Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken Tarık Çelenk’in kitabı üzerine yazmak istediğimden bahsettim. Bunun üzerine biraz bıkkın, Türkiye’de mahalle ayrımının, kimlik siyasetinin yapay bir iktidar kurgusu olarak yaratıldığını, ülkedeki tek hakikatin sınıf sorunu olduğunu söyledi. Gelir adaletsizliğinin, yoksulluğun bu coğrafyanın en derin sorunlarından biri olduğuna katılmamak mümkün değil elbette. Dünyada birçok mesele –kimlikler, inançlar, aidiyetler, korkular– sonradan imal edilmiş, siyaset ve toplum mühendisliğiyle kurgulanmış olabilir, ama bu durum ne var olan bu sorunların gerçekliğini ne sokaktaki karşılığını ne de yarattığı toplumsal felci ortadan kaldırır! Zaten bu coğrafyanın makus talihi, yarayı iyileştirmek yerine görmezden gelerek üzerini örtmeyi seçmekten, kabul ederek adını koyup yüzleşmek yerine köşe bucak kaçarak ‘kurgu’ olarak tanımladığımız sorunları etten kemikten birer canavara dönüştürmekten ibaret değil mi?
Bana göre, tüm bu sorunları ‘yapaylık’ örtüsüyle kapatmak; sorumluluktan kaçmanın o tanıdık kolaycılığına sığınmaktan, bu coğrafyaya yalnızca kendi konforlu çeperinden bakan üstenci bir kaçıştan ibarettir. Güvenli pencerelerden görünmeyen o mahalle, o dışlanmışlık, o ayrım, o kültürel duvar sen görmediğin ve hatta bakmadığın için ortadan kaybolmuyor. Yani yok saymakla yok olunmuyor! Ama ne de olsa görmezden gelebilmek, bu topraklarda ezelden beri maruz kalmayanın o imtiyazlı lüksüdür.
Tarık Çelenk, Açık ve Gizli Köylülük – Toplu Savrulma kitabıyla ne yeni mahalleler icat ediyor ne de yarılmayı derinleştirmeye çalışıyor. Tam tersine, sorumluluk alarak, kendi mahallesinde taşlanacağını ve o mahallenin bütün avantajlarından (!) mahrum edileceğini bilerek, zaten var olan mahallelerin neden birbirine değemediğini, hangi tarihsel ve zihinsel kilitlerle birbirlerine kapandığını ifşa etme çabasında. Onun kitapta anlattıkları bir meşrulaştırma değil, tam olarak bir teşhirdir.

Bir zihniyet otopsisi: İdeolojik kabukların altındaki ‘gizli’ köy
Çelenk kitabında, Türkiye’nin iki asırdır tökezleyen modernleşme serüveninde neden hep aynı eşikte oyalanıp durduğunu, ‘açık ve gizli köylülük’ ya da ‘dönüşemeyen köylülük’ kavramları üzerinden sorguluyor. Köylülüğü ise coğrafi bir yerleşim meselesi olarak değil; tarladan, sabandan bağımsız olarak, sosyolojik bir teşhisle ‘dönüşemeyen bir zihniyet sürekliliği’ olarak tanımlıyor.
Sağ-İslamcı ve Seküler-Kemalist mahallelerin birbirine zıt görünen ideolojik kabuklarını soyduğunda, altından aynı biçimde kapalı düşünsel reflekslerde buluşan yapısını ortaya koyuyor: Aynı kodlarla örülü, kentli görünümlü köylü ahlakı; biri açık diğeri gizli! Yani eleştiriye kapalılığı, kabileci aidiyeti, liyakati değil sadakati kutsayan o pragmatik kurnazlığı bir otopsiyle ortaya koyuyor.
Türkiye’nin; görgüden dindarlığa, kimlikten kültüre, tarikatlardan modern elitlere, estetikten siyasete uzanan o geniş spektrumdaki toplu savrulmasını; yozlaşmasını, çürümesini, tıkanmışlığını bir aşağılama aracı olarak değil, kaçınılmaz bir ‘yüzleşme çağrısı’ olarak ele alıyor.
Rövanşist döngü, kimlik kapanı ve ahlaki irtifa kaybı
Bugün Türkiye’nin içinde debelendiği bu çıkmaz, Tarık Çelenk’in isabetle işaret ettiği gibi sadece bir dönemin krizi değil, hakikatin ‘kimlik filtresine’ takılarak yerle yeksan olduğu derin bir ‘zihniyet tıkanması’dır. Türkiye, sopanın el değiştirdiği ama sistemin neredeyse hiç değişmediği dönemlerden geçerek buraya geldi. Dünün faili bugünün makbulü, dünün mağduru bugünün mağruru oluyor ama o kadim ‘sopa’ hep kalıyor; sadece tutan el ve dövülen sırt değişiyor. Rövanşist bir iştahla beslenen kutuplaşmayla her devir kendi ‘suçlusunu, hatta teröristini’ yaratırken; toplum adalet ve vicdan terazisinde değil, ‘kimlik kapanında’ yargılıyor ve yargılanıyor.
‘Bizden olanın’ her koşulda aklanıp ‘bizden olmayanın’ kolayca harcanması, açık ve gizli köylü zihniyetinin kapalı yapısını yeniden üretiyor. Bizden olanın yolsuzluğunu beceri, liyakatsizliğini hak sayan; bizden olmayana ise hayat hakkı tanımayan bu açık ve gizli köylü kurnazlığı, ahlaki bir irtifa kaybı olarak toplumsal çürümeyi besliyor. Medyanın, çıkar ağlarının ve yılmış bir toplumun sessiz kabulüyle büyüyen bu sarmalda; devran dönse de kader değişmiyor.
Sonuç olarak Çelenk, bu Toplu Savrulma çağında ne nostaljik bir geçmiş güzellemesi yapıyor ne de kolaycı bir mahalle suçlaması. Asıl ‘beka’ meselesi; Cumhuriyet’in modernleştirdiği ama dönüştüremediği, şehirlerimizi birer ‘mega taşraya’ çeviren ve kentli görünümler altında yeniden üretilen bu köylülükle yüzleşmektir. Çünkü bu kısır döngüyü kıracak olan şey yeni ‘kurtarıcılar’ değil; erdemin, ahlakın ve adalet duygusunun gerçekten yeşereceği topyekûn bir zihniyet dönüşümüdür. Aksi halde, ‘Türkiye’nin ortak bir geleceği mümkün mü?’ sorusu, her devrin sonunda, biraz daha umutsuzca, yeniden sorulmaya mahkum kalacaktır.


