Okuldaki şiddet: Nedenler ve önlemler üzerine düşünceler

Okuldaki şiddet: Nedenler ve önlemler üzerine düşünceler

Üniformalı istihdam zaten son yıllarda çok arttı, bu olgu, otoriterleşmenin güçlü işaretlerinden birisi. İlk önlemler olarak on binlerce güvenlik görevlisi atamayı düşünmek yerine rehber öğretmen ve sosyal hizmet uzmanlarının istihdamı neden düşünülmüyor?

Okuldaki şiddet: Nedenler ve önlemler üzerine düşünceler

Fotoğrafa bakıyorum. Yağmurlu bir hava, zeminin ıslaklığına göz yaşları eşlik ediyor. Bir keder havası var! Bir baba ve evladı! Babanın göz yaşını kaçamak silmeye çalışması ve çocuğun yüzünü babanın ıslak yağmurluğunda saklaması. Gözleri yaşartıyor yayılan duygunun yoğunluğu! Fotoğraftaki diğer insanlar başka bir yöne bakıyorlar. Baba ve çocuğu ise, başka bir duygu hali içindeler. Fotoğrafçı, o anı yakalıyor. Doruk Madenciliğin maaşlarını aylardır ödemediği işçi babanın gördüğü ekonomik ve psikolojik şiddete, babasına sarılarak karşı koymaya çalışan küçücük bir kız çocuğu! Bu çocuk sistemik şiddetin çok yakın bir tanığı! Hak ettiği maaşını alamayan işçilerin açlık grevinin ilk haftasında ekonomik bir şiddet yaşanan! Bu şiddet politiktir! 

Bu yıl 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları, failleri çok katmanlı olan okulda şiddetin gölgesinde yapılıyor. Okul bahçesinde oynaması gereken çocukların cansız bedenleri defnedildi. Okulda şiddetin etkileri sürerken yeni şiddet biçimleri kamuoyuna yansıyor adeta. Maraş’taki okul saldırısında öldürülen bir çocuğun babası KHK ile ihraç edilmiş. En temel hukuk ilkelerini dahi uygulamaktan kaçınan siyasal iktidar, öldürülen çocuğu “göz ardı ederek”, sonrasında adını küçük harflerle yazarak, devlet protokolünün gereğini yerine getirmeyerek bir kez daha cezalandırıyor. Oysa sosyal ve demokratik bir hukuk devleti geleneği, suçun şahsiliği ilkesini temel alarak yaşamını kaybeden çocuğu, bu nedenle cezalandırmaz. Bu uygulamayı, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in 23 Nisan’da koltuğunu çocuğa teslim edememesinde, çocuğun eline tutuşturulan metni okuturken yakından denetiminde de görüyoruz. Cumhuriyetin ikinci yüzyılının tamamlanan birinci çeyreğinde ne yazık ki yaşadığımız şeyler bunlar.

Belleğimizi yokladığımızda çocuğa şiddetin politik olduğunu görüyoruz. Yıllar önce Pozantı Cezaevinde (2012) ihmal ve istismara uğrayan bir çocuk için toplanmış, 23 Nisan kutlamaları yapılırken yeraltından bir not olarak bu olayı anlatmış, cezaevindeki kötü muameleye maruz kalan çocuklar gerçeğinin altını çizmiştik. Cezaevlerindeki çocuklar çok çabuk unutuluyor. Daha sonrasında da ihmal ve istismar edilen pek çok çocuğun davalarına tanıklık ettik. Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Şanlıurfa’da 67 çocuk zırhlı araçların çarpması sonucu yaşamını yitirdi. Önlenebilir etkenler nedeniyle çocuklar yaşamlarını yitiriyorlar. Okulda veya sokakta çocuklar, okul dışı etkenlerle de suça sürüklenebiliyorlar. Bu konu kamuoyunda yaygın biçimde tartışılsa da yeterli önlem alındığı söylenemez. Yani şiddet sadece okulun içinde değil, evde, sokakta, maden işçilerinin bugün yaşadığı gibi işyerinin içinde ve sokakta, hatta siyasal alanda her yerde dolaşıyor, yaşamı kuşatıyor. Önceleri çocuklar şiddete maruz kalıyordu, şimdilerde ise çocukların şiddeti ile karşı karşıyayız.

Okul saldırılarına bir bakış!

Önceki yıllarda çocuklara yapılan şiddeti önlemeye çalışırdık, son yıllarda ise suça sürüklenen çocukların şiddetini nasıl önleriz diye düşünüyoruz. Kısa bir taramadan sonra bile okul saldırılarının nicel olarak artışını, farklılaşan şiddet faillerini, faillerin ve mağdurların yaşının düştüğünü, şiddete başvurma nedenlerinin birbirine yakınlığını gözlüyoruz. Okulda şiddetin failleri çoğunlukla öğrenciler iken bazen bir güvenlik görevlisi, bazen bir öğretmen, bazen bir veli de olabiliyor. Bu belirleme okulda şiddetin bütünsel bir yaklaşımla, ülkemizde ve eğitimde insanların neler yaşadığını duymayı, anlamayı ve eş duyum sağlamayı gerektiriyor.

Anımsarsanız 2020’de Ankara’da okul güvenlik görevlisi intihar etmeden önce okul müdürünü vurarak öldürdü. Veli şiddetinin de artığını görüyoruz. Öğretmenlerle birlikte çözülebilecek sorunların derhal CİMER’e şikayetle sonuçlanmasındaki psikolojik şiddeti belirtmiyoruz bile. 2021’de bir veli oğluyla kavga ettikleri gerekçesiyle okul otobüsünde iki öğrenciyi öldürmüştü. Bursa’da (2023) bir veli kızının okul personeli tarafından istismar edildiği iddiasıyla müdür yardımcısını yaraladı (2023). [1]

Öğrenci saldırılarına gelince, okul müdürü okuldan atılan 17 yaşındaki bir öğrenci tarafından vuruldu, yaşamını kaybetti. Şiddetin yaşının düştüğünü görüyoruz. Mersin’de (2022) 12 yaşındaki bir öğrenci, okulda bir sınıf arkadaşı tarafından hortumla dövüldükten sonra bıçaklanarak öldürüldü. Mersin’de (2025) okul müdürünün kendisini azarlanması nedeniyle 12 yaşındaki bir öğrenci tüfekle okula geri döndü ve müdürü yaraladı.[2]

15 Nisan 2024’te İzmir’de öğrenciler arasında çıkan bir tartışmanın ardından okul bahçesinde çıkan bıçaklı kavgada, aralarında öğrenci olmayan 2 kişinin de bulunduğu 5 kişi yaralandı.  İstanbul’da (2026) Fatma Nur Çelik 17 yaşındaki bir öğrencisi tarafından bıçaklandı ve yaşamını kaybetti. Çocuk ardından başka bir öğretmeni ve bir öğrenciyi bıçaklayarak yaraladı.

Son okul saldırılarda ölen ve yaralananların sayısı şaşkınlığa uğratan düzeyde oldu. Rastgele ateş etme, hedefte belli bir kişinin olmadığını gösteriyor, hedefte okul var. Şanlıurfa’da (2026) pompalı tüfekle silahlanmış 19 yaşındaki eski bir öğrenci, meslek lisesine gelerek rastgele ateş açtı. Fail öldürüldü, 16 kişi yaralandı. Bir gün sonra babasının silahlarıyla donanmış 14 yaşındaki bir öğrenci, Kahramanmaraş’ta ortaokuldaki iki sınıfa rastgele ateş açarak dokuz öğrenci ve bir öğretmeni öldürdükten sonra fail, N.B tarafından savrulan kesici-delici aletin atar damara gelmesi sonucu kan kaybından hayatını kaybetti. Olaylar gösteriyor ki, çocuklar artarak suça sürükleniyorlar. Suça sürüklenirken kurumların, yakınındaki kişilerin görmediği, görse de anlamadığı işaretleri de veriyorlar.

Okul saldırıları bazen “okuldan uzaklaştırılma”, bazen “sigara içtiği için azarlanma”, bazen sadece “bir şekilde azarlanmış olma”, bazen “okuldan atılma” olarak ifade ediliyor geçen haberlerde… Bu olaylar, muhtemelen öfke, kin, aşağılanma ve haksızlığa uğrama duygularını çok hızlı tetikliyor. Eleştiriden rahatsız olma ve orantısız ceza kesme kamu yönetiminin en üst konumlarından okulun içine kadar cezacı kültür olarak yaşamımızı kuşatıyor. Onarıcı adaletin peşinde olmayan cezacı bir kültürün içinde yetişiyor çocuklar. Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Disiplin Yönetmeliğinde onarıcı adalete ilişkin önlemler neredeyse hiç ele alınmıyor. Böylece okulun içinde sinsice dolaşarak çocukları, öğretmenleri, velileri etki altına alan kin ve hınç kültürü yerleşiyor.

Bu kültür, yaşanılan olaylara ilişkin sakin, çok yönlü değerlendirmeden uzak, aklını kullanma ve olaya yaklaşım konusunda seçeneklerin bir hayli çok olduğunu keşfetme çabası ve iddia edilen suçlama ile orantılı bir ceza arayışından çok uzak! Bunu sadece suça sürüklenen çocuklarda görmüyoruz, gündelik yaşamın içinde de şiddet, taciz ve mobbing artıyor. Kadın cinayetlerini anımsayalım. Bazen günde iki ya da daha çok kadının, failin ürettiği çeşitli gerekçelerle öldürüldüğünü görmüyor muyuz? Bu nedenle kişisel olan politiktir diyoruz.

Okulda şiddete ilişkin iki temel konu!

Son şiddet olayları, şiddetin çok katmanlı bir olgu olduğunun altını bir kez daha çiziyor.  Özellikle iki soruyu ve olası cevapları gündeme getiriyor:

Okul içinde ifade olanakları genişletilmeli!

İlk olarak yaygınlaşan şiddet ve akran zorbalığının nedenleri açık seçik ortaya konulmak zorunda. Çocuklar sorunlarının çözümü için, şiddet içermeyen yolları keşfetme ve hayata geçirme konusunda yeterince gelişmiş ve güçlenmiş değiller. Demokratik, eşitlikçi, katılımcı ve dayanışmacı okul iklimi oluşturulmuyor. Tersine okullar otoriter, ayrımcı, hiyerarşik, ifade olanakları kıt ve rekabetçi! Üniversiteler dahil demokrasiyi pek de yaşayamamış ülkemizde aileler de pek yetkin sayılmaz, ama okullar bunu kısmen başarabilirdi, hala başarabilir, ancak eğitim sisteminde köklü bir değişime gereksinme var. Neden mi? Okullarda otoriter bir iklim, sınav odaklı rekabetçi bir eğitim süreci, öğrencilerin katılımının çok sınırlı olduğu kalabalık sınıflar, ikili öğretim, devamsızlıklar, okul terkleri, para toplamaya dayalı okul-aile iş birliği, kindar ve dindar bir nesil için okulun her alanına yayılmış politik basınç ve diğer sorunlar var.

Bireysel silahlanma konusunda önlemler alınmalı!

İkincisi ise çocukların silaha ulaşması nasıl ve neden bu kadar kolay hale geldi? Toplumda korku ve güvensizlik ve silah şirketlerinin kâr güdüsü bireysel silahlanmayı artırıyor. Tüm bu konular politik değil mi? Duyguların bir politikası var, insanlar korkuyla dolduğunda güçlerini artırmanın doğru ya da yanlış yollarını, kanallarını arıyorlar. Şiddeti içeren kanallardan biri silahlanma! Gülistan Doku’yu yaşamdan koparanlar, kamu gücünü kötüye kullanmaya, silahlara, bir gencin asla alamayacağı pahalı arabalara sahip olarak insanlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunabileceğini düşünüyorlar. Erkek egemen militarist bir benliğin sergilendiği ve oğlan çocuklarını etkilediği bir dönemde yaşıyoruz. Ancak neredeyse unutturulmaya çalışılan başka kanallar var; şiddete yer açmayan diyaloğa dayalı demokratik kanallar. Demokratik kanallar, kendini ifade alanları, çok daraldı, daralan yaşam çoklu krizlere yol açıyor, bu kanalların açılması gerekiyor.

İfade edememe problemi şiddeti tetikliyor!

Toplumu oluşturan farklı kesimlerin karşılaşabildiği, konuşabildiği, çözüm önerilerini birlikte arayabildiği, diyaloğa dayalı demokrasilerde toplumsal sorunlar şiddete başvurmadan çözülebiliyor. Türkiye’de demokrasinin yaşanmasında, içselleştirilmesinde hep sorunlar vardı. Ancak yüz yılı aşan süre içinde anlamlı bir ilerleme kaydedilmeliydi, olmadı. Aksine demokrasi ölüyor. Demokrasilerin nasıl öldüğünü anladığımızda şiddetin ortaya nasıl çıktığını da anlayabiliriz. Demokrasinin genel olarak gerilemesi, evdeki, işyerindeki, sokaktaki, kentteki yaşamı da geriletiyor. İnsan hakları yok sayılıyor. Suç isnadı ve ceza arasındaki orantı kayboluyor. 12 yaşında bir çocuk kendisini azarlayan okul müdürünün canını almayı nasıl düşünebiliyor ve uygulayabiliyor? Rakel Dink’in ifadesiyle “çocuktan katil yaratan karanlık” nasıl ortaya çıkıyor? Bu sadece çocuğun dünyasındaki alacakaranlık değil, onu saran ve kuşatan siyasal ve ekonomik karanlıkla ilişkili.

Levitsky ve Ziblatt’dan bir alıntı yapalım. Demokrasiler sadece askeri darbelerle çökmüyor. Demokrasiler, sadece generallerin değil, demokrasinin olanaklarıyla başa gelmiş olan, seçilmiş liderlerin, atanmış kamu yöneticilerinin otoriter uygulamalarıyla da ölebiliyor.[3] Emekçilerin, yoksulların, işsizlerin, kadınların, gençlerin, emeklilerin oylarıyla seçilenler, yönetenler, iktidarda kalmak pahasına demokrasiyi öldürebiliyorlar.

Demokrasi ve ölüm sözcüklerinin yan yana gelmesi ne kadar da tuhaf! Demokrasi canlılığını yitirirken, insanlar, çocuklar görülmemenin, duyulmamanın, temas edilmemenin, konuşamamanın şiddetini yaşıyorlar. Bu şiddet bazen kendisine yöneliyor, bazen en yakınlarına bazen de rastgele diğer insanlara! Bu şiddet farklı derecelerde her alana, okula, hastaneye, eve ve sokağa yansıyor. Maraş okul saldırısını yapan çocuğun babası, bir kamu görevlisi, bir güvenlik görevlisi, bir yurttaş olarak “7 adet taşıma ruhsatlı silahım ve iki av tüfeğim var” diyor. Bu silahlanma neden? Bu öylesine bir merak olmasa gerektir! Bu silahlarla kendini daha mı güçlü hissediyor? Yaşamını tehdit altında mı görüyor? Neyin korkusunu ve kaygısını yaşıyor da bu kadar silahlanıyor? Verili yasalara göre, 14 yaşında bir çocuk örneğinde, çocukların yaşadığı bir evde bu kadar silah bulundurmak bir sorun teşkil etmiyor mu? Ekonomik güçlüklerin de eşlik ettiği korku, güvensizlik, belirsizlik ve keder Türkiye’de yaşamın genel karakteristiği haline geldi adeta.

Otoriter yapılanmadan akran zorbalığına!

Demokrasiye ilişkin bu tartışmaların esintileriyle okullara bir göz atalım. Okullar dayanışmacı, katılımcı ve demokratik olmaktan oldukça uzaktalar. Okulu yöneten yetişkinlerin karar verici olduğu, sınav odaklı sistemde rekabetin egemen olduğu, okul bileşenleri arasında sağlıklı ve güçlü bir diyalogun bulunmadığını belirtmek gerekir. Toplum gibi, siyasal kurumlar gibi okulda da kutuplaşmanın belirgin işaretleri var; nitelik ve yeterliğe dayalı olmayan atamalardan, işten atma, açığa alma ve sürgün politikalarından, öğretmenler arası ayrımlardan, kamu sendikalarının bölünmüşlüğünden, velilerin sorunları konuşarak çözmek yerine CİMER’e başvurmalarından okuldaki gerilim hatlarını fark edebiliyoruz.

Öğrenciler bu iklimi akran zorbalığı olarak yaşıyorlar. UNICEF akran zorbalığına veya siber zorbalığa ilişkin uyarılarda bulunuyor.[4] Akran zorbalığı genellikle şu üç özellik üzerinden tanımlanıyor: niyet, tekrar ve güç. Aşağıdaki paragrafı okurken iktidar eliyle otoriterleşen siyasal ve ekonomik iklimi de düşünerek okullarla şiddete ilişkin değerlendirme yapmanızı öneririm.

Zorbalık yapan kişinin amacı, fiziksel şiddete ya da incitici söz veya davranışlara başvurarak karşısındaki kişiye acı çektirmektir. Zorbalar, bu tür davranışları sürekli tekrarlar. Erkek çocukları daha çok fiziksel zorbalığa maruz kalırken, kız çocuklarının psikolojik zorbalığa maruz kalma olasılığı daha yüksektir. Akran zorbalığı, tek bir olaydan ziyade bir davranış örüntüsüdür. Zorbalık yapanların genellikle yüksek bir sosyal statü ya da güce sahip olan; daha iri, daha güçlü veya popüler olarak algılanan çocuklar oldukları görülmektedir. En savunmasız durumdaki çocukların akran zorbalığına maruz kalma riski daha yüksektir. Bunlar genellikle ötekileştirilen topluluklara mensup çocuklar, aileleri yoksul olan çocuklar, farklı cinsiyet kimliklerine sahip olan çocuklar, engeli olan çocuklar ya da göçmen ve mülteci çocuklardır. Akran zorbalığı hem yüz yüze hem de çevrimiçi ortamlarda gerçekleşebilir. Siber zorbalık genellikle sosyal medya, SMS veya anlık mesajlaşma uygulamaları, e-posta veya çocukların etkileşimde bulunduğu çevrimiçi platformlar üzerinden gerçekleşir. Ebeveynler çocuklarının bu platformlarda ne yaptığını her zaman takip edemeyebilir. Bu nedenle, çocuğun zorbalığa maruz kaldığını anlamak zor olabilir.

Bu ifadelerden çocukların akran zorbalığına nasıl uğradığını, zorbalığın farklı derecelerinin kimleri hedef aldığını öğreniyoruz. Ancak çocuklar gibi yetişkinler de çocukların ebeveynleri de hemen her yerde ve ortamda zorbalarla karşı karşıya kalabiliyorlar. Yukarıdaki fotoğraf bu olguyu bize açık biçimde anlatıyor. Ancak şiddetin önlenebilir olduğunu, ona karşı direnilebileceğini de biliyoruz. İktidarın, zorbalığın olduğu her yerde direnişin de olduğunu hayat bize öğretti.

Güvenlik önlemleri yerine, okul kültürünü demokratikleştirmek!

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, olayların ardından yeni eylem planına geçildiğini belirtti: “risk ve tehdit analizlerinin yenilenmesi, fiziki güvenlik önlemlerinin artırılması, erken uyarı sistemi, takip görevi, rehberlik-güvenlik koordinasyonu, bakanlıklar arası eşgüdüm ve acil durum farkındalık eğitimi.” Okul saldırısı, ‘münferit’ olarak algılanan olayı anlatan mikro bir kavramsallaştırma, şiddetin çoklu katmanlarını görmezden gelebiliyor. Okulun içinde ve dışında sinsice dolaşan şiddet, adeta düzey atlıyor. Yedi basamaklı eylem planının da genel olarak güvenlik önlemlerini içerdiğini belirtmek gerekiyor. Böyle olunca, bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, hiç aramamak anlamına da gelebilir. Üniformalı istihdam zaten son yıllarda çok arttı, bu olgu, otoriterleşmenin güçlü işaretlerinden birisi. İlk önlemler olarak on binlerce güvenlik görevlisi atamayı düşünmek yerine rehber öğretmen ve sosyal hizmet uzmanlarının istihdamı neden düşünülmüyor? İşte bu konuda düşünmek gerekiyor. Bu politik bir tercih!

"Victims & Offenders" adlı kriminoloji alanındaki hakemli dergide 2017'de yayınlanan makalede Dr. Jonson, silahlı görevlilerin okullarda öğrencileri güvende hissettirmek yerine daha fazla korku yaşamalarına yol açabileceğini gösteren araştırma sonuçlarını açıkladı.  Makalede ayrıca, metal dedektörleri kurulan okullarda "korku ve düzensizlik algısının artması gibi beklenmedik sonuçların ortaya çıkabileceği" belirtiliyor. Profesör Jonson, "Metal dedektörleri, silahlı okul görevlileri ve erişim kısıtlayıcı önlemler okulları sıcak ve destekleyici bir ortamdan çıkararak; sert disiplin ve yoğun güvenlik odaklı, hapishaneyi andıran bir ortama dönüştürebilir" diyor. [5] Ülkemizde yapılan araştırmalarda da okulları, “hapishane” metaforu ile açıklayan ve benzerlikleri vurgulayan nitel araştırma sonuçları bulunuyor. Çözülebilecekken bir türlü çözülemeyen sorunların cezalandırarak hatta yok ederek korkutarak ortadan kaldırılabileceği düşüncesi, aklını kullanamama ve sorunların nedenleri konusunda etraflıca düşünememe, ötekini umursamama ve eyleyememeden kaynaklanır. Bu yönelime çoğunlukla keder duygusu eşlik eder.

Okullar sevincin ve öğrenme heyecanının mekanı olmalıdır. Bu nedenle şiddetin panzehiri, demokratik, dayanışmacı, destekleyici ve katılımcı bir okul iklimidir. Okul kültüründe ifade alanlarını genişletmek, iletişim ve erken müdahaleyi geliştirmek, okula devamsızlık ve okul terklerini sosyal hizmet ilkelerine uygun biçimde  izlemek ve çocukları desteklemek, okul aile ilişkilerini çocuğun yararı ve dayanışmacı niteliğiyle güçlendirmek, adil ve tutarlı okul kurallarını çocuklarla birlikte geliştirmek, okulun içinde spor, sanat ve bilim faaliyetlerini genişletmek, çocukların teknoloji ile dijital dünya ile ilişkilerini, çocukların doğa ile ilişkilerini saygı temelinde dönüştürmek ve kural ihlallerinde onarıcı adaletin okul içi yollarını açmak gerekiyor.

Öğretmenler ve okul yöneticileri, kısa vadede bu önlemleri hayata geçirecek adımları doğrudan atabilirler, bu güce sahipler. Okulda demokratik, katılımcı ve dayanışmacı eylem olanakları için daha da kapsamlı adımları, eğitim sendikaları ve veli örgütleri başlatabilir. Okullar, ayrım yapmadan çocukları geliştiren, güçlendiren ve özgürleştiren mekanlar olmalıdır. Öğretmenler, dayanışmacı, katılımcı ve demokratik bir okul iklimi için nelerin yapılabileceğini bulabileceklerdir; buna hakları vardır, güçleri de…

Ancak öğretmenlerin iyiyi, doğruyu güzeli anlatabildikleri ve yaşatabildikleri eğitim ortamları için demokrasi ve insan hakları kültürünün yerleşmesi gereklidir. Ülkemizde otoriter karanlık bir iklimi inşa edenlerden demokrasiyi canlandırmasını, ifade, eşitlik ve özgürlük alanlarını, insan haklarını yaşama geçirmesini, genişletmesini bekleyemeyiz. İnsanları, çocukları, geliştirme, güçlendirme ve özgürleştirme vaadini yaşama geçirecek bir değişime gereksinme vardır. Bu değişim, tüm gelişmelere karşın demokratik niteliğini koruyan siyasal kurumların, emek ve meslek örgütlerinin, iktidardan bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ve tüm çeşitliliği ile toplumun ve tek tek yurttaşların birlikteliğinden doğacaktır. Bildiğimiz şey, kötülüğün sıradanlığının içine doğru çekildiğimizdir. Aradığımız şey, ise yapabilirliklerimizi çoğaltabildiğimiz insan onuruna yaraşır, barışçıl, dayanışmacı, özgür ve onurlu bir yaşamdır. Okulda şiddetin önü, ancak böyle bir yaşama uğraşısı içinde kesilir.


[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye%27deki_okul_saldırıları_listesi

[2] Aynı.

[3] Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt (2020) Demokrasiler Nasıl Ölür? Üçüncü Baskı, İstanbul: Salon Yayınları

[4] https://www.unicef.org/turkiye/hikayeler/akran-zorbalığı-nedir-ve-nasıl-engellenir

[5] https://www.dw.com/tr/okul-saldırılarına-karşı-abd-ve-avrupa-ne-yapıyor/a-76829586

İlgili İçerikler