Memlekette aydın olmanın ‘önce yasaklan, sonra tutuklan’ şeklindeki standart prosedürlerini eksiksiz yerine getiren Deniz Göktaş’ın, Prag Büyükelçiliği ataması beklenirken, bu çile niye?
Deniz’in ‘Ölü Deniz’ gösterisi önce Youtube’da milyonlara ulaştı, sonra bazı kesitleri ‘milli güvenlik ve kamu düzeni’gerekçesiyle X’te engellendi, ardından yurt dışı dönüşü gözaltına alınıp tutuklandı.
Memlekette bir aydının doğuşu ve yükseliş hikâyesi aşağı yukarı böyledir zaten… Önce derdini hangi yolla anlatabiliyorsan onunla ortaya koyarsın; kitap, şiir, yazı, sahne, sinema, artık her neyse…Sonra ya erişim engeli getirilir ya da yasaklanır. Daha sonra gözaltına alınırsın. En sonunda da tutuklanmak suretiyle devlet eliyle kariyer basamağını tamamlamış olursun.
Deniz şimdilik ‘hapisteki aydın’ basamağına terfi ettirilmiş görünüyor. Her evde günde en az bir kere bahsediliyor kendisinden. Tabii poster aşamasına geçilmemesi için memleketçe temkinli bir iyimserlik içindeyiz.
Dikkat! Burada yapılan şaka idamın kaldırıldığının bilinciyle kurulmuş ofansif bir mizahtır! Bu notu düşerken, bi taraftan da Deniz’in savunmasında her esprisini tek tek açıklamak zorunda kalışı geldi gözümün önüne.
Ah Deniz! Mııy mıy mıy mıy…
Deniz’e yöneltilen suçlamalardan biri ‘halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama’. Böyle olunca da ‘E zaman bu çocuk niye Prag’a büyükelçi olarak atanmadı?’ diye sorası geliyor insanın içinden.
Deniz’i eskiden beri takip ederim. ‘Deniz Göktaş ile Hava Durumu’ videolarının devamı gelir mi diye çok beklemiştim zamanında. Çıtası hep çok yüksekteydi.
Zaten(!)
Ama bence onun asıl özelliği, mizahını da zekasını da üstün kılan şey; ‘inandırıcılığı’. Yani anlattığı şeylerle yaşama biçimi arasında hiçbir mesafenin olmaması. Bu tutarlılık, bu duruş, bu bedelli özgürlük hali o kadar nadir bulunan bir şey ki… Üstelik hayattaki bu duruşu yeni değil.
Ölü Deniz’i Youtube’da, herkesin erişebileceği şekilde, ‘reklamsız’ yayımlaması küçük bir ayrıntı değil. Yani sadece gösteriyi değil, gösterinin izleyiciye ulaşma biçimini de düşünmüş biri var karşımızda. Of be Deniz!
Ha, bu arada özgür olmayı, tutum sahibi ve ilkeli olmayı romantikleştirmek gibi bir niyetim yok. Bir üstün insan portresi çizmek de değil niyetim. Ama kendine açılan konforlu kapılardan geçmemeyi seçmek, bazı masalardan kalkabilme becerisi, bazı teklifleri reddedebilme kası, bazı kalabalıklara girmeyince eksilmeyeceğine inanma hâli, herkesin ‘orada olursan çok iyi olur’ dediği yerde olmamayı tercih etmesi… de öyle azımsanacak bir şey değil.
Cüneyt Özdemir ve yan kadrajındaki Kenan’la kahkaha ekosistemine dahil olmak da bir kariyer seçeneği olabilirdi tabii.
Kimseyi kırmadan, kimseyi ürkütmeden, mümkünse herkesin hem sevdiği hem de fazla ciddiye almadığı bir yerden konuşmak, ki Deniz, Celal Şengör üzerinden bu türün adını çok güzel tarif etti, tekrar ettirmeyin bana!, bugün epey yaygın bir hayatta kalma biçimidir.
Temkinli, tertemiz, risksiz muhaliflik!
Deniz Göktaş başına gelebilecekleri biliyordu. Ödeyeceği bedelin gayet bilincinde olarak devam ediyordu gösterilerine. Niyetim bunu kutsal bir çilekeşlik hikâyesine çevirmek değil elbette. Aksine bir komedyenin başına gelebilecekleri şakaya çevirmesi, o işin başına gelmesini de normalleştirmemeli(yiz)!
Deniz, gerçekten otosansürsüz ve tamamen özgürdü!
Bence onun bize hatırlattığı en önemli şey, özgür olma isteğinin konforlu bir yol olmadığı. Ve insan bir kere o yola giren birini görünce de, kendi ‘tertemiz ve risksiz’ muhalifliğinden utanıp, götünün konforunda eskisi kadar rahat rahat oturamıyor zaten.


