Büyük müdür olmayı kolay mı sandınız!

Büyük müdür olmayı kolay mı sandınız!

Tavana diktiği gözlerini çevirdi, içindeki sıkıntıya daha fazla dayanamayarak yatağının başının ucundaki telefona uzandı, maillerini açtı. İlk mailin başlığını görünce anlamıştı; sıra ona gelmişti. Kırk yıl sonra böyle mi veda edecekti!

Büyük müdür olmayı kolay mı sandınız!

Sabah gözlerini açar açmaz eli telefona uzandı ama hızlıca vazgeçti. “Ulan, şimdi maillere bakacağız, tadımız kaçacak; ne gerek var?” diye düşündü. Dün gece geç saatlere kadar toplantılara girmiş, arkasından da 30 yıllık İskoç viskisinden bir kadeh yuvarlamıştı. Yeni aldığı ses sisteminden jazz klasikleri dinlemiş ve hayatta iyi bir iş başardığını düşünmüştü. Kolay değil; memur bir baba, ev kadını bir annenin beş çocuğundan biri olarak dünyaya geldiği bu hayatta, bütün sınavlardan başarıyla geçip memleketin bilinen şirketlerinden birinde büyük bir müdürlüğe kadar yükselmişti.     

Yıllar geçtikçe rafine zevklerin adamı olmuştu. Evin bir odasını sadece kendi zevkleri için düzenlemişti. En önemli yatırımı ses sistemine yapmıştı ama bir odyofil de kolay yetişmiyordu. Jazz ve klasik müziğe sanki üniversite sınavına çalışıyormuşçasına emek vermiş, onlarca kitap okumuş, en önemli eserleri defalarca dinlemişti; bu sayede yemeklerde ve kokteyllerde şarkıcıların ve eserlerin hikâyelerini anlatıp ilgiyi üstüne çekmeyi başarıyordu. Üniversite günlerinde memleket türkülerini, sol grupların şarkılarını çok severdi; hele Yorgun Demokrat albümünü aylarca dilinden düşürememişti ama artık o günler çok geride kalmıştı. Bach ile Dizzy Gillespie’den vazgeçemezdi.

Dinlediği müziklerle beraber içtiği içkiler de değişmişti. Jazz ve klasik müzik dinlerken rakı ya da bira içecek hâli yoktu. Evdeki odasına güzel bir mahzen kurmuştu. Bu mahzenin yıldızları, yurt dışı seyahatleri sırasında aldığı Japon viskileri ile İtalyan şaraplarıydı. İtalyan iş arkadaşına yıllar önce bir yemekte İtalya’nın en iyi şarabını sorduğu zaman, küçümser gözlerle “Kime göre, hangi bütçeye göre?” cevabını alınca masada gülüşmeler olmuştu ama o günden bugüne şarap konusunda bayağı yol kat etmişti. İş yemeklerinde şarap menüsünün kendi önüne konulması gururunu okşuyor, o da menüden uygun bir şarap seçerken şarabın özelliklerini anlatmayı çok seviyor, masada kendisine dikilen gözlerin hazzını sürüyordu. Eskiden bu seçimleri yaparken içi rahattı; ne de olsa masanın şarap eksperi oydu ama yeni çıkan şarap aplikasyonlarıyla beraber işkillenmeden de edemiyordu. Ekibindekilerin seçtiği şarapların notlarına baktığını tahmin ediyor, “Umarım düşük notlu bir şarap seçmemişimdir,” diye dertleniyordu.

1800’lerde şişman olmanın zenginliği ve asaleti simgelediğini duyunca, “Biz bu dünyaya geç gelmişiz,” diye düşündü. Bugünün zamanlarında büyük müdür olacaksan kendine bakmalıydın. Bunun LinkedIn’i var, medya etkinlikleri var; kötü gözükmek olmazdı. İyi gözükmek için de tabii ki fit olmak gerekiyordu; ne öyle sanki fakir gibi tahılla beslenip göbekli mi gezecekti? Yaşlandıkça kilo vermek iyice zorlaşıyordu; ondan dolayı genelde sabah kahvaltılarını atlamayı tercih ediyordu. Haftada en az dört gün sporunu yapıyor, sabah duşunu alır almaz tartının üzerine çıkıyordu. Ne var ki tüm bunlara rağmen sigaradan vazgeçemiyordu. Puronun her türlüsünü denemiş ama sigaradan aldığı tadı alamamıştı. Sigarayı, kendi müdürüne yakalanmamak için liseliler gibi gizli saklı içiyor, üstüne hemen bir parfüm sıkıyordu; ne yapalım, kadı kızının da bu kadar kusuru olurdu.

Bu arada sporda da müzikteki performansını göstermiş, sınıf atlamıştı. Yeni aldığı golf takımıyla iş seyahatlerinde dahi golf oynamayı ihmal etmiyordu. Eskiden “tüm gün çimlerde yürüyüp duruyorlar, anca moruklar oynar,” diye diye dalga geçtiği spor, şimdi en favori sporu olmuştu; hem bu sayede büyük patronlarla beraber vakit geçirme şansı oluyordu. Heyhat, artık bir memur çocuğu değildi; koskoca bir müdür olmuştu. Golf yanığı en çok ona yakışırdı!

Tüm bunları kuşkusuz sonuna kadar hak ediyordu. Çocukluğundan beri sınıfın en akıllısı o olmuştu; ne kadar sınav varsa hepsini kazanmıştı. İlkokulda Anadolu Lisesi sınavında derece yapmış, üstüne fen lisesi ve üniversite sınavlarıyla tarih yazmaya devam etmişti. Çalışmaktan başka yolu mu vardı; dedesi cebinde beş kuruş olmadan şehre göç etmiş, babası zar zor liseyi bitirip memur olmuştu. Babasını takdir etmiyor değildi; tek maaşla beş çocuk okutmak kolay olmamıştı ama kendisi böyle bir hayat hayal etmiyordu. Tüm çocukluğu boyunca hep abilerinin eskilerini giymiş, iki boy büyük montun içinde kaybolmuş; ayakkabısını doldurmak için ise iki üç kat çorap giymişti. Tatillerde üç beş kuruş kazanabilmek için babasının arkadaşı Vedat Bey’in yazıhanesinde çalışmıştı. Çocukları bunları yaşamamalıydı; kendi de babası gibi aynı takımı 10 yıl giymek istemiyordu.

İstanbul’da üniversiteyi kazanınca, bir daha dönmemek üzere büyüdüğü şehri terk etmişti. Üniversiteye gelir gelmez hemen yurda yerleşmişti. Oda arkadaşları da onun gibi Anadolu’dan gelen, bu yaşa kadar her sınavda başarılı olmuş memur çocuklarıydı. O güzel yıllarda, bugünkü gibi iyi üniversiteye gitmek için zengin olmak şart değildi; devlet okulları hâlâ sınavlarda en başarılı öğrencileri çıkarıyordu. Şanslı adamdı; iyi odalardan birine düşmüştü. Boğazı gören yurdun penceresinden karşıdaki yalılara bakar, “Bunlardan birinde ben neden yaşamayayım?” diye düşünürdü. Maaş ile yalıda yaşayan kim duyulmuş? Sıfırdan şirket kurup patron olmak da onun yapacağı iş değildi; risk almayı sevmezdi, tüccarlık kanında yoktu. “Tüccarın babası da tüccar olur” derler; onun babası memur, dedesi çiftçiydi.

Okul yıllarını kazasız belasız atlamış, sınıfta kalmadan ama öyle yüksek not da almadan zamanında bitirmişti. Zamanının çoğunu kampüste çimlerde kâğıt oynayarak ve Taksim’deki ucuz barlarda bira içerek geçirmişti. Okulda bir eylem gördüğünde hemen kaldırımın karşısına geçiyordu. O kadar sınavı mapuslarda çürümek için geçmemişti. Akademik bir gelecek düşünmediğinden notlar da çok umurunda olmamıştı. Sınavdan birkaç gün önce kitaplarını açıp geçecek kadar ders çalışıyor, sonra kâğıt oynamaya devam ediyordu. Ecnebilerin “college sweetheart” dedikleri gibi hanımıyla da okul yıllarında tanışmıştı; okulda zamanın çoğunu beraber geçirmişlerdi. Risk almayı sevmez demiştik ya; şimdi dışarıda ne bulacağın da belli olmaz; en iyisi vakit erken iken okuldan biri ile evlenmek diyerek okul sonrası hemen nikâhı basmıştı.

Mezun olur olmaz, askerliği de aradan çıkarıp memleketin en bilinen şirketlerinden birine adımını atmıştı. Hedefi belliydi: CEO olacaktı; bunun için de her şey mubahtı. Amma velakin bir sorun vardı: o koltuğu bir tek kendisi istemiyordu. Yıllarını çalışarak geçirdi, dünyanın birçok yerine iş için gitti; havaalanları ve oteller yuvası oldu. Seyahatler dolayısıyla günlerce eve gelmediği oluyordu ama ev ahalisi de bundan çok şikâyetçi değildi. Eve geldiği zamanlarda da genelde çocuklarla anlaşamıyordu; haylaz oğlan, kendisi gibi başarılı bir öğrenci olamamış, okuldan defalarca çağırmışlardı. Kız dersen elinden telefonu düşürmüyordu; “Tontoş babam eve geldi,” diye Instagram’da story atıp, kıçını dönüp gidiyordu. Anlayacağınız, özel okulların parası ödendiği sürece onun seyahat etmesinden herkes memnundu; kim takar babayı.

Bu işi sadece para için de yapmıyordu; herkes onun nasıl akıllı ve üstün olduğunu görmeliydi. Çocukken de başka çocukları çok akıllı bulmazdı, yıllar geçtikçe bu çok değişmedi. Diğer insanlardan daha zeki olduğunu her toplantıda hissediyor, bunu da göstermek istiyordu. Varsın kibirli desinler, ne anlar onlar; çekemediklerinden olsa gerek, diye düşünüyordu. Yıllar böylece geçmiş ve sonunda istediği gibi CEO olamasa da büyük müdür olmuştu. Bu da az sayılmazdı; artık bunun keyfini sürme zamanıydı. Emekliliğine çok bir zaman kalmamıştı; biliyordu ki emekli olduğu an gücü gidecek, sürekli onu öven ve onun ne kadar zeki olduğunu söyleyen herkes arkasından konuşmaya başlayacaklardı. Burnu kalkık, kibirli herif! Bunlar aklından geçince bir irkildi; keşke 10 yıl daha çalışmama izin verseler, diye düşündü ama nerdeee, artık 50’den yukarıları bile postalamaya başlamışlardı. 60’ı görmek büyük bir başarı sayılırdı. Kaçış yoktu; yolun sonu gözüküyordu…

Son yıllarda işler hiç de iyi gitmiyordu; özellikle Çinli firmaların pazarlara akın etmesiyle satışlar gittikçe düşmüştü. Çinlilerin maliyetleri eskiden de iyi olsa da ürün konusunda hâlâ Türk firmalarıyla baş edemiyorlardı. Şimdi hem maliyet hem de ürünle rekabet edilecek gibi değillerdi. Satışlar düşünce, tabii her şirkette olduğu gibi adam çıkarmak gerekmişti. Geçtiğimiz haftalarda onlarca kişiyi bizzat çıkarmak zorunda kalmıştı. Genç arkadaşlar için çok üzülmese de yıllarını beraber geçirdiği eskileri çıkarırken içi cızlıyordu. Bu yaştan sonra iş bulmak öyle kolay olmasa gerekti; hem hepsinin okul çağında çocukları vardı ve özel okullarda okuyorlardı. Bunları düşündükçe gerildi, kendini yapacak başka bir şeyi olmadığına ikna etti. Dünya ekonomisinin derdini o çekecek değildi ya! Tavana diktiği gözlerini çevirdi, içindeki sıkıntıya daha fazla dayanamayarak yatağının başının ucundaki telefona uzandı, maillerini açtı. İlk mailin başlığını görünce anlamıştı; sıra ona gelmişti. Kırk yıl sonra böyle mi veda edecekti!

Gözlerini kapadı, kafasının içinde Sinatra’nın My Way şarkısı çalıyordu. Yavaşça mırıldanmaya başladı:

“Pişmanlıklarım oldu, birkaç tane
Ama dönüp bakınca, anmaya bile değmez
Yapmam gerekeni yaptım
Hiç istisnasız, sonuna kadar götürdüm
Her rotayı önceden planladım
Yoldaki her adımı özenle attım
Ve dahası, çok daha fazlası
Her şeyi kendi yolumla yaptım”

İlgili İçerikler