İktisadi bilinç

İktisadi bilinç

“İktisat” sözcüğünü ilk kez 1961 yılında, İstanbul İktisat Fakültesi öğrencisi bir abiden duyduğumda, anlamını sormuştum. “Parayla ilgili şeyler” yanıtını alınca da, lise 1’de, on beş yaşında bir edebiyat düşkünü olarak fena halde küçümsemiştim o ağabeyi

İktisadi bilinç

Annemin 1950’li yıllarda babamın görevli olduğu küçük bir yerleşim yerinde tek maaşla geçinen beş kişilik ailemizde kenara üç beş kuruş koymayı başarabilmiş olduğunu yıllar sonra öğrenmiştik. Üstelik söz konusu küçük yerde ortaokul bulunmadığından, ilkokulu bitiren ilk çocuklarını babaannem eşliğinde Balıkesir’e kiralık bir eve göndermek zorunda kalmışlardı, aile bütçesinin ikiye ayrılması pahasına. O rütubetli kiralık evin ilk katındaki tek odada babaannem ve ağabeyim dört yıl geçirdiler, son yıl ben de ortaokul çağına geldiğim için onlara katıldım. Yerdeki kilim her zaman yaş, ekmeklerimiz çoğu zaman küflü olurdu. Orada üçümüz de tüberküloz ve bronşit geçirdik.  

Evet, yıllar sonra öğrendik ki babamla annem biriktirdikleri üç beş kuruşu öylece, kâğıt para olarak saklamışlardı. Paranın değer kaybedebileceği konusunda en ufak bir fikirleri yoktu, kimsenin yoktu daha doğrusu o zamanlar; halkın büyük bölümünün iktisadi bilinci hâlâ cumhuriyet döneminin kapalı ekonomi rejimiyle sınırlıydı. Para paraydı, olduğu yerde, olduğu gibi dururdu.

İşte tıpkı bizimkiler gibi halkın gözü kapalı yüzde doksan küsuru da farkında bile olmadan Türk Lirası 1958 devalüasyonuyla ABD doları karşısında yaklaşık yüzde 220 oranında değer kaybetmiş, değişim değerleri alt üst olmuştu. Ardından gelen 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin nedenleri arasında, siyasetçilerle iş çevreleri bu değer kaybından yüksek kazançlar elde ederken askeriyenin maaşlarına aynı ölçüde zam yapılmayışı da sayılır. Darbenin hemen ardından subay ve assubay maaşlarının iki katına çıkarıldığını, zaten askerlikten hiç hoşlanmayan babamın o fırsatla hemen emekli olduğunu hatırlıyorum. Emekli oldu ve Ankara’ya taşındık.

Kimsenin dilinde, “devalüasyon, enflasyon, döviz kuru, kalkınma, yatırım” gibi iktisat alanına ait sözcükler yoktu o sıralar. Olanın bitenin “pahalılık” ve “maaş/ücret” artışı terimleriyle konuşulması bile epey sonradır. İçimizin dışımızın “ekonomi” olması ancak 1980 darbesi sonrası, “bir koyup üç almak” peşindeki Turgut Özal dönemiyle birlikte başlayacaktı. Özalizm de çağdaşı Thatcherism gibi neoliberalizmin yani paraya tapmanın şampiyonluğunu yapmıştır. O vakit bu vakit egemen bir kesim özelleştirmelere doyamamıştır... 

Şu son günlerde muhalif televizyonlar “gelelim halkın asıl gündemine” başlığı altında çarşı pazar gezen muhabirlerin konuştuğu “çok pahalı, alamıyoruz” diyen halktan insanları gösterirken kendilerini iktisadi bilinç yükseltme süreci içinde hissediyor gibiler. Tabii yine de iyilikle anmamız gerekir şimdi yasaklanan o bir iki kanalı. Haksızlık etmemek için, programlarının her zaman çarşı pazardan ibaret olmadığını da eklemek gerekir. #halktv #tele1 

“İktisat” sözcüğünü ilk kez 1961 yılında, İstanbul İktisat Fakültesi öğrencisi bir abiden duyduğumda, anlamını sormuştum. “Parayla ilgili şeyler” yanıtını alınca da, lise 1’de, on beş yaşında bir edebiyat düşkünü olarak fena halde küçümsemiştim o ağabeyi.  

İktisat terimleri hayatımıza kısa bir süre sonra, iki koldan girmeye başlayacaktı aslında: Birincisi, yine 1961’de çıkmaya başlayan YÖN dergisi yoluyla. O yıl Konya Ereğli Lisesi’nin birinci sınıfında, arkadaşım Nevzat Süer dahil, YÖN okuyan üç ya da dört öğrenciydik. Dergi sayesinde emperyalizm, sömürü, sosyal adalet gibi  terimlerle tanışmaya başlıyorduk. IMF, NATO, CENTO vb. daha siyasi olanlarla birlikte bir dizi sözcük de konuşma dilimize o sıralar girmeye başladı. İlk Türkiye İşçi Partisi de aynı yıl kurulmuştu ama, bizler henüz onun pek farkında değildik, ancak 1965 başlarında Ankara’da haberdar ve üye olacaktık, Tıbbiye, Mülkiye, Harbiye vb. hayatımıza girdikçe.

Halkın kaybını kendine kazanç yazma iştahı nelere yol açmadı ki sevgili Tevfik Fikret. Kastelli bile ders olmadı, Çiftlikçi Tosun ders olmadı, şimdi de “fonzi” gibi çığırından çıkmış olguları anlatan lanet olası yeni terimler giriyor sözlüğümüze.  

Genel düzeye baktıkça hâlâ bir tarafta parayı para olarak koynunda biriktiren halktan insanlar olabilir gibi bir duyguya kapılıyorum. Ekmek boyunu aşacak paraların peşinde koşmak bana dünyanın en büyük ayıplarından biri gibi geliyor sevgili Tolstoy ve sevgili Rosa Luxemburg. Biliyorum sizler de kendine Allah’ın enayisi sen misin demeyecek olanlardansınız. Ne de olsa bir bilinç ve etik meselesi bu.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler