Müzik, viski, gözyaşı diyarından…

Müzik, viski, gözyaşı diyarından…

Gördüğüm kadarıyla, ABD’nin güney eyaletlerinde şehirler küçük, mimari yatay, her şehrin girişinde bir kilise, bir Wallmart, bir benzinci var mutlaka. Red Kit kasabalarındaki şerif ofisi, bar ve cenaze levazımatçısının yerini bunlar almış anlaşılan. Doğa ise şahane – ormanlar, nehirler, göller ve kayalar gerçekten inanılmaz güzel; insan kendini bir western filminin içinde hissediyor. Ama benim gibi büyük şehir sevenlerdenseniz ve güneyde çok sevdiğiniz birileri yoksa Amerika’nın doğu yakasından şaşmayın derim

Müzik, viski, gözyaşı diyarından…

Yıllar önce gitmiştim Amerika’nın güneyine, bir bankacılık toplantısı nedeniyle. Tek serbest günümde biraz dolaşmış, Georgia Üniversitesinin içinden yürürken, o sırada henüz orta öğrenimde olan kızıma mesaj atmıştım ‘bir gün okumak için ABD’ye gidersen bu okulu sakın yazma’ diye, zira okulun yolları bile bomboştu. Heyhat tahtını yapıyorsun ama bahtını yapamıyorsun. Doktorasını bu yıl bitirip Tennessee’de bir üniversitede iş bulunca bana da tekrar Güney yolları göründü.

Okul Chattanooga’da University of Sewanee. Ne biçim isimler bunlar diye düşünüyorsanız haklısınız; bir sürü sesli harfin yan yana geldiği bu isimler buraların otokton halkı Kızılderililerden kalma. Kızılderililerden eser yok ama isimleri kalmış payidar. Medeniyet bu ol(ma)sa gerek… Neyse bu küçük şehirdeki havalimanından sadece yerel uçuşlar yapıldığından 24 Ekim Cuma akşamı Atlanta’ya indim.

Hafta sonunu orada geçirmeye karar vermiştik önceden. Cumartesi sabahı kahvaltıdan sonra doğruca Dr. Martin Luther King Merkezine gittik. Dr. King’in mezarı çok sade ve güzel. Bana Gandhi’nin mezarını hatırlattı ki zaten Martin Luther King de Gandhi’nin hayranı imiş. Hem mozolenin bulunduğu göletin içinde, hem de yan duvarlarda King’den aforizmalar yer alıyor. Müze kısmında da hayatını özetleyen fotoğraflar, videolar, özel eşyaları var.

Öğleden sonra Atlanta’nın modern sanatlar müzesi Scad House’a gitmek için metro istasyonuna gittik. Tabii ki biletler sadece makinalardan alınabiliyor ve fakat hiçbiri çalışmıyor. Bizden başka da bir allahın kulu yok. Baktık gişelerden biri açık, oradan geçip metroya bindik. Ama indiğimiz duraktan çıkabilmek için biletin şart olacağı aklımıza gelmedi. Ne yapalım- biletiyle geçen birinin hemen arkasından kapıya atladık; biraz sıkıştırsa da geçmeyi başardık. Hayatımda ilk kez böyle bir şey yaptım ve ödüm patladı.

Müze güzel- Max Ernst’ten Anish Kapoor’a pek çok ünlü sanatçının eserlerini görme fırsatı bulduk. Daha önce bilmediğim Kara Walker adlı siyahi Amerikalı bir sanatçıyı tanımaktan keyif aldım. Viktor and Rolf Moda Bildirimleri (Fashion Statements) adlı ilginç sergide ise sonunda Haute Couture’ün tam olarak ne olduğunu öğrendim- efendim bir modacının bu ünvanı alabilmesi için net kriterler varmış – 1868’de bu adla kurulan moda federasyonunun kurallarına göre elbiseleri kişiye özel yapması, Paris’te en az 15 kişinin çalıştığı bir stüdyosu olması ve koleksiyonunun yılda iki kez Paris Moda Haftasında gösterilmesi gerekiyormuş! Bu kurallar hala geçerli mi bilmiyorum ama zor iş doğrusu.

Pazar sabahı yine bir önceki gün gittiğimiz kahvaltıcıya gittik. Hem kafe hem de bulunduğu mahalle güzeldi. Biraz yürüyüş yaptık. 2 katlı müstakil evlerden oluşan mahalle Halloween için kabaklarla ve korkutucu figürlerle süslenmeye başlamıştı bile. Hem sokaklarda hem de arabaların arkasında “Kadınları değil Silahları Kontrol Edin” sloganı yaygındı. Kadın olmak bu patriarkal dünyanın her tarafında zor maalesef…

Kahvaltı sonrası Sewanee’ye doğru yola koyulduk. Yaklaşık 3 saatlik yol boyunca arabayı kızım kullandığı için şahane ormanları, gölleri, nehirleri, sarp kayaları seyrede seyrede zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Yolda alışveriş yapmak için Trader Joe’s da durduk. Paket gıdalarda ne görsem beğenirsiniz- karnıyarık! Almadık ama fotosunu çektim tabii.

Üniversite şahane bir ormanın içinde, çok güzel bir kampüs. Ev de kampüs içinde. İlk hafta evde spor yapıp kitap okuyarak, dışarıda harika doğada yürüyüş yaparak geçti. Bir akşam kampüs içindeki en şık lokantaya gittik- adı Judith ve bu ismi üniversitenin ilk kadın öğrencisinden almış. Şefi oldukça ünlü bir kadınmış. Gerçekten güzeldi. Bu arada, Amerika da görmeyeli çok pahalılaşmış. 5-6 yıl içinde restoran fiyatları yüzde elliden fazla artmış. Üstelik burası taşra, kim bilir New York’ta ne kadar oldu.

İkinci hafta sonu programda Nashville var- Müzik Şehri. Biliyor musunuz Nashville’e Müzik Şehri adını kim vermiş – Kraliçe Victoria. Efendim Amerikan İç Savaşından sonra burada eski köleler ve diğer genç siyahiler için Fisk Üniversitesi kurulmuş. Bu fakir üniversiteye fon sağlamak amacıyla öğrencilerden oluşturulan Fisk Jubilee Singers adlı müzik grubu, Kuzey Amerika’yı dolaşıp okula 40.000 dolar fon sağladıktan sonra 1873’te İngiltereye gitmiş ve Kraliçeye de bir konser vermişler. Kraliçe Victoria o kadar etkilenmiş ki “Siz bir müzik şehrinden geliyor olmalısınız” demiş. O zamandan beri de Nashville Amerika’nın Müzik Şehri ünvanını korumuş.

Akşamüstü otele vardık. Tam karşımızdaki Yüzüncü Yıl Parkında yürüyüşe çıktık. Parkın ortasında devasa bir Partheon var! 1897’de Yüzüncü Yıl sergisi için hem de orijinaliyle bire bir ayni ölçülerde yapılmış. Partheon ne alaka diyorsunuz muhtemelen ama meğer Nashville’in takma adı “Güneyin Atinası” imiş! Artık bir müze ama kapanma saati geldiği için içine giremedik. Biraz daha yürüyünce Sufrajetlerin heykeliyle karşılaştık. Meğer Tennessee ülke çapında kadınlara oy hakkı veren 19. ek maddenin uygulanması için onayı gereken son eyaletmiş ve bu şahane kadınların çabalarıyla başarılmış. Çok benzer bir heykeli daha sonra Knoxville’in tarihi meydanında da gördüm. Sufrajetleriyle gurur duyan Tennessee’de ne yazık ki şu anda kürtaj yasak!

İlk kez gittiğim şehirlerde turistik otobüs turuna bayılırım.  Kahvaltı sonrası şehrin en canlı yeri Brooklyn Caddesi boyunca yürüyerek otobüsümüze gideceğiz. Birdenbire trafik kesildi ve inanılmaz bir uğultu başladı- Motosikletle Geçit Töreni. Yüzlerce motosikletli-kimi Noel baba kılığında – caddeyi egzosa ve gürültüye boğarak geçide başladılar. Adı Toy Parade imiş ve Noel’de yoksul çocuklara oyuncak almak için bağış toplamak amacıyla yapılıyormuş. Amaç iyi de dünyaya daha az zarar veren bir yol bulunamaz mıydı acaba?

Burası bizim İstiklal caddesi gibi çok kalabalık, çok turistik. Sağlı sollu bütün cadde lokanta, bar dolu ve canlı müzik var- country elbette. Millet gündüz vakti demlenmeye başlamış Tennessee viskileriyle. Üstelik otobüsteki rehberin söylediğine göre bu müzik grupları ücret almıyor sadece bahşişe çalışıyorlarmış! Müzisyen bolluğundan herhalde. Tevekkeli değil bir zamanlar Jimi Hendrix demiş ki Nashville için “Güneyin dinleyicisi en zor kentlerinden. Herkes gitar çalmayı biliyor. Hangi sokakta yürüseniz insanlar verandada oturmuş gitar çalıyor”

 Müziği akşama bırakıp bir saatlik otobüs turuna başladık. Nashville son yıllarda çok göç alıyormuş, özellikle de hayat şartları çok zorlaşan Kaliforniya’dan. Gördüğümüz yüksek cam binaların hemen hepsi son yıllarda yapılmış çünkü her hafta 500 kişi yerleşiyormuş Nashville’e. Uygun şartları nedeniyle pek çok konferansa da evsahipliği yapan bu şehirdeki tarihin en kalabalık konferansını kim düzenlemiş biliyor musunuz: National Rifle Association yani Ulusal Silah Derneği-tam 68.000 kişi katılmış! Zaten otobanlardaki billboardlarda da çokça silah reklamı var. Ne acayip bir ülke burası…

Şehir turundan sonra ünlü ‘Musicians’ Hall of Fame’ Müzesine gittik. Güzel tarafı sadece çok ünlü şarkıcıların değil onlara eşlik eden ünlü gitaristlere, bateristlere, yapımcılara, teknik adamlara da yer vermesiydi. Bir de tüm Grammy tarihini gösteren film ilgimizi çekti. Ray Charles’la şarkı söyleme fırsatını kaçırmadık tabii- bir de Johnny Cash köşesinde resim çektirmeyi. Merisa pek istekli olmasa da günü bir country müzik barında tamamladık ve gerçekten eğlendik.

Son gün şehrin önemli bir kısmına yayılan Vanderbilt Üniversitesinin kampüsünde dolaştık. Tabii ki isteyen girebiliyor. Birçok Amerikan Üniversitesi gibi çok güzel bir kampüs-aslında tam kampüs de değil çünkü şehrin içinde ve etrafı çevrili değil. Amerika’nın en zengin ailelerinden New York’lu Vanderbiltler tarafından 1873’te kurulmuş- gerçi kurucu Cornelius Vanderbilt bir kez bile ayak basmamış buraya- para kazanmaktan vakti olmadı herhalde.

Güneydeki ikinci haftanın ortasında kızım bir konferansa katılacak, ben de yıllar önce evlenip Tennessee’ye yerleşen bir arkadaşıma gideceğim üç günlüğüne. Biraz gerginim çünkü Amerika’da ilk kez araba kullanacağım; üstelik arabanın GPS’i de yok. Bir gün önce Chattanooga’ ya gittik. Otele yerleştikten sonra ünlü tren istasyonunu ziyaret ettik. Bir zamanlar burası pek çok tren yolunun kesiştiği bir popüler bir ‘hub’mış; hatta bir de şarkısı var Glen Miller orkestrasından Chattanooga Chu Chu diye ama sonra Amerika’da trenlerin modası geçince burası da önemini kaybetmiş. Bu arada bu şarkı 1941 yılının sonunda tüm ülkede listelerin başına geçmiş ve tam 9 hafta liste başı kalmış. Gerçi yük taşımada hala trenler çok kullanılıyormuş ama yolcu treni neredeyse hiç yokmuş. Bu yüzden güzelim istasyon da lokanta kafe falan olmuş.

Yemek öncesinde viski tadımına gidiyoruz; malum güney özellikle bourbon viskisi ile ünlü. Önce tesisi gezip bilgi alıyoruz. Bourbon buralarda esas olarak mısırdan yapılıyormuş ve her imalatın yeni fıçıya konması şartı varmış. Fıçılar meşe ve içi yanık. Bir kere kullanılan fıçıları biracılara tabaskoculara ve Amerika dışındaki viski üreticilerine satıyorlarmış. Bu küçük imalathane deneysel üretim yapıyormuş, esas büyük üretim şehrin dışındaymış. Neyse sıra geldi tadıma. Çok azar azar 8 çeşit tattım. Son 2 hakkımı kullanmadım. Bir şişe de en tutulan viskilerinden aldım tabii.

Ertesi sabah bayağı başım ağrıyarak kalktım-neden acaba! Çay kahve falan derken kendime geldim, telefonun GPS’ini açıp yola koyuldum. İstikamet Oak Ridge diye bir kasaba- 2 saate yakın yolum var. Otoban şahane bir ormanın içinde- şehir ortasından asla geçmiyor ve ücretsiz. Hiç kimse korna çalmıyor- kaldığım 3 hafta boyunca gerçekten hiç korna sesi duymadım. Selektör yapan da yoktu ama hız limitlerine uyunca arkadan dibine kadar yaklaşıp taciz etme orada da pek yaygın.

Neyse sağ salim vardım. Oak Ridge tam da filmlerde gördüğümüz güzel Amerikan banliyölerinden. Yemyeşil ve etrafı çevrilmemiş bahçelerin içinde kocaman müstakil evler. Bahçelerde kocaman kamyonetler ve cipler; sessiz sakin huzur içinde bir kasaba. Ama görünüşe aldanma demişler. Burası sadece birkaç çiftçinin yaşadığı bir köy iken 1940’larin başında altı ay içinde 140.000 kişinin yaşadığı bir Gizli Şehir olmuş! Bilin bakalım neden? Çünkü burada Uranyum zenginleştirilmesini de kapsayan üç laboratuvar kurulmuş - meşhur Manhattan Projesi kapsamında. Einstein bey de bir süre burada kalmış. Tüm oturanlar bu laboratuvarlarda çalışırmış. Kimse kimsenin ne iş yaptığını bilmezmiş; zaten sormak da yasakmış. Hala o zaman yapılan evlerin bazıları duruyor; kasaba girişindeki makineli tüfek noktası da. Laboratuvarlardan biri kapatılmış biri açık laboratuvarmış ve süperkompüter merkezi olarak çalışıyormuş, diğeri halen devlete aitmiş.

Kaldığım 3 gün boyunca sevgili arkadaşım gezdirdi beni. Cheerokee’lerin memleketi Smoky Dağlarına gittik. Bir Kızılderili filminde gibiydim ve gerçekten de bu olağanüstü güzel doğadan koparılıp Oklahoma çölüne sürülen Cheerokee’lerin ve diğer 4 kabilenin acısını içimde hissettim. Her şeyi pazarlayan Amerikalılar bu tehciri de pazarlıyorlar Trail of Tears yani Gözyaşı Yolu adıyla. Az uz değil buralardan başlayıp kızımın yaşadığı yerden geçip Oklahoma çölüne ulaşan yaklaşık 2000 kilometrelik bu yolda binlerce Kızılderili can vermiş. İkinci gün Knoxville’e gittik; küçük, güzel bir şehir. Henüz cam kulelerin istilasına uğramamış. Bu şehrin de üniversitesi şehir kampüsü şeklinde yerleşmiş.  Tarihi Pazar Meydanı çok keyifli, etrafı lokanta ve barlarla çevrili ve girişinde tam ortada yine bir Sufrajet heykeli var. Nerede bu sufrajetlerin torunları, niye mücadeleyi bıraktılar acaba?

Dönüşte kızımla Winchester adlı bir küçük şehre daha gittik – galiba Gaziler Günü yakınlardaymış- yer gök bayraktı. Gördüğüm kadarıyla, ABD’nin güney eyaletlerinde şehirler küçük, mimari yatay, her şehrin girişinde bir kilise, bir Wallmart, bir benzinci var mutlaka. Red Kit kasabalarındaki şerif ofisi, bar ve cenaze levazımatçısının yerini bunlar almış anlaşılan. Doğa ise şahane – ormanlar, nehirler, göller ve kayalar gerçekten inanılmaz güzel; insan kendini bir western filminin içinde hissediyor. Ama benim gibi büyük şehir sevenlerdenseniz ve güneyde çok sevdiğiniz birileri yoksa Amerika’nın doğu yakasından şaşmayın derim.

İlgili İçerikler