Çağımızın başlıca sağlık sorunu hiç tartışmasız obezite. Bunun tartışılacak bir tarafı da yok. Üstelik, önlenebilir bir sağlık sorunu olmasına rağmen oranlar artmaya devam ediyor. ABD’de nüfusun yüzde 40’ı obez. Tüm dünyada ise bu rakam yüzde 16 olarak veriliyor. TÜİK verilerine göre Türkiye’de 2022 yılında yüzde 20,2 olan oran, 2025 yılında %21,8 olmuş.
Obezitenin cerrahi olarak tedavisi ortaya çıktığında en büyük eleştirilerden biri de obezitenin hastadan kaynaklanan psikolojik bir sorun olduğu inancıydı. Öyle ya, cerrahlar psikolojik bir hastalığı cerrahi yoldan tedavi etmeye çalışmaktaydı ve anlamsız gözüküyordu. Ancak, günümüzde obezite artık metabolik bir hastalık olarak kabul ediliyor.
Cerrahlar halen psikolojik/metabolik bir hastalığı giderek azalan oranlarda cerrahi yoldan tedavi etmeye çalışıyorlar ama bu sorunu çözecek ilaçlar da hızlı bir şekilde gelişiyor ve etkili. Bu durumu yıllar önce yapılan ülser ameliyatlarına çok benzetiyorum. Aynı şekilde obezite için yapılan ameliyatların sonunun gelmesi de çok uzak gözükmüyor.
Bu bilgileri bir kenarda tutarak toplumdaki obezite sorununa başka bir açıdan bakalım. Belki bazılarına inanılmaz gelecek ama net bir gerçek var: Obezite zenginlerin değil, yoksulların sorunu.
Dünyamızda halen, maalesef, açlıktan ölenler var ve bunlar gelir düzeyi çok düşük olan ülkelerde. Buna karşılık obezite oranları gelir düzeyi yüksek ülkelerde artmaya devam ediyor. ABD liderliği kimseye kaptırmıyor ama gelir düzeyi yükselen Çin ve Hindistan’da da oranlar artıyor. Ama bu gerçek obezitenin yoksulların sorunu olduğu gerçeğine ters düşmüyor.
ABD’de obezite azınlıklarda ve daha düşük gelirli eyaletlerde yüksek bulunmuş. Yoksulluk sınırının altındakilerin oranı yüzde 35 olduğunda, obezite oranının varlıklılara göre yüzde 145 arttığı görülmüş.
Nedenleri ise çok açık ve her ülkede aynı sonuca varılıyor: İşsiz, yoksul, yeterli eğitim alamamış kişilerin düzensiz beslenmeleri, işlenmiş gıdaları daha fazla tüketmeleri, taze sağlıklı gıdaya ulaşamamaları ve daha az fiziksel aktivitede bulunmaları ortak sorunlar.

İşlenmiş gıdalar, özellikle “fast food” olarak tarif edilen gıdalar, ucuz ve kolay erişilebilir durumda. Aynı durum şekerli içecekler için de geçerli. Ayrıca spor yapmak da zaman yanında para gerektiriyor ki bu kişilerde ikisi de yok.
Önemli bir kavram da yiyecek güvensizliği (food insecurity). Bir sonraki öğünü bulamama korkusu/ihtimali ile bulunanı fazlasıyla tüketmek anlamına geliyor.
Bir diğer önemli nokta da toplumların düşük sosyoekonomik kesimlerinde sağlıklı beslenme konusunda bilgi eksikliği olarak gösteriliyor.
WHO raporu aynı sorunun erişkinler yanında ergenlerde de varlığına işaret ediyor. Raporda düşük gelirli ailelerdeki çocukların daha fazla şekerli içecekler ve daha az sebze ve meyve tükettiğine dikkat çekilerek düşük sosyoekonomik statü ile sağlıksız beslenmenin ve obezitenin ilişkisi gösteriliyor.
Sağlık Bakanlığı obezite sorununa dikkat çekiyor ama neler yapılması gerektiği konusunda uygun yerden yaklaştığı söylenemez. Basitçe, daha az ve sağlıklı besin tüketip daha fazla hareket ederek obezite sorununu çözeriz fikrini savunuyor.
Ayrıca obezite kişisel bir problem olarak sunuluyor. Öyle ya, obez isen suçlu sensin. Çok yemişsindir, az spor yapmışsındır.
Diğer sağlık sorunları gibi yoksulluğu ortadan kaldırmadıkça obezite sorunu artarak devam edecektir. Sağlık sorunları sadece hastane ve ilaç ile çözülemez. Eğitim, barınma, beslenme, temiz suya ulaşım gibi sağlığın sosyal belirleyicileri gözardı edilerek sağlıklı bir toplum yaratılamaz. Özetle, amaç sivrisinekleri öldürmek değil, bataklığı kurutmak olmalıdır.


