demokratik olmak gibi bir idealinin olamayacağı besbelli. İşte en büyük zorluk!
Görülmemiş ölçülerde hukuk dışı davranmayı göze almış bir iktidar var. Belli ki yıllar sürmüş bir planlama sonucu, bunun için gerekli devlet mevzilerini ele geçirmiş, engelleri bir bir aşmayı hedeflemiş; muhalif siyasetçi ve yurttaşları rehin olarak hapiste tutmak gibi.
Görülmemiş ölçülerde olduğu için, panzehiri de pek bilinmiyor. Tabii, başka ülkelerde görülmemiş değil; iki dünya savaşı arası Almanya’sı başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde şahikası görülmüş ve faşizme karşı hangi politikaların hangi sonuçları verebildiği somut olarak yaşanmış. Bize gelince: Karşımızdaki kişisel, sınıfsal ve emperyal çıkar ortaklığının fütursuzluğu, kurnazlığı ve bazı siyasetçilerin onlara destek olmaktan çekinmeyişi, zorluklarımızı zaten çıkmazlara doğru sürüklüyor. Buna güneyimizdeki ülkelerde olup bitenler eklenince, alt-emperyalizm eğilimleri ile sosyal demokrat eğilim gibi zorlayıcı farklılıklar da ekleniyor.
Muhalefetin işlevi bu kopukluğa derman aramak olabilir: İktidarın politikalarına karşı, ancak seçimler dahil demokratik muhalefet için.
Birliğin yollarını aramak.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


