Anti-hak politikalarına “ilham veren yüz”: Trump

Anti-hak politikalarına “ilham veren yüz”: Trump

ABD Başkanı Trump ikinci kez başkanlık koltuğuna oturduğu ocaktan beri gerek Gazze’yle ilgili söylemleri gerek ABD’deki basın kurumlarına yönelik müdahaleleriyle baskıcı rejimler için “ilham” verici bir lider halini alırken, sadece ülkesinde değil, tüm dünyada da insan hakları krizini hızlandırdı. Peki özellikle Trump’ın hedefinde kimler mi var? İşte yedi başlıkta hedeftekiler ve Trump’ın otoriter icraatlarının etkileri…

Anti-hak politikalarına “ilham veren yüz”: Trump

Bütün dünyada bir ucube dolaşıyor. Irkçılığın, ayrımcılığın ve anti hakların ucubesi.

ABD Başkanı Donald Trump, ikinci kez başkanlık koltuğuna Ocak 2025’te oturdu. Henüz seçim çalışmaları sırasında ve elbette ilk başkanlık dönemindeki pratikleriyle, dünyanın en güçlü ülkelerinden birine nasıl başkanlık yapacağına, politikalarına ve uygulamalarına dair çok net sinyaller vermişti. Bizi hiç şaşırtmadı. Trump göreve geldiği ilk 100 günde, esasen taahhüt ettiği üzere, birçok alanda hakları tırpanlamayı, muhalifleri baskı altına almayı, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) iç teamüllerine bile taban tabana zıt şekilde ülke içinde ve dışında sistematik biçimde insan haklarını hedef almayı, haklar bakımından halihazırdaki tüm sistemleri ve yerleşik uygulamaları yıkacak şekilde bir politika uygulamayı ve zehirli bir söylem kullanarak dört koldan herkese saldırma planlarını hayata geçirdi. Trump’ın ikinci döneminin ilk 100 gününe baktığımızda insan hakları açısından birkaç önemli noktada özellikle yıkıcı çalışmalara imza attığını görüyoruz.

Bir süredir dünyanın adeta baş belalarından biri haline gelen otoriterleşmenin en güçlü, en yıkıcı, diğer otoriter ve baskıcı rejimler için en “ilham verici” halini oluşturmaya çalışan Trump, bu gücü ve etkisiyle sadece ABD’de değil, dünya genelinde de milyarlarca insanın hayatını kabusa çevirmeye kararlı görünüyor. “Trump etkisi” sayesinde insan hakları sistemlerinin ve uygulamalarının krize sokulmasından beslenen otoriterleşmenin kendilerine sağladığı gücün farkına varan tüm otoriter liderler için harika bir rol model, bir esin kaynağı. Birçok ülkede hakları için sokaklara dökülen, taleplerini güçlü şekilde dile getiren milyonlarca insanın aksine, diktatörler ve otoriter ülkeler bu durumdan çok memnun elbette.

Peki Trump’ın bu baskıcı politikaları hem ABD’de hem de dünyada milyarlarca sıradan insanın hayatında nasıl etki yaratacak, onlar da bu gidişattan diktatörler kadar memnun olacaklar mı?

1. Mülteciler ve göçmenler:

ABD Başkanı’nın doğrudan hedef aldığı en geniş grup arasında en başta mülteciler ve göçmenler yer alıyor hiç şüphesiz. Trump yönetimi, ikinci döneminin daha ilk saatlerinde, insan hakları krizlerinden kaçıp güvenlik arayan göçmen ve mültecileri insanlıktan çıkaran ve suçlu gibi gösteren yürütme kararlarıyla ırkçı ve göçmen karşıtı gündemini uygulamaya koydu. Baskıcı ve zalim sınır politikalarını yeniden uygulamaya sokarak, ABD Mülteci Kabul Programı'nı ve ilticaya erişimi durdurmaya çalışarak ve ABD genelinde ırkçı şekilde göçmenleri hedef alan baskınlar düzenleyerek, beyaz ırkçılığının kökeni 19. yüzyıl sonlarına dayanan "Büyük Yer Değişimi Teorisi"ni adeta federal politika haline getirmeye çalıştı.

Trump yönetimi ilk günlerinden itibaren, neredeyse tüm iç güvenlik kurumlarını sivil göçmenlik uygulamaları için görevlendirmiş durumda. ABD’nin dört bir yanında, sivil giysili maskeli ajanların göçmenleri bulundukları yerden alıp götürdüğüne, sokaklarda zırhlı araçların dolaştığına, silahlı ajanların evlerin ve araçların kapılarını kırarak insanları tutukladığına ve daha önce yasak olan okul, ibadethane, hastane gibi toplumsal alanlarda hedefli uygulamaların yapıldığına tanıklık ediyoruz. Ayrıca ailelerin birlikte gözaltına alınması ve birbirlerinden ayrılması uygulaması yeniden başlatıldı. Güvende olmak için ABD’ye gelenler, tam tersi biçimde insan hakları hareketinin uzun yıllardır kapatılması için mücadele verdiği Guantanamo Hapishanesi’ne gönderildi. Trump yönetimi, insanları hâlâ "düşman yabancı" olarak damgalamaya devam ediyor.  

Bunlara ek olarak garip, tuhaf, insan onuruna aykırı teklifleri de basında yer alıyor: ABD hükümeti, ülkede yasadışı olarak bulunan göçmenlere, ABD'den ayrılmaya karar vermeleri halinde 1.000 dolar tutarında bir meblağ ve ücretsiz seyahat imkânı sunuyor. Harikulade bir teklif olarak Trump’ın İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem yaptığı duyuruda, "Kendi kendini sınır dışı etmek, tutuklanmaktan kaçınmak için Amerika Birleşik Devletleri'ni terk etmenin en iyi, en güvenli ve en uygun maliyetli yoludur" demişti. Bunun üzerine Trump aynı gün gazetecilere, müthiş projelerinin cazibesini artırmak için teklifi kabul edenlere, “bir gün ABD'ye yasal yoldan dönme fırsatı sunulabileceğini” söyledi.

2. Muhalifler ve ifade özgürlüğü hakkını kullanmak isteyenler, öğrenciler, akademisyenler:

Trump önceki dönemine benzer biçimde ifade özgürlüğüne karşı agresif bir saldırı başlattı. Protestoyu, muhalefeti, akademik özgürlüğü ve fikir tartışmalarını şeytanlaştırdı.

İfade özgürlüğü ve barışçıl toplanma hakkını tamamen ihlal eden bu süreçte en büyük payı, Filistinlilerin haklarına destek veren protestolara katılan ya da bu yönde görüş beyan eden birçok öğrenci aldı. Üniversitelerde 2024 yılında başlayan ve devam eden Filistin yanlısı barışçıl protestolarda binlerce öğrenci gözaltına alındı, tutuklandı. Çoğunluğu göçmen veya ABD vatandaşı olmayan bu öğrenciler sınır dışı edilmek istendi. Trump’ın göreve geldikten sonra bu konuda yaptığı ilk açıklama ise, "yasadışı" protesto gösterilerine izin veren üniversitelere sağlanan fonların kesileceği, protesto gösterilerine katılan yabancı öğrencilerin yargılanacağı ve sınır dışı edileceği şeklindeki benzer tehditler oldu.

3. Özgür basını ve haber alma hakkını savunanlar, gazeteciler, haber ajansları:

Trump, göreve geldiğinden beri basını zapturapt altına almak için türlü uygulama gerçekleştirdi. İfade özgürlüğünü haksız yere kısıtlamak ve basın özgürlüğünü sınırlamak adına attığı adımlar arasında Beyaz Saray’ı takip edecek medya kuruluşlarını kendisinin seçmesinden gazetecileri hedef gösterip şeytanlaştırmasına; CBS News ve Des Moines Register gibi medya kuruluşlarına “kendisinin katılmadığı haberler yayınladıkları” gerekçesiyle açtığı davalardan Associated Press’i “Amerika Körfezi” yerine “Meksika Körfezi” ifadesini kullandığı için Beyaz Saray’daki etkinlikleri izlemekten men etmesine kadar bir dizi tuhaf pratik var.

Bağımsız medya, hükümetin hesap verebilirliği ve ifade özgürlüğü için kritik önemde. Trump yönetimi tam da bu sebeple basını zayıflatmaya çalışıyor.

Bu pratikler arasında Başkan Trump tarafından atanan yeni yönetimle birlikte, Federal İletişim Komisyonu’nun (FCC) çeşitli haber kuruluşlarını tehdit etmesi, lisans iptali tehditlerinde bulunması ve medya organlarını soruşturmaya alarak, normal denetim prosedürlerini bağımsız basına karşı silah olarak kullanması da bulunuyor. Bu, FCC’nin ABD İletişim Yasaları’nı uygulama amacına da ters bir kötüye kullanım. Örneğin, FCC, CBS News hakkında daha önce reddedilmiş bir şikâyeti yeniden açtı, National Public Radio (NPR) ve Public Broadcasting Service (PBS) gibi bağımsız kamu medya kuruluşlarını, "ticari olmayan yayın ilkelerini ihlal ettikleri" gerekçesiyle soruşturma altına aldı. Trump, ABD Küresel Medya Ajansı’nı zayıflatan bir yürütme emri çıkarılmasını sağlayarak, Voice of America (VOA), Radio Free Asia (RFA) ve Radio Free Europe/Radio Liberty gibi medya organlarının kapanmasına yol açtı.

Tabii bunu otoriter bir lider olarak tek başına da yapmadı şüphesiz. O bir yandan basın özgürlüğüne ve gazetecilik etiğine saldırırken, en büyük destekçilerinden Meta ve Elon Musk’ın X platformu dahil olmak üzere sosyal medya şirketleri de platformlarındaki doğrulama programlarını kaldırıp, doğru olmayan bilginin yayılmasına katkıda bulundu.

Başkan Trump, sosyal medya şirketlerinin korumalarını geri almaya -Meta’nın bağımsız doğrulama servislerini kaldırması da dahil-, yönetim anlayışına son derece uygun biçimde “nefret ve şiddet” dolu içeriklerin yayılmasına izin veren bir model geliştirmeye teşvik ederek, bu eğilimi daha da güçlendirdi. Trump yönetimi ile teknoloji milyarderleri arasındaki uyum aynı zamanda sınır tanımayan bir yolsuzluk, dezenformasyon, cezasızlık ve devlet gücünün şirketlerce ele geçirilmesi dönemine de kapı aralama riski taşıyor.

4. Uluslararası kurumlara ve uluslararası toplumun adalet sağlayacak gücüne inananlar:

Trump hükümeti hızla ve kasıtlı olarak, dünyamızı daha güvenli ve adil kılmak için tasarlanmış hem ABD’nin önemli denetim kurumlarını hem de uluslararası kurumları ve girişimleri hedef aldı. Dolayısıyla hem içeride hem de dünya çapında uluslararası kurumları ve adalet sağlanmasına olan inancı itibarsızlaştırmak için elinden geleni yaptı. Küresel liderlikte görülmemiş bir geri adım süreci başlattı. İnsan Hakları Konseyi’nden (HRC), Dünya Sağlık Örgütü’nden (WHO), Paris İklim Anlaşması’ndan çekildi ve UNESCO üyeliğini gözden geçirdi.

6 Şubat 2025'te; Trump, ilk döneminin sonuna doğru çıkardığı ve daha sonra Başkan Biden tarafından kaldırılan bir emre benzer şekilde, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve Başsavcısı Karim Khan'a yaptırımlar uygulanmasını yetkilendiren bir yürütme emri yayımladı. Bu emir, UCM'nin bağımsız görevini üstlenmesini durdurmayı amaçlıyor. Ayrıca UCM ve üyeleri için önemli bir tehdit oluşturuyor. BM uzmanları, bunu uluslararası adaleti baltalayan "küresel hukukun üstünlüğüne bir saldırı" olarak nitelendirerek, şiddetle kınadı. Zira bu karar, yalnızca Filistinlilere değil, aynı zamanda dünyanın her yerindeki en ciddi suçların kurbanlarına adalet sağlama çabalarını baltalıyor. Buna, UCM'nin soruşturma yürüttüğü veya tutuklama emirleri çıkardığı Afganistan, Burundi, Fildişi Sahili, Darfur (Sudan), DRC, Libya, Mali, Myanmar, Nijerya, Filipinler, Ukrayna ve Venezuela'daki insanlar da dahil. Kararı, UCM tarafından aranan bir soykırım suçlusu olan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Trump'ın yeniden seçilmesinden bu yana ilk kez Beyaz Saray'a yapacağı ziyaretten sadece birkaç gün önce duyurması da manidar elbette.

BM'deki insan hakları çabalarını da zayıflatmaya yönelik girişimlerde bulundu. Örneğin, 10 Mart'ta Birleşmiş Milletler Kadın Durumu Komitesi’nde kabul edilen “cinsiyet eşitliği bildirgesi”ne yönelik “cinsiyet duyarlı" ifadelerinin kaldırılmasını istedi.

 5. Irkçılığa ve ayrımcılığa uğrayanlar, kadınlar, LGBTİQ+’lar, yoksullar, tüm ezilenler:

Trump ikinci döneminin henüz başında, tüm toplumsal ya da “öteki” olarak gördüğü kesimlere nefretle saldırdı, onları ayrımsızca ve hemen hepsini farklı yöntemlerle hedef aldı. Toplumsal cinsiyet adaletine her boyutuyla karşı uygulamaları, bütün küresel kazanımlara zarar verecek şekilde birer birer tırpanlamaya başladı.  

Trans karşıtı politikalar ve buna hizmet eden başkanlık kararnameleri, ayrımcılığı daha da körükleyen tehlikeli bir ortam yarattı. Bu adeta transların yasal olarak tanınmasını ortadan kaldırmaya yönelik bir girişimdi. Özellikle kürtaj hakkı olmak üzere cinsel ve üreme sağlığı haklarının güvence altına alınmasını özel çaba göstererek zayıflattı.

Benzer şekilde Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEI) programlarının zorla kapatılması ve ırksal adaleti benimseyen üniversitelerin fonlarının kesilmesi yönündeki tehditler, ırksal adalete yönelik de açık bir saldırıydı.

6. Tüm çatışma bölgelerindeki siviller, çocuklar, yardım gereksinimi olanlar:

Trump, acilen yapmakta ısrar ettiği bir diğer uygulama olarak dış yardımların 90 gün süreyle durdurulmasını emretti. USAID olarak da bilinen ABD’nin sivil dış yardım ve kalkınma yardımını yönetmekle sorumlu bağımsız kuruluşu adeta ortadan kaldırdı. Peki bu ne anlama geliyor ve kimleri etkileyecek?

Trump,bu hamlesiyle insanların çatışmalarda hayatta kalmasına destek sağlayan programları tehlikeye attı. Yardım fonlarını kesme kararı, çocuklara, hamile ve emziren annelere yönelik yetersiz beslenme tedavisi, cinsiyete dayalı şiddet mağdurları için güvenli barınaklar, kolera ve diğer hastalıklardan muzdarip çocuklara yönelik sağlık hizmetleri de dahil olmak üzere hayat kurtarıcı yardım ve koruma hizmetlerinin kapanmasına yol açtı.

20 Ocak'ta, 90 günlük bir inceleme süresince tüm dış yardımların durdurulmasını emreden bir başkanlık kararnamesi imzaladı. 24 Ocak'ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, dünya çapında yardım ulaştıranlara iş durdurma emri verdi. "Hayat kurtarıcı insani yardım" da dahil olmak üzere bazı muafiyetlerin verileceğini söyledi. Sadece altı hafta sonra, 10 Mart'ta Rubio, X'te USAID'deki dış yardım programlarının yüzde 83'ünün resmen iptal edildiğini yazdı. Son hamle olarak da ABD Dışişleri Bakanlığı, 28 Mart'ta Kongre'ye USAID'i feshettiğini, bazı işlevlerini ortadan kaldırdığını ve geri kalanını Dışişleri Bakanlığı'na bağladığını resmen bildirdi.  

ABD’nin dış yardımlarda yaptığı bu ani ve kapsamlı kesintiler, küresel insani yardım, kalkınma ve insan hakları çabaları üzerinde yıkıcı etkiler yarattı. Bu kesintiler yalnızca mali değil; ABD’nin insan hakları, halk sağlığı ve küresel barış-güvenlik konusundaki taahhütlerinden vazgeçtiğini de gösteriyor ve politik bir tercihe işaret ediyor. ABD askeri operasyonlarının yol açtığı sivil kayıpları azaltmayı amaçlayan ofislerin küçültülmesinden uluslararası hukuk ihlallerine katkıda bulunmaması için ABD silah transferlerine getirilen kısıtlamaların kaldırılmasına kadar Trump yönetimi, silahlı çatışmalardan etkilenen sivillerin yaşamlarını tehlikeye atan sorumsuz bir tutum sergiledi.

7. Hukuk devletine inananlar:

ABD’de yıllardır var olan denetim mekanizmaları, yargı prensipleri ve uygulamalar da Trump’ın otoriter politikalarından nasibini fazlasıyla aldı. Şimdiye dek yargı yoluyla açılan davalar, yürütme erkinin yasadışı eylemlerini durdurmanın ve geri almanın kritik yollarından biriydi fakat Trump yönetimi bu denetim mekanizmasını da etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Örneğin, yasadışı ve denetime tabi olmayan yürütme emirleri yayımlayarak ve Elon Musk’ın DOGE adlı oluşumuna talimat vererek, Kongre yetkilerini aşan ve federal yasaları ihlal eden adımlar attı.

Trump yönetimi muhalefeti bastırmanın ve kontrol sağlamanın bir diğer yolu olarak hukuk bürolarını da hedef almaya başladı. Yürütme emirleri aracılığıyla hukuk bürolarının federal binalara erişimi engellendi, federal sözleşmeleri tehdit edildi ve güvenlik izinleri iptal edildi.

Mahkeme kararlarını hiçe sayma, yargıçları görevden alma tehditleri, hukuk firmalarına ve avukatlara saldırılar, yürütme yetkilerinin kötüye kullanımı ve denetim mekanizmalarının aşındırılması gibi uygulamalar, Trump yönetiminin hak karşıtı gündemini ilerletmek için benimsediği otoriter yöntemler arasında.

Hukuk devleti ve yargının bağımsızlığına dair saldırıların en güçlüsü olarak Trump yönetimi şimdi de kendisiyle aynı fikirde olmayan federal yargıçların görevden alınması çağrısında bulunuyor.

Trump’ın anti-haklar politikası milyarlarca insanı tehlikeye atıyor

Bütün bu resme bakıldığında Trump’ın ikinci kez yönetime geldiği ilk günden bu yana uyguladığı insan haklarına karşı başlattığı kampanyanın, geniş etkili anti-haklar politikasının dünyanın genelinde zaten mevcut olan otoriter eğilimleri hızlandırarak, uluslararası insan hakları korumalarını boşa düşürdüğünü ve dünya çapında milyarlarca insanı tehlikeye attığını söylemek yanlış olmaz. Dünyadaki en güçlü devletlerden biri olarak ABD’nin liderliğini devralan bu düzeyde otoriter bir lider ve politikalarının ortaya çıkardığı "Trump etkisi" sayesinde, insan hakları ihlalcileri hem kazanılmış hakları geri almak hem de muhalif görüşleri susturmak konusunda cesaret buldu, otoriterler Trump’tan adeta ilham aldı. Bu durum, insan haklarını savunan bireylere ve insan haklarını koruyup geliştirmeyi amaçlayan sistemlere yönelik saldırıları hızlandırıyor.

Sadece ABD içinde değil, dış politika açısında da Trump yönetiminin askeri eylem tehditleri, tarifeler ve Grönland, Panama Kanalı ve işgal altındaki Gazze Şeridi'ni ele geçirme tehditleriyle yürütülen, insan hakları ve uluslararası hukuka duyarsız dış politikası, dünyada kaos ve kafa karışıklığı yarattı.

Ancak İnsan hakları savunucuları, gazeteciler, sivil toplum kuruluşları ve daha pek çok kişi, otoriterleşmenin her boyutuyla etkilerini belgeliyor, açığa çıkarıyor ve bununla cesaretle mücadele ediyor. Adeta bir rol model olan ABD ve “yeni” Başkanı’nın politikalarının benzersiz olmadığını biliyoruz. Hak savunucuları bu oyunu daha önce de gördü. Dünyanın dört bir yanında suç işleme cezasızlığını kendine hak gören liderler nerede varsa, her durumda karşı durduk ve şimdi de aynı şekilde karşı duracağız. Bunun için birinci öncelik sivil alanı korumak ise, ikinci en önemli nokta uluslararası mekanizmaları her zamankinden daha hızlı ve etkili harekete geçirmek olacaktır. Var olan uluslararası adalet sisteminin güçlendirilmesi ve yeniden tasarlanması önemli çıkış noktamız. Bu iki başlık önümüzdeki dönemde otoriter uygulamaların artışıyla doğru orantılı şekilde artan bir mücadele alanı olacak.

İlgili İçerikler