
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından, toplumun -içinde benim de yer aldığım- yarısı derin bir hayal kırıklığı ve boşluk içinde kaldı.
Bundan böyle ne yapılabilirdi ki?
29 Mayıs sabahı hiç tanımadığım, sadece bakışlarımızdan birbirimizi anladığımızı düşündüğüm bir dolu insanla yolda durup dertleştiğimizi hatırlıyorum.
Sanırım tam o gün karar verdim yenilgiyi kabul etmemeye, o boşlukta uzun zaman kalmamaya, yürümeyi eskisinden de daha güçlü olarak sürdürmeye…
Türkiye’nin sosyal politikalara en fazla ihtiyacı olduğu bir dönemde muhalefet, toplumun "çoğunluğunu" ikna edememişti. Buna karşılık siyasetin yapılış tarzı her zamankinden çok daha fazla sorgulanır hale gelmişti.
Siyaset sokağa inmemiş, evlerin içine girmemiş, dolayısıyla geniş kitlelerde güvenli bir seçenek oluşturamamıştı. Demokrasiyi sadece beş yılda bir sandığa giderek oy vermek olarak tanımlayan, alınan tüm kararları “siyasetçiler”e ihale eden anlayış bir kez daha galip gelmiş, alınan yenilgi de bizim gibi insanlarda büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı.
Her şerden bir hayır çıkar mı bilinmez ama bu zor durumdan çok güçlü bir değişim talebi çıktı; siyasetin değişmesi, yeni bir dilin oluşması.
Günümüzün seçimlere indirgenmiş demokrasi anlayışı siyaseti "gerçek ötesi" bir kurguya, siyasileri ise söz söyleme sanatçısına dönüştürüyor.
Karşılıklı yenme-yenilme arenası, topluma kutuplaşma ve nefret söylemi olarak dönüyor.
Bu kısır döngüyü tamamen dışarıda bırakıp; yeni bir siyaset, yeni bir dil arayışı için en temel ilkelere dönülemez mi?
Siyaseti neden yaptığımızı kendimize sorarak; daha iyi, mutlu ve refahın adil bölüşüldüğü bir toplum hayalimizin arayışını kamusal alanın en küçük biriminden başlatabilir miyiz? Büyümenin yerine kalkınmanın, satın alma gücü yerine refahın, asgari ücret artışı yerine ülkenin rekabet gücünün, ihracat rakamları yerine teknolojik gelişmişliğin konuşulduğu bir gündem oluşturabilir miyiz?
Yerelden siyaset bunu gerçekleştirmemiz için geniş bir kapı açıyor.
31 Mart yerel yönetimleri yeniden belirleyeceğimiz bir seçim olacak.
Yerel seçimler seçmenin geleneksel partili davranış kalıplarının biraz daha dışına çıkabildiği, yönetici adaylarını günlük yaşama somut katkıları üzerinden de değerlendirdiği bir tercihi ifade ediyor.
Gerçekten de 5393 sayılı Belediye Kanunu incelendiğinde imar, su, trafik, sağlık, çevre, acil yardım, itfaiye gibi güvenlik, barınma ve sağlığı da içeren geniş bir görev ve yükümlülüğün mahalli idarelerin üzerinde olduğunu görüyoruz.
Merkezi hükümetten tamamen bağımsız bambaşka bir alternatifin geliştirilmesinin güçlüklerini anlamakla beraber, sokağın sesini duymak, siyasette zihin değişikliği yapabilmek, yenilenerek yürüyebilmek için mahallelerden başlayarak eşitler arası dertleşmeler, sohbetler yapıp, çözüm önerilerimizi bu şekilde oluşturabilir miyiz?
Böylelikle tanış olup, farklılıklarımızı koruyarak “biz”den söz etmenin yolunu açabilir miyiz? Siyasetin yeni dilini birlikte inşa edebilir miyiz?
Bu konuda herkes gibi benim de sorumluluk almam gerektiği düşüncesiyle belediye meclis üyeliğine aday olmayı seçtim. Belediye meclisleri mahalli idarelerin en önemli karar ve denetim organı. Ve meclis üyeleri doğrudan halk tarafından seçiliyor.
Söz konusu konumun siyasetin sokak-mahalle ile buluşması açısından fırsatlar taşıdığını düşünüyorum.
Son olarak, ve belki de en önemlisi, bir kadın olarak da söyleyeceklerim var.
2019 yerel seçimlerinde 1389 belediye başkanından sadece 42’si kadındı. bin 272 il genel meclisi üyesinin 48’i, 50 bin 157 muhtarın bin 71’i kadın. Öte yandan 2022 yılı nüfus verilerine göre Türkiye nüfusunun yüzde 49,9’unu biz kadınlar oluşturuyoruz. Kısaca ülke halkının yarısı siyasette çok küçük bir temsil bulabiliyor.
Toplumun farklı kesimlerinin sorunlarımızın çözümü için bir araya geldiği büyük bir ortaklaşma ile mutlu yarınımızı inşa ederken, kadın-erkek eşit temsiliyle "biz" olarak yürümek hepimizi güçlü kılacaktır.
Hepimizin onuruyla yer alacağı bu yürüyüşün, önündeki engelleri hızla aşabileceğine ve bu yolun açık olduğuna inanıyorum.


