Yeni bir demokratik cumhuriyete doğru

Yeni bir demokratik cumhuriyete doğru

Kürtler, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin önemli bir aktörü. Demokrasi Kürtler bakımından bir varoluş sorunu. Kürt kimliğiyle eşit yurttaşlık temelinde özgürce var olabilmek ancak demokratik bir düzen çerçevesinde olanaklı. Yeni bir demokratik cumhuriyetin inşasında Kürtler ve Türkler birlikte hareket ederek kurucu iradeyi oluşturmalı.

Yeni bir demokratik cumhuriyete doğru
Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü Konferansı

Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü Konferansı 13-14 Haziran tarihlerinde İstanbul’da, Cem Karaca Kültür Merkezi’nde yapıldı. Toplantıyı yaklaşık 700 kişilik bir salona sığmayan, sokağa taşan bir kalabalığın izlemesi, Türkiye’de demokrasi arayışının bir göstergesi.

Çok farklı kimliklere ve inançlara mensup konuşmacıların demokrasi ortak teması çevresinde bir araya gelerek düşüncelerini özgürce açıklamaları, konuşulması tabu olan konuların da masaya yatırılması inşa edilmek istenen yeni demokratik Türkiye bakımından umut verici bir olaydı.

Konferans’ın başlığından da anlaşılacağı gibi, hareket noktası, Cumhuriyet’in birinci yüzyılındaki demokrasi eksikliğini tamamlamak için yapılması gerekenler.

Konferans’ın çağrı metninde de bu hususun altı çiziliyor: “Bu tarihsel sorumluluğun bilinciyle bir araya gelen bizler, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında demokratikleşme sorunlarını bütün boyutlarıyla tartışmak, demokrasi ve barışın toplumsal ve siyasal zeminini güçlendirecek çözüm yollarını üretmek çağrısında bulunuyoruz.”

Konferans’ın bir özelliği de Türkiye’deki demokrasi krizinin derinleştiği bir döneme rast gelmesi. Bunu bir rastlantı olarak görmemek gerek. Demokrasinin bütün kurumlarıyla çöktüğü nokta, aynı zamanda demokrasi talebinin en yüksek olduğu noktadır.

Gramsci, “Hapishane Defterleri”nde bunu şöyle ifade eder: “Kriz, tam da eskinin ölmekte, yeninin ise doğamamakta olmasından ibarettir. Bu ara dönemde çok çeşitli marazi belirtiler ortaya çıkar.” Bu sözler bugünün Türkiyesi için de geçerli. Eski düzen öldü. Ancak eski düzeni öldüren AKP iktidarı yeni bir düzen kuramadı. Onun için muhalefetin sindirildiği, özgürlüklerin bastırıldığı, yargının bağımsız olmadığı bir tek adam rejimi kurmak gibi “marazi belirtiler” ortaya çıktı. Eskinin öldüğü yeninin kurulamadığı bir dönemde yapılan Konferans’ın amacı, demokratik bir “yeni” kurulmasının yolunu açmak.

Siyasal iktidarın, muhalefetin etkisizleştirildiği otoriter bir tek adam rejimi kurma çabalarına karşı bir toplumsal itiraz sesi yükseltmek, bir demokrasi mücadelesi vermek gerekli. Bu çabaların butlan kararıyla girdiği yeni aşamada, böyle bir sesin yükseltilmesi büsbütün önem kazandı. Bu Konferans’ın ve katılanların sorumluluğuna giriyor.

Konferans’ın sonuç bildirisinde de bu konu vurgulanıyor: “Böyle bir dönemde barış ve özgürlükleri kurumsal güvenceye kavuşturacak düzenlemelerin gecikmeksizin gündeme gelmesi, … Yalnız siyasal bir tercih değil, ortak geleceğe karşı bir sorumluluk olarak görülmelidir.” Konferansta öne çıkan vurgulardan biri, “…Mevcut baskıların bir an önce sona erdirilmesi ve memleketin bütünüyle demokrasiye ve barışa yoğunlaşması gereği oldu.”

Mevcut rejime ve siyasal iktidarın tam bir otoriter rejim kurma çabasına itiraz yeterli değil. Aynı zamanda topluma yeni bir proje sunmak gerekir. Demokrasi mücadelesi ve aşağıdan yukarı yeni bir demokratik cumhuriyet inşası birbirlerini tamamlayan adımlar. Bir bütünün parçaları. Konferans’ın çağrı metninde de bu husus belirtiliyor: “Bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca eleştiri değil, aynı zamanda kurucu bir iradedir.”

Nasıl bir Türkiye istiyoruz? Çoğulcu bir Türkiye istiyoruz. Herkesin farklılıklarıyla birlikte kamusal alanda eşit bir biçimde var olabileceği, farklı kimliklerin tanındığı, ötekileştirilmediği, bir arada yaşadıkları, eşit yurttaşlığa dayanan çoğulcu bir Türkiye. Katılımcı demokrasinin uygulandığı bir Türkiye istiyoruz. Yurttaşların, siyasetin seyircisi değil, oyuncusu olduğu, merkezde ve yerelde karar mekanizmalarına katıldıkları, kendilerini ilgilendiren konularda karar verdikleri katılımcı bir demokrasi. Hukuk devletinin evrensel ilkelerinin geçerli olduğu bir Türkiye istiyoruz. Yargının bağımsız olduğu, mahkeme kararlarının uygulandığı, tutuklamanın muhalif siyasetçilere, basına verilen bir ceza olmaktan çıkarıldığı bir Türkiye. İnsanların eşitlik ve özgürlük içinde yaşadıkları bir Türkiye istiyoruz. Gelir eşitsizliğinin dengelendiği, en yoksul ile en zengin arasındaki uçurumun kapatıldığı insanların temel hak ve özgürlüklerini kullanmalarının suç sayılmadığı bir Türkiye. Tahakküm ilişkilerinin sona erdiği, ezen ve ezilenin olmadığı bir Türkiye istiyoruz.

Türkiye bir yol ayrımında. Gelecek kuşaklar ya otoriter bir tek adam rejiminin karanlığında yaşayacaklar ya da yukarda resmi çizilen aydınlık, güneşli bir demokraside. Konferans, aydınlık yarınlara açılan bir umut kapısı. Bir son değil, bir başlangıç.

Halk kitlelerinin içinde olduğu geniş bir cephe kurarak güneşli yarınlara yürümek gerek. Konferans uzun ve güç bir demokrasi yolculuğu başlatıyor. Bu konuda Konferans’ın sonuç bildirgesi şöyle diyor: “(Konferansı) bir sonuç değil, uzun soluklu bir demokrasi arayışının, ortak düşünmenin ve ortak mücadele sürecinin yeni bir başlangıç buluşması olarak görüyoruz.”

Konferansın bir özelliği, bakışlarını geleceğe doğru çevirmesine karşın bunu geçmişten çıkardığı derslerle yapması. Geçmişle bugün ve gelecek arasında bir köprü kurması. Geçmişi tartışmadan bugünü anlamak olanaksız olduğu gibi, geleceğe ilişkin gerçekçi bir proje hazırlamak da güç.

Konferans’ta Kürt sorunu, Cumhuriyet’in demokratikleşmesi bağlamında ele alındı. Sonuç bildirisinde Kürt sorununu “demokratik ve barışçı çözümüne dönük gelişen olanaklar, yalnızca bir sorununun çözümü değil. Türkiye’nin bütününün demokratikleşmesini güçlendirecek tarihi bir eşiği ifade ettiği” belirtiliyor. Çağrı metninde de vurgulandığı gibi, “Türkiye’nin demokratikleşmesi ile Kürt sorununun çözümü ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır.” Konferans’a egemen olan görüş bu görüştü.

Ne var ki Kürt sorununun “Terörsüz Türkiye” başlığı altından yeniden ele alındığı bu dönem, aynı zamanda Türkiye’nin demokrasiden en çok uzaklaştığı dönem. O zaman ister istemez, “böyle bir dönemde Kürt sorununun çözümünde bir gelişme beklemek gerçekçi midir?” sorusu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin “demokratiksizleştirilmesi” süreciyle çözüm süreci birlikte nasıl yürüyecek? İktidar demokrasiden uzaklaştıkça, çözüm süreci de inandırıcılığını yitiriyor, toplumsallaşamıyor, bürokratik bir çaba niteliğine bürünüyor.

Ama konuşulan konu zaten Kürt sorunu değil. Silahların bırakılması ve PKK’nın kendini feshederek dağdan inmesi. Oysa silahlı mücadele bir sonuç. Barış sadece silahların susmasıyla gerçekleşmez. Gerçek bir barıştan söz etmek için çatışmaya yol açan nedenlerin ortadan kaldırılması gerekir. Bugün de “terörsüz Türkiye” sürecinin Kürt sorununun çözümü sürecine evrilmesine ihtiyaç var. Ancak bunun için Kürt sorunuyla demokrasi arasında teoride ve uygulamada tam bir bütünleşme sağlanmalı.

Kürtler, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin önemli bir aktörü. Demokrasi Kürtler bakımından bir varoluş sorunu. Kürt kimliğiyle eşit yurttaşlık temelinde özgürce var olabilmek ancak demokratik bir düzen çerçevesinde olanaklı. Yeni bir demokratik cumhuriyetin inşasında Kürtler ve Türkler birlikte hareket ederek kurucu iradeyi oluşturmalı.

Konferans Türkiye’nin içinde bulunduğu demokrasi krizinin derinleştiği bir dönemde, yeni bir demokrasi hareketine duyulan ihtiyaca yanıt vermek, ortak bir kurucu irade ortaya koymak bakımından önemli bir toplantıydı. Yeni bir kapı açıldı. Bu kapıdan yeni bir laik demokratik Cumhuriyet’e doğru yürüyebiliriz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler