İnsan bir kere çocuk olur; çoğunlukla bütün çocukluk anıları ise hayatının akışını belirler. Anlatacaklarım, hikâyelerden örülü bir anı yolculuğu. Bu yolculuk, yalnızca kişisel anılardan değil; birçok insanın, birçok kavramın ve birçok kavganın bir arada olduğu, Türkiye’nin dönüşüm sancılarıyla iç içe geçmiş bir dönemin hikâyelerinden oluşuyor.
Ece’den söz edilişini, ona duyulan hayranlığı ilk kez 9-10 yaşlarımda duydum. Ece, hayatımda adı ünle anılan, biraz da merak uyandıran bir isimdi. O günlerde Etiler’de bir mekânından bahsediliyordu. Oysa ben Ankara çocuğuydum -Gaziosmanpaşa’da, henüz otobüs duraklarının erişmediği yeni bir muhitte yaşıyorduk- şimdi ise bırakın durak sayısını araç park yeri bulmak imkânsız. 1993’ten beri de aynı mahallede babamın adını taşıyan bir sokak, bir cadde ve bombayı hatırlatan bir anıt bulunuyor.
Ankara’daki evimiz, annemin muhteşem yemekleriyle bütün aydınları ağırlar, bizler ise uyku saati gelene kadar o sohbetleri dinlerdik. İstanbul’dan gelenler Ece’den hayranlıkla söz ederdi. Ali Sirmen mesela, “Ece’de mükemmel bir akşam yaşadık” derdi; “bıldırcın yumurtası yapmış, sahneye şu çıktı, bu şarkıyı söyledi.” Benim yaşım ise henüz 9-10. Her şey sihirli gibi.
Bugünden baktığımda görüyorum: Cumhuriyet gazetesinin içinde herkes dinamik, herkes üretken; içleri içlerine sığmıyor. Başlarında türlü davalar var, hapisler var ama hapse girseler de çıksalar da hayata tüm güçleriyle ve mizahlarıyla sarılıyorlar. Barış Davası vardı başlarında. Babam Ali Amca’ya “sıkıyönetim abonesi” diye takılırdı. Öyle bir mücadeleci insanları tanıyarak geçti yaşlarım.
O günlerde Ali Sirmen’in bir diğer lakabını ve gizli köşesini de öğrenmiştim: Bekri Çeşnici. Mekân ve yemek yazıları kaleme alırdı. Ama Bekri Çeşnici’nin kim olduğunu herkesten saklamamız gerekirdi -ilkokul arkadaşlarımdan saklamam gereken bir sır daha(!) O zaman bir sır daha, Bekri Çeşnici, zeytinli tavuk tarifini annemden almış, öyle yazmıştı. Yayımlandığında babamla annem epeyce eğlenmişti.
Geçtiğimiz yıl Ali Sirmen’i kaybettik. “Bir yıldız daha kaydı hayatımdan” diye düşündüm. Son dönemlerde onunla, evi dışında, hep Ece’de buluşurduk; çünkü en çok güvendiği yer orasıydı. Eşi Mine Sirmen’i kaybettikten sonra da, en yakınları “Hadi dışarı çıkalım” dediklerinde yine oraya götürürlerdi. Ece, onlar için bir ev gibiydi. İstanbul’a her gittiğimde yolum Asmalımescit’e düşer; adımlarım ister istemez beni oraya götürür. Ben de farklı arkadaşlarımla orada buluştum; Doğan Abi’yle mutlaka akşamın bir saatinde orada karşılaşırdık. Ama Ece’nin asıl özelliği, herkesin tanıştığı, kendine özgü bir habitat oluşturmasıydı. Orada insanlar birbirinin dedikodusunu yaymaz, sadece bir arada olmanın keyfini yaşarlardı.
Ece’ye oturup tüm bunları anlatsam, muhtemelen kahkahayı basar, “Kızım, sen beni ne abartmışsın” derdi. İşte kimseyle oturup bunları anlatamıyorsunuz, bir insanı seviyorsanız ona yazıyorsunuz, bir insana kızıyorsanız onunla iletişimi kesiyorsunuz.
Ece’nin farklı bir özelliği vardı; farklı düşüncelerden insanları aynı sofrada buluşturmak, onları inanılmaz bir lezzetle bir araya getirmek… Üstelik sadece buluşturmakla kalmaz, her birinin kırılganlıklarını gözetir, onlara sahip çıkarak hayatını sürdürürdü. Mekâna gelenler arasında fazla içmiş, eve dönemeyecek gibi görünen biri olduğunda hemen mutfağa girer, bir tabak mantı çıkarır, kendi elleriyle yedirirdi. Onun sağ salim evine döneceğinden emin olmadan da içi rahat etmezdi. Bugün bu satırları, bir dönem yazarlarından olduğum T24’te kaleme almamın nedeni de biraz bu.
Nadir Nadi’nin evinde…
Çok daha eskiye gideceğim. Sekiz yaşındayım. Harbiye’de, Nadir Nadi’nin evindeyiz. Masada Berin Hanım, babam, Ali Sirmen, Okay Gönensin, Hasan Cemal ve elbette İlhan Selçuk var. Öyle bir masa ki, Cumhuriyet’in tüm yazar kadrosu orada. Ece yok; çünkü başka bir hikâye anlatacağım.
Cumhuriyet gazetesinin sahibi Nadir Nadi Harbiye’deki evinde. Özge Mumcu sekiz yaşında, Hasan Cemal (solda) ve Ali Sirmen
Ben o yaşta bile bütün ortamı incelerim. Dinler, insanları gözlemlerim. O zamandan beri böyledir; tek fark, eskiden fazla konuşmazdım. O yaşlardayım, Harbiye’de farklı bir İstanbul kültürünün yaşadığı bir evdeyiz, babamın Nadir Nadi’ye ve Berin Hanım’a duyduğu saygıyı hissediyorum. Bazen geçmişten bahsettiğimde insanlar bana hâlâ “Sen bunları nasıl hatırlıyorsun” diye sorar. Hatırlarım. Ama bazı şeyleri unutmayı da isterim. Ne var ki hiç beceremem. Unutamamak, maalesef benim hafızamın da bir belası ya da mutluluğu, bilemiyorum bugün.
Küçük yaşlardayım; yalnızca ebeveynle girilebilecek bir ortamdayım. Babamın dostları, yakın arkadaşları da orada. Hayatımdaki en büyük şanslardan biri bu oldu diye düşünürüm hep. Bu yıl kaybettiğimiz Altan Öymen, Ali Amca… Onun eşi Mine Teyze vardı; tatlı sert diliyle bize sahip çıkan. Bir de Mine Gözen… Öylesine erken, öylesine paldır küldür gitti ki. Hâlâ gülümsemesi, hayattaki zorlanmalara karşı o yaratıcı başa çıkış biçimi gözümün önünde. Ben hep biriktirdim; insanları biriktirdim, onların sarılışlarını biriktirdim.
Ben bu insanları ilk kez sekiz yaşındayken Nadir Nadi’nin Harbiye’deki evinde büyük bir buluşmada tanıdım. Belki onlar da hatırlıyordur: Küçük bir televizyonda Cumhuriyet’in ilk reklamı çıkmıştı, biz de o ekrandan yeni bir döneme geçişi izlemiştik.
Cumhuriyet gazetesinden bahsediyoruz aslında. Yazının sonunda gelmedim, ama işte bu benim için en büyük sıkıntılardan biriydi. Dokuz yaşındaki günlüğümde, babamın Cumhuriyet’te yaşadığı sıkıntıları yazmışım. Milliyet’e geçişini, sonra yeniden Cumhuriyet’e dönüşünü… Ve küçük bir çocuğun kaleminden dökülen o cümle: “Hiç dönmesin istiyorum.” Babamın birçok şeye çok üzüldüğünü görmüşüm ve yeniden üzülmemesini istemiştim; ama baba ocağı gibiydi onun için geri döndü.
Evet, Nadir Nadi’nin ölümünün ardından -belki daha önce başlamıştı kavga bilemem- 1992’de Cumhuriyet’te bir kırılma oldu. Kimler araya girdi, kim Cumhuriyet’in o ahengini bozdu, ancak tanıkları bilir ve anlatır. Bazen tek taraflı içe döküm bazen kavgalı.
Sadece Aralık ’92’de bir yayın toplantısından derin bir üzüntüyle dönmüştü babam, onu hatırlıyorum. Ve kısa bir süre sonra, malum olay yaşandı… Babam öldürüldü.
O kavga hâlâ derin ve hâlâ sürüyor. Yalnızca ben, yıllar sonra, görece ufak bir bedelle birlikte, bu kavganın bir aktörü olmamayı ve içine çekilmemeyi seçtim. Kendi yolumu seçtim diyebiliriz.
Bir zamanlar Cumhuriyet: Sene 1985. Cezaevinde ‘Samim Lütfü’ takma adıyla yazan Ali Sirmen hapisten çıkmış, Nadir Nadi’nin evinde. Soldan: Hasan Cemal, Okay Gönensin, Uğur Mumcu, Emine Uşaklıgil, Deniz Teztel, Ali Sirmen, Nadir Nadi, Mine Sirmen, Sami Karaören, Merih Sezen, Özer Derbil. Oturanlar: İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Berin Nadi
Sezen Aksu’yla Ece’de…
Anılara geri dönüyorum.
On sekiz yaşıma girmek üzereyim. Berin Nadi hayattaydı; babamdan sonra bize hep kol kanat gerdi, ruhu şad olsun. Yunus Nadi Ödülleri için tören düzenleniyordu. Tören biter bitmez Ali Amca bir ekibi peşine takar, başta bizler de olurduk, Ece’ye giderdik. Ödül töreni 28 Haziran’da yapılırdı, benim doğum günüm ise ertesi gün.
O yıl Ece’nin Kuruçeşme’deki mekânına gittik. İstanbullu gazeteciler Boğaz manzarasına alışkındı, ama ben hâlâ hayranlıkla bakıyordum. Akşamın bir yerinde Sezen Aksu geldi. Çocukluğumdan beri hayranıyım. Ece gitti, benim kim olduğumu ona söyledi. Bir süre sonra Sezen Aksu yanıma oturdu. “Özge, benden ne istersin, doğum günün için hangi şarkıyı söylememi istersin” dedi. Ben de hiç düşünmeden, “Sen Ağlama” dedim. Çünkü çocukluğumda arabada hep o şarkı çalardı.
Birlikte söylemeye başladık: “Hasret oldu, ayrılık oldu, hüzünlere bölündü saatler, senden bana…” Ama şarkının devamı gelemedi. “Devam edemeyeceğim” dedi Sezen Aksu ve ağlayarak yanımdan kalktı.
Benim için bir hayaldi bu an. Bütün çocukluğum onun şarkılarıyla geçmişti ve ben müziğe düşkün biriydim. Ama bir yandan da şaşkındım. “Ben ne yaptım da Sezen Aksu’yu kaçırdım?” diye düşündüm. Oysa hâlâ çocuktum; şarkının onda nasıl bir duygu yarattığını, hangi katmanları açığa çıkardığını anlayamazdım. Sonra ne zaman Sezen Aksu dinlesem, sosyal medyada paylaşsam; “ama o yetmez ama evet”çiydi yorumları gelecekti. Oysa benim anımda bambaşka bir yeri vardı.
Siyasi tartışmaların ve rövanşların sonu gelmez malum. Yılları biraz ileri saralım. Derslerime devam ediyorum; siyaset bilimi yüksek lisansı, ardından doktoramı yapıyorum. Ama çeşitli nedenlerle otobüse atlayıp sürekli İstanbul’a gidip geliyorum. Hayatta kendime bir patika açmaya çalışıyorum. Bir yandan da vakıf yönetimiyle uğraşıyorum. Sonradan öğrendim ki, büyük holdinglerin CEO’ları vakıf yönetirmiş aslında. Ben ise 26 yaşında, finans tabloları, maaş ödemeleri ve kâr amacı gütmeyen bir vakfın bütün sorumluluklarıyla derin suda yüzüyordum.
O seyahatlerimden birinde Ali Amca, “Ece Kuruçeşme’yi kapattı, Asmalımescit’te yeni bir yer açtı. Adı 9 Ece Aksoy” dedi. Birkaç arkadaşımla gidip yemek yedik orada. Yine aynı lezzet, aynı tat. Ama bu kez daha küçük bir mekân. Yanında ona sadık çalışanları, otları, radikaları, sarmaları…
“Ece, neden vazgeçtin Kuruçeşme’den” diye sordum. “Bozdu oralar” dedi. Bu açıklama bana yetti. Ece’nin bir sihirbaz gibi bizi hem kendisine hem Ali Amca’ya komşu etmesi, varlığı ve netliği benim için basın açıklaması tadındaydı.
Asmalımescit… Gazetecilerin akınına uğrayan bir yer. Sadece gazeteciler değil; köşe yazarları, edebiyatçılar, şarkıcılar, ekran yüzleri… Hepsi oradaydı, çoğu da oradalar. Yakup’tan bir başkasına, bir yerden bir yere uğrasalar da sonunda yine Ece’nin etrafında toplanırlardı. Çok güzel de müziği olurdu.
“Ali’yi hiç iyi görmedim”
En son 2019’daydı, pandemi öncesi. İstanbul’da bir toplantının ardından “Hadi Ece’ye gidelim” dedik; mekân yakındı. Ece’yle oturduk, uzun zamandır sohbet etmemiştik, biraz konuşmak istedim. Hayatını nasıl sadeleştirdiğinden, pratikleştirdiğinden bahsetti; pazarlardan bulduğu değişik şeyleri, onları nasıl yemeklere dönüştürdüğünü, mutfağa girişini, herkese yemek yapmayı öğretme çabasını anlattı. Artık mekânı güvendiği personele bırakıp uykuya çekildiği yıllardı.
O gece kalabalıktık ama bir ara sadece Ali Sirmen, Ece ve ben kaldık. Sohbetten sohbete geçtik. Ben artık çocuğumdan bahsediyordum; dört yaşına gelmişti. Ali Amca biraz buruk, çünkü Mine Teyze’yi kaybetmiştik. Gece sonunda Mehmet Karaören Ali Amca’yı eve bıraktı, biz ise birkaç kişi daha oturmaya devam ettik.
Asmalımescit, 9 Ece Aksoy: Özgür Mumcu (solda), Ali Sirmen, Özge Mumcu Aybars ve Ece...
Onlar gittiğinde dikkat ettim. Ece, beyaz saçlarını iki yandan örgü yapmıştı. Bir yanıyla genç bir kız gibi, bir yanıyla ise bütün hayatı gözlemlemiş bir kadın gibi görünüyordu. Ama çok mutsuzdu, sormak geliyordu içimden. Çok soru da sorulmazdı aslında.
“Ece, ne oldu?”
O huzursuz bir ifadeyle sadece şunu söyledi:
“Ali’yi hiç iyi görmedim.”
Ali Amca, o sıralarda yeni teşhis edilen kanseriyle baş etmeye çalışıyordu. Hepimiz biliyorduk; ama Bekri Çeşnici misali saklıyorduk uzak çevreden, ona moral vermeye, yanında olmaya çabalıyorduk. Ben de kendi kendimi, “Hani bu yaşta hücreler daha yavaş ilerler ya…” diye avutmaya çalışıyordum. Ama insan o an ne diyeceğini bilemiyor ki. Kim bilebilir?
Ece’nin keyfi kaçmıştı; çünkü 1980’lerin güçlü, enerjik Ali’sini ve mekânların “Bekri Çeşnicisi”ni tanıyordu ve karşısında bugünkü, yorgun Ali Amca’yı görüyordu.
Cumhuriyet’çiler arasında da köprüydü
Nadir Nadi (solda), Uğur Mumcu ve Ali Sirmen
Ben çocukken o Cumhuriyet yazı ailesine girdim ve 11 yaşında çok büyük bir travma yaşadım. Bu yazının vardığı yer aslında şu: İnsanlar birbiriyle diyalog kurabildiğinde aralarında her zaman köprü kurabilirler. Ama bazen o köprüleri atmak da gerekir. Ece, kimi zaman kurulan bir köprü, kimi zaman da o köprüyü atmanın neden doğru olduğunu gösteren bir kadındı.
Cumhuriyet ailesi diyorum çünkü Cumhuriyet’ten çok gazeteci ayrı yollara savruldu, farklı ideolojik akımlara kapıldı. Ama hepsi bir dönemin Cumhuriyet’inden geçti. Yani herkesin bir arada kalabilmesi için çabalayan Nadir Nadi’nin Cumhuriyet’inden… Ece de o insanlar arasında bir köprüydü; bilerek ya da bilmeyerek… Elinin lezzetiyle, duruşuyla, sertliğiyle, sevdiğine açtığı gönlüyle hep oradaydı.
Üzüntüm katmerli. Çünkü hem çok önemli bir jenerasyonu kaybediyoruz, hem insanlar arasında köprü olan isimleri, hem de bu ülkeye ömrünü veren insanlığı… Hayatın akışı bu. Ne hayatın ne de ölümün önünde durabilecek bir gücümüz var. Geriye hatıralarımız, duygularımız, dostluklarımız kalıyor. Ve belki de bunlar bize yetmeli.
Hayatta çok “keşke” var. Benim keşkem hayatın hep çocukluktaki gibi saf ve temiz, herkesin eşit olduğu bir akışta ilerlemesi… Ama işte hayat ve insan tabiatıyla karşılaşınca, o çocukluktaki gibi sihirli olmuyor hiçbir şey. Bu uzun yazı, aslında Ece’nin ölümünden kendi yakın geçmişime bakan bir iç döküm. Çünkü bu yıllar çok değerlilerimi, onlarla anılarımı elimden / elimizden aldı. Bazen araba kullanırken hatırlıyorum kayıplarımı bazen kimse yanımda olmadığında. İşte hayat beni de hafızamın unutmama hâlinde bıraktı.
İyi ki bu insanlar vardı. Ve zamanları gelince veya erkenden teker teker gidiyorlar. Hayatın en çok iç kanatan yanı da bu.
Hayat tam da bu.


