En sert, en dışlayıcı, en yıkıcı dönemlerde yaşarken ne yapmalı?

En sert, en dışlayıcı, en yıkıcı dönemlerde yaşarken ne yapmalı?

Türkiye’nin bu karanlık günlerinde can çekişen demokrasiyi öldürmeye değil yeniden canlandırmaya yönelik güçlü ortaklıklara gereksinmemiz var. Ortak bir demokratik zenginlik üretebilmeliyiz. Hınç ve kin kültürünün yerine demokratik kültürü yaşama geçirmek üzere buluşmalar, karşılaşmalar, ortak çalışmaların arayışı olmalıdır

En sert, en dışlayıcı, en yıkıcı dönemlerde yaşarken ne yapmalı?

Başlarken…

Bırakın demokratik olgunluğu, tahammül etme kapasitemizi bile yitirmek üzereyiz.  Fark etmeliyiz ki bu gerilimli sürecin etkilediği insanlarız. Siyasal iktidar yapıp ettikleriyle hem kendi tabanını hem de tüm yurttaşları birbirinden uzaklaştırıyor, bir kutbun içinde yer almaya zorluyor. Sağlıklı ve iletişime açık bir kamusal alanımız yitik; bu alanda çoğulluğun gerektirdiği karşılaşmalar ve görüşmeler olamıyor. Bu durumda ne yoksulluğu ve işsizliği ne enflasyonu ne ülkenin iç ve dış borcunu ne kurumların çürümekte oluşunu ne üniversitelerin sessizliğini ne asgari ücretlinin çığlığını ne demokrasinin can çekişmekte oluşunu ne başta muhalefet olmak üzere kamusal alanın kapatılmasını konuşabiliyoruz. Oysa cesaretle konuşma yetimizi yeniden canlandırmalı ve yurttaşlar olarak güçlenmeliyiz.

Günler, aylar, yıllar akıp giderken konuştuğumuz şeyler var elbet; daha çok da iktidarın yapıp ettikleri. İktidar kendini konuşturuyor! Nasıl bölünüp, parçalanıp yönetildiğimizi, nasıl hileli biçimde yönlendirildiğimizi, nasıl boyun eğdirildiğimizi, özgün kültürel alanlarımızın nasıl adım adım nasıl istila edildiğini konuşuyoruz. Konuştuğumuz şeyler, siyasal iktidarın hükmetme kapasitesi üzerine!

Peki biz yurttaşların güçlerini buluşturma çabamız, eşitlik, özgürlük ve adalet arayışımız! Cumhuriyetin ikinci yüzyılının ilk çeyreğinin sonunda eşitlik ve özgürlük, insan hakları ve demokrasi gündeminin yanına bile yaklaşamadık. Yurttaşlar olarak yaşadıklarımız, siyaset biliminde farklı sözcüklerle tanımlanıyor, otoriterleşme, geç faşizm, demokrasinin gerilemesi… Kuşkusuz her kavram hakikatin farklı yönlerine vurgu yapıyor. Ama bir de sorunu kendimize de bükerek “sektleşme, sekterleşme” kavramı ile yaşadığımız şeyin ne olduğunu anlamaya çalışalım.

“Sektleşme” sözcüğü Türkçeye büyük ölçüde Batı dillerindeki “sect” kavramından geçmiş. Kökeni Latinceye dayanıyor: izlenen yol, öğreti, ekol, hizip anlamını taşıyor. Türkçede doğrudan karşılığı yok, ancak hizipleşme, ⁠klikleşme, ⁠mezhepçi kapanma, ⁠dogmatikleşme, içe kapanma, cemaatleşme (bağlama göre), ⁠dar grupçuluk olarak niteleniyor. Bu kavramlar bağımsız ya da iç içe geçerken doğaları ve var olma dereceleri farklılaşabiliyor. Ayrıca bu sözcükler sektleşmeyi tam olarak da anlatmıyor sanki. Sektleşme, ⁠hakikati tekeline alma, ⁠dışarıyla bağı koparma, eleştiriye kapanma boyutlarını da içeriyor.

Bu nitelemeler Necip Fazıl’ın “softa” tanımını çağrıştırıyor ve softa sektleşmenin en ileri derecesine işaret ediyor:

 “Bir fikrin içinde, bir inanışın kabuğunda, kozasında ölen ipek böceği gibi can vermiş insan. Bir itikadın içine bir odaya girer gibi girdikten sonra onun bütün pencerelerini örtüp mücavir ve müteselsil[1] inanışlarla alakasını kesen, kafasını zindana çeviren ve artık dışarısını, güneşi, suyu ve hayatı inkâr eden insan.” [2]

İktidar sekterleşiyor toplumsal muhalefeti de buna zorluyor!

Bedenler, Foucault’a göre içinde yaşadığı toplumun “olaylarının kaydolduğu yer”dir. İktidarın yapıp ettikleri kadar, emekçilerin, ezilenlerin, maden işçilerinin, grevdeki İtalyan Lisesi öğretmenlerinin, CHP’ye sahip çıkmaya çalışan üyelerin ve yurttaşların, Bilkent Üniversitesi öğrencilerinin direnişi de bedenlere kaydedilir. Bu nedenle ‘politika varlığı önceler’. İktidar, evde, işyerinde, sokakta, okulda, hastanede her ortamda, kişilerin bedenlerinde yuvalanır, gelişir, güçlenir, tersine zayıflayabilir de. Bir arzu coğrafyası olarak bedenler bir kayıt alanıdır. İktidarlar verili katmanların içinde konumlanırlar ve diğer insanlar üzerinde güç uygularlar, insanlar da bu etkilere karşı etkin etkilenişler içinde karşı koyabilirler, güçlenebilirler.

İktidarın yapıp ettikleri bedenimizi kat ediyor; iktidardan bağımsız olmak imkânsız değilse de zor. Ancak bedenlerin iktidara maruz kalma derecesini izlemek zorundayız. Bir şeylerin o şeye egemen olan güçlerle birlikte bir anlamı var. Fakat şeyin kendisi de tarafsız değil ve o an için egemen olan güçle az ya da çok yakınlık içinde. Her güç, gerçekliğin bir miktarının ele geçirilmesi, tahakküm altına alınması ve kullanılmasıdır. Eğer bir şeyin hangi güç tarafından ele geçirildiğini, sarıldığını, kullanıldığını ya da hangi kuvvetin ifade edildiğini bilmiyorsak o şeyin anlamını hiçbir zaman bilemeyiz.

Siyasal iktidar hem kendini koşulsuz destekleyenleri hem de gidişattan hoşnut olmayan milyonlarca yurttaşı hızla sektleştiriyor! Yani, bir düşüncenin, hareketin, örgütün ya da topluluğun zamanla kendi içine kapanarak yalnızca kendisini hakikatin taşıyıcısı görmeye başlamasına doğru yol alıyoruz. Bu durumda dışarıdaki herkes ya “yanlış”, “eksik”, “saf”, hatta bazen “düşman” olarak algılanıyor. Bu yönelim demokrasiyi tehdit ediyor.

Nasıl mı? Felsefi ve siyasal anlamda sektleşme birkaç özellikle ortaya çıkıyor. Sektleşme, tarafları eleştiriye kapatıyor, iç aidiyeti mutlaklaştırıyor, liderin ya da merkezin sorgulanamaz hale gelmesini sağlıyor. Karmaşık gerçekliği basitçe “biz/onlar” ayrımına indirgiyor. Ahlaki üstünlük duygusu yaratıyor. Dış dünya ile bağı zayıflatıyor. Başlangıçta güçlü bir dayanışma gibi görünen şey, zamanla düşünsel daralmaya dönüşüyor. Çünkü grup veya kurum artık hakikati arayan bir yapı olmaktan çıkıyor; hakikatin zaten kendisinde olduğuna inanan bir yapıya dönüşüyor. Çoğulluğa olan tahammül kaybı sektleşme ile başlıyor; farklı sesler tehdit gibi algılanıyor.

Gilles Deleuze ve Félix Guattari açısından bakarsak sektleşme insanlar ve insan olmayanlar arası akışların donmasıdır. Hareket eden, dönüşen, yeni karşılaşmalar kuran düşünce; katı kimliklere ve tekrar eden sloganlara sıkışır. Yani yaşamın çoğulluğu, yerini kapalı bir “doğru çizgi”ye bırakır. Siyasal örgütlenmeler açısından  sektleşme önemli bir risktir. Çünkü bir hareket, ⁠toplumla konuşmayı bırakıp yalnızca kendi üyelerine konuşmaya başladığında ⁠insanları dönüştürmek yerine saflık testine tabi tuttuğunda, mücadeleyi genişletmek yerine aidiyeti korumaya öncelik verdiğinde sektleşme eğilimine girer. Sektleşme, düşüncenin kendini savunmaktan çıkıp kendini kutsamaya başlamasıdır. Bir hareketin topluma açılan dili zayıflayıp yalnızca kendi yankısını duyması sektleşmenin başlangıcıdır.

Ana muhalefet partisi CHP’ye ilişkin mutlak butlan kararı basit teknik bir yargı kararı değildir; karar siyasal iktidarın radikalleşmesine ve sektleşmesine işaret ediyor. Gerçekte uzun zamandır benzer kararların üzerimizdeki etkisini derinden hissederek yaşadık, yaşıyoruz. Bir kişi ya da kurumun, önünde daha çoğulcu, müzakereye açık ya da ölçülü seçenekler varken en sert, en dışlayıcı ya da en yıkıcı kararı alması ve ardından kendini hesap verme zorunluluğunun dışında görmesi; birkaç açıdan okunabilir.

İlk olarak bu durum, otoriter aklın tipik biçimlerinden biridir. Otoriterlik yalnızca baskı uygulamak değildir; kendi kararını tartışılmaz hakikat gibi kurmaktır. Burada güç, meşruiyetini diyalogdan değil kendisinden alır. Karar verici özne şunu ima eder: “Karar verme yetkim, kararımı gerekçelendirme zorunluluğunu ortadan kaldırır.” Bu, demokratik aklın tersidir. Çünkü demokratik düşüncede güç ne kadar büyükse hesap verme yükümlülüğü de o kadar büyür.

Hannah Arendt böyle durumları “düşünmenin askıya alınması” üzerinden tartışmaktadır. Arendt’e göre kötülük her zaman şeytani tutkularla değil, bazen eylemlerinin sonuçlarını düşünmeyi bırakan bürokratik akılla ortaya çıkar. Bir kurum “kurallar böyle” diyerek en sert kararı uygularken aslında etik sorumluluğu prosedüre devretmiş olabilir.

Michel Foucault açısından ise mesele iktidarın kendini üretme biçimidir. İktidar yalnızca yasak koymaz; neyin normal ve neyin meşru olduğuna da karar verir. En radikal kararı almak bazen salt pratik ihtiyaçtan değil, “güç gösterisi”nden kaynaklanır. Çünkü iktidar çoğu zaman sınırlarını, merhamet göstererek değil ceza kapasitesini sergileyerek kurar.

Carl Schmitt çizgisinde ise egemenlik, tam da istisna anında ortaya çıkar: Egemen, istisna halinde karar verendir. Yani kuralları askıya alma ya da en uç kararı alma kapasitesi, egemenliğin kendisini görünür kılar. Hesap vermeme hali de buradan doğar; çünkü egemen kendini kuralın üstünde konumlandırır.

Demokratik toplumun iki nefesi: Kamusal alan ve muhalefet

Yankı odalarının birbirini görmemesi, duymaması, fark etmemesi, birbiriyle konuşamaması demek demokrasinin ölümü demektir. Toplumsal ve siyasal muhalefet, demokrasinin olmazsa olmaz niteliklerinden birisidir. Muhalif coğrafya, kamusal alanın en etkin alanıdır. Türkiye’de, yeni siyasetini toplumsallaştırarak iktidara hazırlanan CHP’nin, ana muhalefet partisinin işlevlerini ve çalışma süreçlerini sekteye uğratan, seçmenlerinin, üyelerinin, delegelerinin, kadrolarının dengesini bozan, hatta muhalefet partisini parçalamaya yönelik düşmanca hamleler birbirini izliyor.

Bu süreçte, tüm yurttaşlar olarak yaralanıyoruz, ruh sağlığımız etkileniyor, öfkemiz kabarıyor. İktidarda kalma, iktidara gelme uğruna hınç ve kin kültürü demokratik siyasetin yerini alıyor. Bu karanlık dönemde demokrasiyi canlandırmaya yönelik yaratıcı hamlelerle, bu krizlerin içinden aydınlık çıkış yolları bulabilmeli, kendimizi demokrat niteliğimizle yeniden inşa etmeliyiz.

Demokratlık yalnızca “benim gibi düşünenler ve eyleyenlerle birlikte yaşamak” değildir; asıl sınav, farklı olana katlanabilme kapasitesinde ortaya çıkar. Bu yüzden farklı olana tahammül, demokrasinin biraz “zoraki” ama vazgeçilmez tarafıdır. Çünkü demokrasi, ortaklık kadar çatışmayı da yönetme rejimidir. Ama burada önemli bir ayrım var: “Tahammül” ile “tanıma” aynı şey değildir. ⁠Tahammül etmek, bazen istemediğin bir düşüncenin, yaşam biçiminin ya da kimliğin var olma hakkını kabul etmektir.  Demokratik olgunluk ise yalnızca katlanmak değil; o farklılığın meşruiyetini ve eşitliğini tanıyabilmektir.

Bu nedenle demokrasi sadece bir hoşgörü rejimi değildir; aynı zamanda eşit yurttaşlık rejimidir. Paradoks şurada ortaya çıkıyor: İnsanlar çoğu zaman özgürlüğü kendi fikirleri için ister ama başkasının özgürlüğü rahatsız etmeye başladığında demokratlık zorlaşır. Tam da bu yüzden demokrasi bir “ahlaki konfor alanı” değil, sürekli bir gerilim alanıdır. Demokratlık, benzer olanı sevmek değil; farklı olanın varlığı karşısında iktidar dürtüsünü sınırlayabilmektir. Başka bir deyişle, demokrasinin gerçek ölçüsü, çoğunluğun kendine benzeyene değil, benzemeyene nasıl davrandığıdır.”

Felsefi açıdan bakıldığında, farklı olana tahammül demokrasinin yalnızca ahlaki bir erdemi değil, ontolojik bir zorunluluğudur. Çünkü insan toplumu tekil iradelerin değil, çoğullukların alanıdır. Demokrasi de tam burada doğar: aynı hakikat, aynı arzu, aynı yaşam biçimi içinde eriyemeyecek insanların birlikte yaşama probleminde. Baruch Spinoza açısından mesele “hoşgörü”den bile daha derindir. Düşünüre göre insanlar aynı biçimde düşünemez; çünkü her bedenin etkilenme tarzı, her zihnin dünyayı kavrama biçimi farklıdır. Bu nedenle düşünsel çoğulluk bir hata değil, doğanın zorunlu sonucudur. Demokratik düzen, bu farklılıkları bastırmaya çalıştığında güçlenmez; tersine korku üretir. Korku arttıkça itaat büyür ama özgürlük küçülür. Bu yüzden Spinoza için demokrasi, insanların aynı düşünmesini sağlama rejimi değil, farklılıkların çatışmadan birlikte var olabilme zeminidir.

Hannah Arendt ise insanlığın özünü “çoğulluk” kavramıyla açıklar. Ona göre dünyada kimse kimsenin tam tekrarı ya da kopyası değildir ve siyaset tam da bu benzemezlikten doğar. Eğer herkes aynı olsaydı siyasete gerek kalmazdı; yalnızca yönetim yeterli olurdu. Bilim, sanat, siyaset ve sevgiyle yaşam çoğullaşmasaydı, hayat ne kadar sıkıcı olurdu! Bu yüzden farklı olana tahammül etmek, aslında insanlık durumunun kendisini kabul etmektir. Demokratlık burada bir nezaket değil, insanın çoğul varoluşunu tanıma kapasitesidir.

Chantal Mouffe ise demokrasinin uzlaşma değil, meşru çatışma rejimi olduğunu ifade ediyor. Ona göre demokratik toplumda antagonizma — yani düşmanlaştırıcı çatışma — tamamen yok olmaz. Mesele, düşmanı yok etmek değil; onu meşru bir rakip olarak tanıyabilmektir. Demokrasi biraz da şu zor soruyu taşır: “Varlığından rahatsız olduğum kişinin yine de burada olma hakkını savunabilir miyim?” Bu yüzden farklı olana tahammül bazen “zoraki” görünür; çünkü insanın içinde her zaman kendi hakikatini merkez yapma eğilimi vardır. Demokrasi ise özünde, bu merkeziliğin sınırlandırılmasıdır. Demokrasi, benzerliklerin huzuru değil; farklılıkların birbirini yok etmeden var kalabilme sanatıdır. Ya da: “Özgürlük, yalnızca kendi sesini duyurabilmek değil; başkasının sesinin varlığıyla yaşamayı kabul etmektir.”

Demokratlık kendine benzemeyenle kurulan ilişkide ortaya çıkar

Kişiler ve siyasal kurumlar iktidarını sonsuzca sürdüremezler. O yüzden iktidara her yerleşenin sürekli güç gösterisi yaptığı bir düzende yaşamak istemeyiz. Demokratik ve sosyal bir toplumda canlılığı, renkliliği, çeşitliliği, farkı yaşamak isteriz. Demokratik-siyasal etik şunu savunur: ⁠Güç ne kadar radikalse gerekçesi o kadar şeffaf olmalıdır. ⁠Karar ne kadar sertse denetime o kadar açık olmalıdır.  ⁠Hesap vermeyen güç, zamanla hukuki olmaktan çok çıplak iktidara dönüşür. Bir iktidarın gerçek karakteri, sahip olduğu güçten değil; kullanabileceği halde kullanmamayı seçtiği şiddetten anlaşılır. Hesap vermeyen radikallik, denetlenmeyen iktidardır.

Katı ve sekter öznelerle demokrat insanlar arasındaki fark, yalnızca ne düşündüklerinde değil; farklılıkla, güçle, eleştiriyle ve hakikatle kurdukları ilişkide ortaya çıkar. Bu fark hem siyasal hem psikolojik hem de etik bir düzeydedir. “Sekter” yaklaşım genellikle kendi doğrusu dışındaki alanı meşru görmeyen, dünyayı keskin saflaşmalar üzerinden okuyan bir tutuma karşılık gelir. Demokratik yaklaşım ise farklılıkların birlikte var olabileceği bir zemini korumaya çalışır:

Felsefi olarak bakıldığında sekterlik, çoğu zaman dogmatik bir hakikat anlayışına yaslanır. Öyle ya, ‘doğru zaten bellidir; bu nedenle tartışma gereksizdir’ yaklaşımı baskındır. ⁠Demokratlık ise sürekli oluşlar içindeki insanlarla, belirsizlikle yaşamayı kabul eder. Çünkü çoğul toplumlarda herkesin aynı düşünmeyeceğini bilir. Tekil beden, yani içimiz bile çokluktur. Kararsız olduğumuz anlarda içimizdeki farklı seslerin konuştuğunu duymaz mıyız?

Bu yüzden demokrat olmak sadece “özgürlük istemek” değildir; aynı zamanda hoşuna gitmeyen düşüncenin de var olma hakkını savunabilmektir. Buradaki en zor nokta şudur: Demokrat kişi, karşıtının konuşma hakkını korurken bile kendi sınırını hukuktan, etik ilkelerden ve ortak yaşamdan kurmaya çalışır. Sekter yaklaşım ise çoğu zaman “amaç” adına bu sınırları aşmayı meşrulaştırabilir. Siyasal hareketlerde de bu fark çok görünür olur: ⁠Demokrat örgütlenmelerde tartışma, iç eleştiri, çoğul ses ve denetim mekanizmaları vardır. ⁠Sekter yapılarda ise çizgiye uyum, lidere sadakat ve homojenlik öne çıkar. Bu nedenle sekterleşme yalnızca ideolojik sertlik değil; zamanla düşünsel kapanma, eleştiri korkusu ve toplumsal gerçeklikten kopma riski de taşır.

Sonuç yerine

Türkiye’nin bu karanlık günlerinde can çekişen demokrasiyi öldürmeye değil yeniden canlandırmaya yönelik güçlü ortaklıklara gereksinmemiz var. Ortak bir demokratik zenginlik üretebilmeliyiz. Hınç ve kin kültürünün yerine demokratik kültürü yaşama geçirmek üzere buluşmalar, karşılaşmalar, ortak çalışmaların arayışı olmalıdır. Bu krizden çıkış için tüm muhalefetin, siyasal partilerin, emek ve meslek örgütlerinin, sivil toplumun sektleşmek yerine demokratik kültür, kamusal akıl, çoğulcu siyaset, eleştirel düşünce ve sivil toplum etiği için yan yana gelebilmesi başarılmalıdır. Böylesi bir başarıya hem hakkımız var, hem de ulaşabilme gücümüz! Hem masada hem de sokakta kapalı aidiyetlere karşı kamusallık, itaate karşı demokratik katılım, sorgusuz sadakate karşı eleştirel akıl, korkuya karşı dayanışma ve tek sesliliğe karşı çoğulculuk hareket noktalarımız olmalıdır. Ancak unutmamalıyız, demokratik tavır sadece düşünce değil eylemdir de.

Demokratik kültür, yalnızca aynı düşündüklerinle konuşmak değil; konuşmak istemediklerinle de ortak bir zemin kurabilmektir. Demokrasi, yakın olduklarımızla değil; en uzak düştüklerimizle bile birlikte karşılaşma, buluşma ve yaşayabilme iradesidir. Gerçek demokratlık, kendine benzeyenlerle değil; itiraz edenlerle kurduğumuz ilişkiyle ortaya çıkar. Demokratik kültür, kapıları sadece dostlara değil, en sert eleştiriye de açık tutabilmektir. Demokrasi, uzlaşmanın kolay olduğu yerde değil; kopuşun eşiğinde diyalogu sürdürebilmektir. Demokratik kültür, yalnızca aynı mahallede duranların birbirini onaylaması değildir. Asıl mesele; öfkeye rağmen konuşabilmek, farklılığa rağmen birlikte yaşayabilmek ve en sert ayrılık anlarında bile diyalog zeminini terk etmemektir. Çünkü demokrasi, düşmansız bir dünya değil; düşmanlaştırmadan yaşayabilme kapasitesidir.

İnsani ve toplumsal güçlerimizle yapabilirliklerimiz sonsuz akış formlarıyla önümüzde duruyor. Böyle giderse hep birlikte bize ne olacağını düşünmeli ve hep birlikte ne yapabileceğimiz sorusunun peşine düşmeliyiz. Çoğulluğumuzu anlamada birbirimizin eğitimcileri olmalıyız. Eğitimciler olarak bildiğimiz şeyin üzerine değil aradığımız şeyin üzerine dersimize çalışmalıyız. Sokaklarda, meydanlarda, evlerde, işyerlerinde demokrasi için, insan hakları için, eşitlik, özgürlük ve adalet için ortak zenginlik üretme zamanıdır diyerek yola koyulmalıyız.


[1] Mücavir; komşu, bitişik, yakın; müteselsil; zincirleme, birbirine bağlı, ortak sorumluluk alan.

[2] Necip Fazıl, bu satırları 1930’ların tek parti CHP’sinin yayın organı olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yazmış, Üstelik bu satırlar 1933’de yine Hakimiyet-i Milliye matbaasında basılan “Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil” kitabında da yer almış.

İlgili İçerikler