Aragon’lardan Monet’lere, Paris’te ev gezmeleri…

Aragon’lardan Monet’lere, Paris’te ev gezmeleri…

19 yıl Fransız ortaklığı bir bankada çalıştığım için bir çok kez Paris’e gittim; şanslıyım doğrusu. İstanbul’dan sonra en iyi bildiğim şehir herhalde  sokaklarında rahatça dolaşıp, kaybolup, bir kafede mola verdikten sonra yine yönümü bulmayı becerebilirim

Aragon’lardan Monet’lere, Paris’te ev gezmeleri…

Artık emekliyim ama şimdi de çok yakın bir arkadaşım Paris’te yaşıyor ve ben de yılda en azından bir kez gidiyorum.

Mayıs sonunda bir haftalığına gittim yine. Bu kez farklı bir gezi oldu çünkü bu kez ‘Marais- ST.Germain de Pres – Opera’ üçgeninden çıkıp, şehrin biraz dışında muhteşem iki ziyaret yaptık; yazıyı yazmamın da nedeni esas olarak onlar zaten. Eğer yakınlarda gidecek olan varsa ve benim gibi görmedilerse programlarına alsınlar diye.

İlk ziyaret ünlü şair Louis Aragon ile yine ünlü yazar Elsa Triolet’in evine. Benim şiirle çok muhabbetim yoktur. Aragon’u da Livaneli şarkılarından öğrenmiştim 70’li yıllarda birçoğumuz gibi. Sonra sosyalist olması nedeniyle epeyce şiirini okumuştum. Elsa Triolet’in ise “Gün Doğarken Bülbül Susar” diye bir kitabını aldığımı ve okuduğumu hatırlıyorum- muhtemelen 30’lu yaşlarda ama neden bahsettiğini bile anımsamıyordum evlerine gittiğimiz sırada.

Evleri Paris’in 60-70 km kuzeyinde ‘Saint-Arnoult-en- Yvelines’ adlı bir komünde. Biz arabayla gittik; özellikle otobanlardan çıktıktan sonra çok tatlı yemyeşil arazilerin ortasından dar yollardan geçerek- toplu taşıma var mı bilmiyorum. Daha önceden arkadaşım biletlerimizi almıştı fakat heyhat bilet sadece evi dışardan görmek ve bahçeyi gezmek içinmiş; evin içi ancak rehberli turla gezilebiliyormuş ve ayrı ücreti varmış tabii. Neyse o bileti de aldık çünkü ev de bahçe de inanılmaz güzel. Turu bekleyene kadar pek çok sanat eseri barındıran bahçede daha doğrusu koruda dolaştık. Aragon’la Triolet’in mezarları da bahçede- sonradan rehberden öğrendiğimize göre Elsa öldüğünde Aragon dönemin başkanı Pompidou’dan bunun için özel izin almış.

Keyifle bahçeyi gezdik; sizin de görmeniz için fotoğraflar da çektik elbet. Bir de kahve içince tur saati geldi. Toplam 6 kişi var! Rehber geldi- eyvahlar olsun aksırık tıksırık içinde- biz hemen maskeleri taktık. Kadın sordu tanıyor musunuz Elsa ile Aragon’u diye. Biz biraz dedik, bir çift eh dedi- öbürleri tamamen bi haber, üstelik hepsi de Fransız! Tabii rehber de Fransızca konuşuyor ve öyle kulaklık tercüme falan yok. Arkadaşım bana tercüme etti sağolsun, sonra da biraz okudum tabii. 

Efendim Elsa bir Rus Yahudisi, Moskova’da doğmuş. Kızkardeşiyle birlikte çok iyi bir eğitim almış. 1915 de ünlü Rus şairi Mayakovsky ile tanışmış, rivayete göre çok etkilenmiş ve evlerine davet etmiş. Etmiş de kime niyet kime kısmet, Mayakovsky kardeşi Lily Brick’e aşık olmuş. Elsa daha sonra Fransız bir subayla evlenip Fransa’ya yerleşmiş - soyadı oradan geliyor. Evlilik iyi gitmemiş, boşanmışlar. 1928’de Aragon’la tanışmış ve ilk görüşte birbirlerine aşık olmuşlar rehberin dediğine göre.

Aragon ise oldukça farklı bir aileden geliyormuş- gerçek soyadı Andrieux. Babası evli bir senatör; kendisinden 30 yaş küçük olan Aragon’un annesini 17 yaşındayken baştan çıkarıyor ve hiçbir zaman oğluna da sahip çıkmıyor. Aragon 18 yaşında askere gidene kadar annesini ablası, anneannesini ise koruyucu anne olarak biliyor. Ancak 1.Dünya savaşına katılmak üzere askere alınırken gerçekleri öğreniyor. Babasıyla görüşmeyi de soyadını kullanmayı da reddediyor- çok da iyi yapıyor tabii. Baba pişman olmuş mudur Aragon bu kadar ünlü olunca acep?

42 yıl süren evlilikleri boyunca Elsa ile Aragon’un aşkları hiç eksilmiyor, idealleri de. Entelektüel bir çevreden Fransız Direniş Hareketinin simge çiftine evriliyorlar. Nazi işgali boyunca yeraltına geçiyorlar. Savaş sonrası Elsa’nın isteğiyle eski bir değirmen olan bu evi alıyorlar. Evde neler yok ki- Picasso’nun hediyesi tabaklar, Fernand Lager’in, Dali’nin ve daha birçok sanatçının tabloları, oturma odasından hala izlenebilen değirmen… Bizim yine Picasso’nun hediyesi zannettiğimiz, Aragon’la Elsa'ya imzalanmış büyük bir tablo asılı salonda. Meğer bir Türk ressama aitmiş - Kemal Bastuji’ye- doğruya doğru hiç duymamıştım daha önce ama bu benim cehaletim tabii ünlü bir sanatçıymış. 

Elsa ve Aragon burada pek çok eser veriyorlar. Doğal olarak evleri Fransız entelektüel camiasının toplanma yeri oluyor; aklınıza gelen herkes buradaki barbekü partilerine katılıyor, barbekü masası da halen bahçede sergileniyor. 1970’de Elsa vefat ediyor. Aragon, evi Elsa’nın öldüğü günde donduruyor- hayat duruyor sanki. O gün aynanın kenarına astığı kravatı bile orada duruyor. Elsa’nın arzusunu yerine getirerek bahçede gömülmesi için Pompidou’dan özel izin çıkartıyor ve evi terk ediyor, sonra da bu evi müze olarak yaşatması için devlete veriyor.

Elsa’nın ölümünden sonra başka hiçbir kadınla ilişkisi olmuyor – rehberin söylediğine göre gençliğindeki gibi farklı tercihlere yöneliyor- 1982 de ölüyor ve o da Villeneuve Değirmeninde sevgili karısının yanına gömülüyor. ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dese de Aragon, oldukça mutlu bir hayat sürmüş Elsa ile.

Cennet vatana döner dönmez Gün Doğarken Bülbül Susar kitabını okudum yeniden ve neden hatırlamadığımı anladım- 30’lu yaşlarda kavramak pek mümkün değilmiş zaten Elsa’nın ölümünden hemen önce yazdığı bu son kitabı.

Evden ayrılırken bahçe duvarında bir harita afiş görüyoruz- La Route des Maisons d’Ecrivains yani Yazar Evleri Yolu. Normandiya’dan başlayıp Paris’te, tam da bu bahçede biten bu rotada kimlerin evi yok ki- Victor Hugo’dan Gustave Flaubert’e, Emile Zola’dan Alexandre Dumas’a bir çok ünlü yazarın yaşadığı, unutulmaz eserler verdiği bu mekanları da ne yapıp yapıp görmeye karar verdim - en sondan başladım bile! 

İkinci ziyaret ise ünlü ressam Claude Monet’nin evine. Benim en sevdiğim ressamlardan. Yolculuk Normandiya’da Giverny adlı bir köye. Bu kez yol 90km civarı. Otobandan sonra ayni bir önceki yolculuğumuz gibi yemyeşil bir doğada, daracık yollardan devam edip GPS’ye göre vardık. Burası da gayet sakin görünüyor. Otopark işaretine doğru gidince gözlerimiz faltaşı gibi açıldı- devasa bir otopark, onlarca tur otobüsü, yüzlerce otomobil! Demek ressamlar yazarlardan daha çok ilgi çekiyor. Köyün ana caddesinde yürümeye başladık ve upuzun bir kuyruk göründü hemen. Neyse ki biletsizlerin kuyruğu imiş. Biz yandan bahçeye girdik ve aman tanrım bu nasıl bir güzelliktir! Binlerce rengarenk çiçek ve yeşil pancurlu, pembe boyalı, çok güzel bir ev. Ama tabii burada da kuyruk var diğerine göre kısa da olsa. Allahtan kuyruk çabuk ilerliyor ama evi ancak önünüzde arkanızda bir sürü insanla geziyorsunuz. 

Monet bu evi 1890 yılında almış ve tam 43 yıl burada yaşamış. Aile de oldukça kalabalık- Monet’nin ilk evliliğinden olan 2 oğlu ile partneri Alice ve 6 çocuğu olmak üzere ceman 10 kişi. Ev de büyük allah için. Önce gri pancurları yeşile boyamışlar, sonra her odayı farklı bir renge- tabii renklere Monet karar vermiş. Çok hoş, rengarenk bir ev. Mutfak ayni Elsa ve Aragon’un evindeki gibi mavi desenli seramiklerden (zaten Monet’lere bir geldiklerinde Elsa mutfağa bayılmış ve ayni seramikleri Belçika’dan getirterek kendi mutfaklarında kullanmış). Monet bahçeyle bizzat ilgilenmeye başlamış. Bir Japon bahçıvandan fikirler almış. Birkaç yıl sonra da yolun karşısındaki araziyi de alıp meşhur nilüferleri yetiştirdiği bir gölet yapmış; üstüne de güzel ahşap bir köprü kondurmuş. İnanılmaz güzel bir bahçe; adeta bir cennet. Zaten kendisi de “en büyük eserim bahçemdir” dermiş. Tablolarda hayran olduğumuz her şeyi canlı olarak görmek paha biçilmezdi gerçekten. Sadece nilüferler henüz açmamıştı. Monet ölünce mirası oğlu Michel’e kalmış, o da evi içindeki tablolarla birlikte Güzel Sanatlar Akademisine bağışlamış. Monet’ye ait 91 tablo ile Degas, Renoir, Eugène Boudin gibi çok ünlü ressamların tablolarından oluşan koleksiyonu Paris’teki Marmottan müzesine taşınmış. Daha sonra Amerikalı sanatseverlerin önemli bağışlarıyla ev restore edilmiş; perişan bahçe eski haline getirilmiş; tabloların yerine replikaları konmuş ve 1980’de Claude Monet Vakfı kurularak ev halkın ziyaretine açılmış. Yılda 500 binin üzerinde ziyaretçisi varmış!

Kuyruk halinde evi gezdik, tablolara baktık, bahçede doya doya zaman geçirdik, kafede de bir yemek yedikten sonra evden ayrılıp köyü gezmeye koyulduk. İnanılmaz güzel bir yer. Burası da zamanında yazar çizer sanatçıların yerleşim yeri imiş-malum, genellikle bir arada yaşarlar zaten. Şimdiki sakinleri de bu geçmişten nemalanıyor- hemen hemen bütün evler pansiyon ve her biri birbirinden güzel. Diyeceğim o ki eğer vaktiniz bolsa rahatlıkla bir gece kalınabilir. O zaman empresyonistlerin resimlerine evsahipliği yapan müzeyi de gezecek vaktiniz olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler