Bizim kuşağın ömrü çalışarak geçti. Anadolu lisesi, fen lisesi, üniversite sınavı derken bir baktık, yaş olmuş yirmi. Bizim anne babalar bizi fena oyuna getirdi. Havuç peşinde koşan tavşan misali, “Ha yavrum, bu sınavı geç, tamamdır”, “Ha şunu da geç, tamamdır” diye diye çocukluk ve ilk gençlik yıllarımız dershane sıralarında geçti. Batılı akranlarımız ilk aşklarını yaşarken biz günde bin soru çözmekle övünüyorduk.
Üniversite kısmını ise açmak bile istemiyorum. ODTÜ Makine’nin karanlık dehlizlerinde proje ve ödev peşinde koşmaktan helak olduk. Üniversite bitince çok rahatladık dersek yalan olur. İş, güç, seyahatler derken bir baktık, saçlarımız ağarmış.
Bu iş sadece bizim ülkeye has değil. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda benzer bir durum var. Çin’deki durum ise Türkiye’ye rahmet okutur. Burada da öğrencilerin hayatı sınavlara hazırlanarak geçiyor ama üniversiteye giriş sınavı Gaokao başlı başına bir felaket. Bu yıl sınava tam 12,9 milyon kişi girdi. Sınav takvimi, eyalete ve alınan derslere göre iki ila dört güne yayılıyor. Çince sınavı iki buçuk saat, matematik ve yabancı dil sınavları ise ikişer saat sürüyor. Üstelik bunlara diğer derslerin sınavları da ekleniyor. Gözünüz yükseklerde ise ve Şangay ya da Pekin gibi büyük şehirlerdeki üniversitelere gideceksiniz işler daha da zorlaşıyor. Bu şehirlerdeki okullar yerliler ve başka şehirden gelecek için farklı kotalar açıyor. Üstüne üstlük yerliler ve başka şehirden gelenlerin sınav soruları dahi farklı oluyor.
Çinli öğrenciler üniversite sınavı için günlük sorularını çözerken
Biz günde bin soru çözmekle övünüyorduk ya, bunlar herhâlde on bin soru çözüyordur! Henan gibi nüfusu 100 milyonu aşan bir eyaletten çıkıp Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi’ne girebildiyseniz soy kütüğünüzü bir kontrol edin; Einstein'la bir akrabalık çıkabilir.
Bir de buradan mezun olunca iş bitti mi sanıyorsunuz? İşe girince de çalışmaya devam. Çin’de “996” diye bilinen bir çalışma düzeni var: Sabah dokuzdan akşam dokuza, haftada altı gün. Bu düzenden uzaklaşmaya çalışan şirketler olsa da uzun mesai kültürü birçok işyerinde sürüyor. Okuldaki rekabetin benzeri, hatta daha da beteri, ofislerde devam ediyor.
“Bu adam bunları niye bu kadar uzun anlattı?” diyeceksiniz. “Çinlilere bakıp kendi hâlimize şükredelim” diye değil.
Çin-Avrupa Birliği görüşmeleri sonrası gülen yüzler
Geçtiğimiz haftalarda Pekin’de süregiden Avrupa-Çin ticaret görüşmeleri ile ilgili birkaç satır yazmak için masanın başına oturunca nereden başlamak lazım diye düşündüm. Malum, uzun süredir Avrupa tarafı Çin tarafını adil olmayan ticaret koşulları ile suçluyor ve devletin firmalara karşılıksız destekler vererek rekabette avantaj sağladığını iddia ediyor. Rekabet eşit midir, değil midir, onun kararını verecek hâlimiz tabii ki yok ama rakamlar, Çin-Avrupa ticaretinde Çin’in elinin her gün daha güçlendiğini gösteriyor. Geçtiğimiz yıl Avrupa, Çin ile ticarette yaklaşık 360 milyar avro açık vermişti; 2026’da bu rakamın 400 milyar avroyu geçmesi bekleniyor.
AB ile Çin arasındaki ticaret hacminin yıllara göre dağılımı
Çin’in Avrupa’ya ihracatı artarken Avrupa’nın Çin’e ihracatı düşüyor. Daha birkaç yıl öncesine kadar Çin, Almanya için en büyük ikinci ihracat pazarı iken şu anda dokuzunculuğa kadar geriledi. Almanya’nın Çin’e araç ihracatı son üç yılda yüzde 66 düşerken, sadece bu yılın ilk yarısında Çin’in Almanya’ya araç ihracatı yüzde 120’nin üzerinde büyüdü.
Geçtiğimiz haftaki görüşmelerin ardından gazete başlıklarında, Çin ile Avrupa’nın hibrit araç satışları konusunda anlaşmaya vardığı yazıyordu. Haberlerde Çin’in hibrit araç ihracatını yüzde 50 azaltma sözü verdiği belirtilse de işin aslı öyle değil. Çin’in beklenen büyümeyi yüzde 50 azaltmayı kabul ettiğini söylemek daha doğru olur. Çin’in Avrupa’ya hibrit araç ihracatı yılda 350 bin adetle sınırlanacak; bu üst sınır dört yıl boyunca her yıl yüzde 6 artırılacak. Yani ihracattaki büyüme, kısıtlı da olsa devam edecek.
Bunun dışında Çin; ilaç, medikal ekipmanlar, gıda ürünleri ve kozmetik gibi bazı alanlarda Avrupalı firmaların Çin pazarına girişini kolaylaştıracak. Liste çok uzun değil. Ne yazık ki Avrupa’nın sanayisizleşmesiyle elinde rekabetçi birkaç sektör kaldı. Geçtiğimiz hafta VW’nin farklı lokasyonlardaki fabrikaları ile ilgili yayımlanan bir karşılaştırma, Almanya’da üretim yapmanın neredeyse imkânsız hâle geldiğini açıkça ortaya koyuyor.
Peki Çin, ürettiklerini nasıl bu kadar kolay ihraç edebiliyor? Neden neredeyse tüm sektörlerde daha rekabetçi? Yıllarını bu topraklarda geçirmiş biri olarak benim cevabım net: Çalışmak ve sabır, yani eninde sonunda kültür. Bizim gördüğümüz rakamlar, aslında bir kültürün yarattıklarının sahaya yansıması. Rakamlara bakmaktansa biraz günlük hayata bakmak bize daha fazla fikir verecektir.
Kendi başımdan geçen bir hikâyeyi anlatayım. Geçtiğimiz günlerde Çinli bir patron ile hasbelkader birkaç gün geçirdik. Kendisi Çin’de orta büyüklükte, borsaya açık, yıllık bir milyar dolara yakın ciro yapan bir firmanın kurucu sahibi. Şans da yardım etmiş; 90’larda girdiği sektörde gelişen ekonomiyle beraber büyümüş, onlarca fabrika açmış, Çin pazarında en başat oyunculardan biri olmuş. Çin pazarının şimdiki hâli de malum. Şimdi harıl harıl “Yurt dışına nasıl açılırım?” (出, chuhai) diye bakıyor. Yaşı 60’ı geçmesine rağmen yılın çoğunda seyahatte. Kendi deyimiyle ayda sadece bir hafta sonu ailesiyle beraber yemek yiyor.
İlk sabah buluştuğumuzda, uçağı rötar yaptığı için ancak sabaha karşı üçte yatmış olmasına rağmen saat yedide otel lobisinde, sırtında çantası, çalışkan bir öğrenci gibi beni bekliyordu. Yaptığı işi konuşunca anlıyorsun ki işinin değer zincirine tümüyle hâkim. Pazardaki ürün fiyatlarından fabrikada ürünün üretildiği fırının sıcaklığına kadar her rakamı biliyor. Bazı kararları almak için Batılı firmalar gibi analiz paralizine girmiyor. İşi koklayıp hissettiği için birkaç basit hesaplamayla hızlıca karar verebiliyor. Batı’da olsa bu sürece danışman firma mı dersin, şirketin strateji ekibi mi dersin, herkes dâhil olur.
Ekibinin görüşlerini dinlese de o kararı verdi mi ekibin görevi işi yapmak. Anacığımın deyişiyle, akıllı hesap yapana kadar deli köprüyü geçermiş. Ayrıca pazara olan yakınlığı da ona müşteriyi daha iyi anlama şansı veriyor. Böyle olunca da rakipleri fırsatı görene kadar o, ürünü üretmiş, pazara koymuş oluyor.
Çinli firmaların son dönemdeki ürünlerine bakarsanız hem tasarım hem de teknik özellikler bakımından Avrupalı rakiplerine göre çok daha yenilikçi ve güçlü olduklarını göreceksiniz. Bunun arkasında aslında yukarıda bahsettiğim kültür yatıyor: İşine hâkim ol, hızlı karar ver, iterasyon yapmaktan korkma, kervanı yolda düz. Tabii ki burada Çinli firmaların Batılı rakiplerine göre çok daha genç olması da önemli bir faktör. Kurucular veya ikinci kuşak hâlâ şirketin yönetimini aktif olarak elinde tutuyor, şirketi daha girişimci bir bakışla yönetiyor. Mao’nun devrimde duraklamanın geriye dönüşü getireceği düşüncesi, sanki sonraki kuşakların iş yapma biçiminde de kendini gösteriyor. Firmalar çok hızlı evriliyor.
Batı’da ise birçok firmanın onlarca yıla dayanan bir geçmişi var. Bu da hâliyle oturmuş sistemler, profesyonel yönetim ve birçok süreç getiriyor. Birçok firmada süreç, çıktının önüne geçiyor. Özellikle komşu fabrikalar kapandıkça korku büyüyor; yeni düzenlemeler ve süreçlerle bürokrasi duvarları yükseltiliyor. En küçük bir iş için bile aylarca süren süreçler devreye giriyor.
Peki Türkiye bu karşılaştırmada nerede? Bence Batı’ya çok daha yakın. Özellikle belli bir büyüklüğü geçmiş Türk şirketlerinde ciddi bir bürokrasi var. Patronlar yaptıkları işin daha çok finansal kısmıyla ilgileniyor, farkın detaylarda saklı olduğunu unutabiliyorlar. Haklarını vermek lazım ama şaraptan ve caz müziğinden anlıyorlar; eskisi gibi rakı içmiyorlar.
Diğer bir popüler konu da Çin’deki devlet desteklerinin büyümeye etkisi. Çinli firmaların gelişiminde devlet desteğinin hiç mi payı yok? Tabii ki var, olmaz olur mu? Ama asıl belirleyenin bu olduğunu düşünmüyorum. Çin’in şu an uyguladığı devlet destekli kalkınma modelini ilk Çin icat etmedi. Kore, Japonya ve Tayvan da benzer modeller uyguladılar. Japonya’da keiretsu, Kore’de chaebol olarak adlandırılan şirket grupları, devlet destekli büyümenin örnekleridir. Aksi takdirde TSMC, Samsung ve Toyota gibi firmaların bugünkü hâllerine gelmesi imkânsızdı.
Türkiye’nin ise bugünlerde ne yapacağı konusunda kafası çok karışık, arada kalmış durumda. Bir yandan Çin yatırımı çekmek istiyor ama aynı zamanda Çinli firmalar için AB’ye girişte arka kapı durumuna düşmek istemiyor. “Avrupa’da Üretim” (Made in Europe) girişiminin dışında kalmak, özellikle otomotiv gibi sektörlerde büyük baş ağrısı yaratabilir. Bunun yanında, Avrupa ülkeleri Çin yatırımı peşinde koşarken kolları kavuşturup oturmak da olmuyor. Mevcut durumda Avrupa en büyük ticari ortağımız olsa da tüm parayı Avrupa ekonomisinin yeniden ayağa kalkacağına basmak şu günlerde çok mantıklı gözükmüyor. Bir denge politikası bulmak şart.
İlerleyen günlerde Avrupa-Çin görüşmelerinden, özellikle mevcut konjonktürde, başka olumlu sonuçlar da alınabilir. Ama bu, asıl sorunu çözmez; sadece ağrı kesici olur. Avrupa’nın yeniden sanayileşmek için farklı araçlara ihtiyacı var ama şu an bunları tartışacak ve beraber hareket edecek noktadan çok uzak. Güneyi ayrı, kuzeyi ayrı yöne gitmek istiyor.
Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dış politikasını ve güvenlik politikasını ABD’ye ipotek etmişti. Şimdi oturup kendi yolunu çizmesi gerekiyor ama bu da kolay olmayacak. Sonuç ne mi olur? İyi olan kazansın, tüm takımlara başarılar diliyoruz.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


