İran’a saldırı yıkıcı bir deprem etkisi yarattı

İran’a saldırı yıkıcı bir deprem etkisi yarattı

Türkiye, Suriye’deki krizin yıllardır yarattığı menfi etkilerin bu defa, 534 km uzunluğunda sınır paylaştığımız İran’dan gelmesinden, ülkenin iç çatışmalara sürüklenmesinden, terör örgütleri ve radikal örgütler tarafından doldurulacak bir güvenlik boşluğunun oluşmasından, İranlıların yanı sıra o ülkedeki Afganlılardan oluşan yeni bir kaçkın akını yaşanmasından kaygı duyuyor

İran’a saldırı yıkıcı bir deprem etkisi yarattı

ABD ve İsrail İran’a saldırılarının daha ilk gününde, dini lider Ali Hamaney başta olmak üzere devletin en üst düzey yetkililerini öldürdüler ve yoğun hava saldırılarıyla birçok noktayı vurmaya devam ediyorlar.

Ancak İran bu kez daha hazırlıklı. Füzeler ve İHA'larla tüm Körfez ülkelerindeki ABD tesislerini ve çıkarlarına (askeri üsler, diplomatik temsilcilikler, petrol tesisleri) oldukça etkili karşı saldırılar yapıyor.

Ve tabii Israil’e de saldırıyor. Tel Aviv, Hayfa ve diğer yerleşimler üzerine gönderilen İran füzelerinin ve İHA’ların İsrail’in çok güvendiği hava savunma sistemini delmiş olması, İsrail’e sadece fiziki değil, psikolojik darbe vurdu.

İran karşılık veriyor ama şartlar lehine değil

Yılların zorluklarına ve yaptırımlara karşın, İran savunma alanında önemli ilerlemeler kaydetmiş.

Bununla birlikte, kullanılan mühimmatın ve silahların yerine yenilerinin konulması ve stokların tazelenmesi konusunda İran’ın ABD ve İsrail’in sonsuz imkânlarıyla boy ölçüşebilmesi mümkün değil.

İran, dünya petrol sevkiyatının yüzde yirmi civarında bir bölümünün yapıldığı Hürmüz Boğazı’nı kapattığını da açıkladı.

Bu hamle seyrüseferde aksamalara ve petrol fiyatlarındaki artışlar nedeniyle global ekonomide çalkantılara yol açsa da İran’ın bu su yolunu uzun süreli kapalı tutmaya gücü ve imkanları elvermeyecektir. 

İran’ın bölgedeki vekil güçlere yaptığı çağrıya uyan Hizbullah, İsrail’in kuzeyine yönelik saldırılar gerçekleştirdi ama İsrail’in Beyrut başta olmak üzere Lübnan’da birçok yeri bombalamasına ve Güney Lübnan’a yönelik kara operasyonu başlatmasına yol açan bu hamle, sadece diğer Lübnanlı kesimlerde değil, Şii toplumu içinde de tepki yarattı.

Irak’taki İran yanlısı gruplar bakımından da benzer gelişmeler yaşandı.

Dolayısıyla İran’ın vekili güçler kozunu istediği ölçüde kullanamayacağı öngörülebilir.

Bu harekât İran’da rejim değişikliği ile sonuçlanır mı?

Molla rejimi yıllardır İran halkını baskıyla yönetiyor, muhtelif vesilelerle sokaklara inen İranlı protestoculardan on binlercesini öldürdü, ayrıca bölgede ve dünyada pek çok karışıklığın ve olumsuzluğun altında imzası var. Böyle bir rejimin gitmesine çok az kişi gözyaşı döker.

Ama burada önemli olan husus, ABD-İsrail saldırısının meşrutiyeti ve rejimin düşmesinin ülkeyi nasıl etkileyeceği, İran’ın Suriye’den beter bir duruma düşüp düşmeyeceğidir.

ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu harekatın bir amacını da İran halkının yönetimi ele geçirmesine zemin hazırlanması olarak açıkladılar ama mevcut şartlarda tek başına bu tarz bir askeri operasyonun rejim değişikliğini getirmesi çok güç.

İran’da yönetimin değişip değişmeyeceği veya ne şekilde değişeceğinin esas belirleyici unsuru İran halkının nasıl bir tutum sergileyeceğidir.

Değişimin rejimin kendi içinden gelmesi halinde, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Başkanı Ali Laricani ve ayrıca, dini altyapıdan gelen birkaç isim telaffuz ediliyor.

Rejim dışından ise devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin 47 yıldır Washington’da yaşayan 65 yaşındaki oğlu Rıza Pehlevi bu işe talip ama, çoğu da yurt dışında yaşayan monarşi yanlılarının dışında, İranlıların genelinin, 1941-1979 yılları arasında İran’ı yöneten şatafat düşkünü ve baskıcı Şah rejiminin varislerinin yine ülkeyi yönetmesini desteklemeleri güç olacaktır.

Ayrıca, her şeye rağmen, molla rejiminin İran’da hala taraftarları var ve bunlar, ABD-İsrail saldırılarını protesto için, öldürülen dini liderlerini anmak için sokaklarda gösteriler yapıyorlar.

Rejim muhalifleri ise şu anda sokaklarda değiller ama sokağa inmeleri ve devletin silahlı güçlerinin bir bölümünün de onlara katılması halinde, rejim taraftarları ve karşıtları arasında sonrasında iç savaşa da dönüşebilecek çatışmalar yaşanması beklenebilir.

Öte yandan, ABD’nin bu tür bir harekatta istediği sonucu alamaması durumunda ABD’nin İran’a bir kara harekâtı başlatması ve başta Kürt gruplar olmak üzere oradaki silahlandırılmış “dost unsurların da” devreye alınması, korkulan senaryoların gerçek olmasına yol açabilecektir.

Trump beklediğini bulabilecek mi?

Trump yönetimi, dünyanın herhangi bir yerinde sorun olarak gördüğü bir şeyi uluslararası hukuka uygunluk, BMGK kararı gibi kriterler aramadan, tek taraflı tasarruflarla ve askeri güç kullanarak bertaraf etmeyi temel bir dış politika aracı haline getirdi.

Suriye'de Esad rejiminin devrilmesi, İran’a karşı geçen yıl haziran ayında yapılan operasyon, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kelepçelenip ABD’ye getirilmesi, Meksika’da kartel lideri El Mencho’nun öldürülmesi ve şimdi de İran’a karşı girişilen harekât bu politika bağlamındaki örnekleri oluşturmaktadır.

Trump tam tersi olduğunu iddia etse de İsrail Başbakanı Netanyahu’nun çok fazla etkisinde olduğu ve bu harekata da İsrail’in teşviki ve çekmesiyle girdiği ısrarla söyleniyor. 

Orta Doğu bölgesini yeniden şekillendirmek için çalışan ABD ile İsrail yıllardır hırpaladıkları İran’ın kolunu kanadını bu kez iyice kırıp askerî açıdan güçsüz bırakmak istiyorlar ancak bu iş umdukları kadar kolay olmayacak ve çok kısa bir sürede bitmeyebilecek.

Savaşın uzaması ve zayiatın artması Trump’ı hem içeride hem uluslararası arenada siyaseten zor durumda bırakacaktır.

Bu demek değil ki, İran rejimi galip gelecek veya kendini kurtaracak.

İran’ın en gerçekçi hamlesi, bir süre daha füzelerle, İHA’larla saldırıp İran halkına “savaştık ve karşı tarafı müzakere masasına oturmaya mecbur ettik” diyebileceğini düşündüğü bir noktada masaya oturmak olacaktır.

Türkiye’nin rahatsızlıkları çok fazla

Öncelikle şunu hatırlatmak lazım; Molla rejimi Türkiye ile hiçbir zaman dost olmadı ama iki taraf da birbirini idare ettiler.

İki ülke Ortadoğu'dan Kafkasya’ya bölgesel güç rekabeti içinde.

Suriye krizinde de karşıt cephelerde yer aldılar ve kimi zaman fiziksel olarak da karşı karşıya geldiler.

Buna rağmen, Türkiye’nin İran’a yapılan müdahaleden ve olası bir rejim değişikliği senaryosundan rahatsızlıkları var.

Türkiye, aslında birçok ülke gibi, ABD ve İsrail’in her türlü hesap verilebilirlikten muaf bir şekilde, istedikleri ülkeye ve liderlere karşı operasyon yapmayı kendilerine hak görmelerinden hoşnutsuz.

Bununla birlikte, Trump‘ı karşısına almak istemediğinden dolayı, açıktan karşı da çıkmıyor.

İspanya örneğinde de görüldüğü üzere, Trump kendisine destek vermeyen ülkelere, NATO müttefiki de olsalar, hakaretler yağdırmaktan ve yaptırım uygulama talimatı vermekten çekinmiyor.

Türk Dışişleri Bakanlığı saldırının ilk başlarında klasik bir âdet yerini bulsun açıklaması yaptı ve neredeyse bu tür her konuda yapageldiği gibi, bu çatışmayı da durdurmak için Türkiye’nin arabuluculuk yapmaya hazır olduğu hatırlatıldı. 

Türkiye saldırı öncesindeki süreçte iki taraf arasında arabuluculuğa talip olmuş ama bu arzusu İran tarafından kabul edilmemiş ve Umman arabuluculuk yapmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kamuoyuna yaptıkları beyanlarda, muhatapları ile telefon görüşmeleri yaparak yoğun bir diplomasi trafiği içinde olduklarını anlatıyorlar.

Türkiye, Suriye’deki krizin yıllardır yarattığı menfi etkilerin bu defa, 534 km uzunluğunda sınır paylaştığımız İran’dan gelmesinden, ülkenin iç çatışmalara sürüklenmesinden, terör örgütleri ve radikal örgütler tarafından doldurulacak bir güvenlik boşluğunun oluşmasından, İranlıların yanı sıra o ülkedeki Afganlılardan oluşan yeni bir kaçkın akını yaşanmasından kaygı duyuyor.

Türkiye’nin İran’la ve o bölgeyle olan ekonomik ve ticari ilişkilerinin, karayolu taşımacılığının ve doğalgaz tedarikinin de (yıllık doğalgaz ithalatının yüzde 10-12 civarı İran’dan) olumsuz etkilenebilecek olması bir diğer endişe kaynağı.

Irak ve Suriye’de yaşanan krizlerden ve dış müdahalelerden sonra hep bir Kürt boyutu ortaya çıktı.

Irak’ta bölgesel Kürt yönetimi, Suriye’de de bunun bir türevi var. İran’da da benzer gelişmelerin yaşanması beklenebilir.

Nitekim, geçtiğimiz hafta sonu, aralarında PKK’nın İran’daki varyantı olan PJAK’ın da bulunduğu İranlı Kürtlerin önde gelen beş örgütü (PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Sazman-ı Xebat) "İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu"nu kurdular.

Birkaç gün önce bizzat Başkan Trump’ın Iraklı Kürt liderlerle İran ve Kürtler konularında telefon görüşmeleri yaptığı açıklandı.

Bu gelişmeler ABD’nin koruma şemsiyesi altında yeni bir “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) senaryosunu andırıyor.

İran, çevresindeki ABD bağlantılı hedeflere saldırmakta birlikte İncirlik Hava Üssü ile Kürecik Radar İstasyonuna ilişmedi.

Bunu, İran’ın Türkiye’yi her şeye rağmen karşısına almak istememesine ve o bölgelerin NATO Anlaşmasının 5. maddesinin kapsamına girmesine bağlayabiliriz.

Türkiye açısından olayın bir de İsrail’le ilişkiler boyutu bulunuyor.

İsrail’in eski Başbakanı Naftali Bennett kısa bir süre önce yaptığı bir açıklamada Türkiye'yi yeni ve daha tehlikeli İran olarak tanımlamıştı.

Başka İsrailliler tarafından da ifade edilen bu sözler, siyaseten söylenmiş olarak geçiştirilecek bir açıklamanın ötesinde, İsrail’de önemli çoğunluğun düşüncesini yansıtmaktadır.

ABD ve İsrail’in İran’da mevcudiyetinin ve etkisinin artması Türkiye nazarından bu ortamda olumlu bir gelişme olarak görülemeyecektir.

İlgili İçerikler