Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (1)

Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (1)

Bir topluluk gerçekten ulus ise, kendi toprağında ürettiği dilin sözcükleriyle düşünür, duyar, anlaşır; bilim yapar, sanat yapar

Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (1)

Felsefe kültürüne büyük katkılarda bulunan merhum bir düşünürümüz, ana dil konusunda bizdeki ve Doğu ülkelerindeki durumdan özetle şöyle yakınmaktadır: “Düşünmesini öğrenen bir kimsenin ayrımına varacağı gibi, Osmanlıca (Osmanlı Türkçesi), düşünme ve anlamayı sınırlayan basmakalıplarla doludur. Basmakalıplaşmış (ezber) bir dil, felsefe (ve elbette bilim, S. Selçuk) için en elverişsiz bir dildir. Çünkü bir dil basmakalıplaşınca, düşünme eksikliğini (kısırlık) de birlikte getirir. Düşünme kısırlaşınca dil gelişmez, yoksulluk başlar. Artık düşünme ve dil yoksulluğu, basmakalıpların içine dalar, aynı yerde dolanıp durur. Kavramlar, anlamları açıkça görülüp anlaşılmadan yan yana dizilir. O zaman (yani düşünürün yapıtını yazdığı tarihte) Osmanlıcanın içinde bulunduğu durum buydu. Düşünme ve dil bağımsızlığını yitirmiş, gelişme yolları tıkanmıştı. Cumhuriyet ile birlikte Türk ulusu siyasal bağımsızlığına kavuşmuştu. Ancak bağımsızlık bir bütündür; devrimler bu bütünlüğü sağlayacaktı. Dolayısıyla dil devrimi ile Türk dili bağımsızlığa kavuşmalıydı.” (Mengüşoğlu, Takiyettin, Fenomenoloji ve Ni­colaï Hartman, İstanbul, 1976, s. VI, VII). 

Düşünürümüz, bu düşüncelerle kaleme aldığı doçentlik tezinin o dönemin kürsü başkanınca reddedilmesi yüzünden dolabında otuz beş yıl kilitli kaldığını, düzeltmelerin araya girdiğini, ancak otuz sekiz yıl sonra basılabildiğini belirtmekte ve haklı olarak bundan dolayı duyduğu üzüntülerini dile getirmektedir.   

Gerçekten ana dilin dehasından yararlanamamanın bilim alanımızdaki olumsuz sonuçları çok üzücüdür. Felsefe ve de doğru Türkçeye dayanmayan bir bilim ya da hukuk, elbette cansız ve özsüzdür. Geriye kalan iskelet ise, sadece ruhsuz bir tekniktir, bir iskelettir.  

O kadar.  

Teknik ya da iskelet ise, insancılığa ve insancı dünyaya bütünüyle yabancıdır; insanın yabancılaşmasının da başlıca nedenlerinden biridir. 

Nitekim bu yabancılaşma, yukarıda değinildiği üzere, 2004/5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın yetersiz diliyle günümüzde çarpıcı biçimde ortaya çıkmıştır. 

Bugün yaşananları düşündüğüm zaman, Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler arasında özellikle üçünün çok büyük ve çok önemli olduğu kanısındayım: Türkçenin doğru yazılmasını sağlayan harf devrimi, insanımızı çağcıl toplum düzeyine taşımayı amaçlayan İsviçre Uygarca İlişkiler Yasası (Medeni Kanun) ve düşündüren Türkçeyi geliştirme ve zenginleştirme amacını gerçekleştirmeye yönelik ana dilini özleştirme akı­mının benimsenmesi. 

Ancak bu üçüncü devrim, günümüzde ne yazık ki, değer bilmeyenlerce sahipsiz ve Ata’sız kalmıştır. 

Çünkü TDK, bugüne değin Türkçe köklerden yeterince sözcük üretmiş, bunları da hiç kimseye dayatmamış, sadece “önermiş”tir.  

O kadar. 

Kurumun hiçbir gücü yok ki, yasaklasın, insanları uymaya zorlasın.  

Nitekim soykırım sözcüğü de bunlardan biridir.  

Kısaca kurum, üretip halka sunduğu sözcüklerden yalnızca tutunanları sözlüğüne almıştır.  

Bu arada başka ülkelerde görüldüğü üzere yanlış türetmeler de olmuştur, elbette. Sözgelimi, “kültürle ilgili” anlamına gelen “kültürel” sözcüğünü Fransa’da yayın yapan genç Türkler yaratmış, Fransızcanın yapısına uymadığı halde, Fransız halkı tarafından benimsendiği için, anılan sözcük, 1929’da Fransız sözlüklerine girmiştir (Robert, Diction­naire alphabétique/analogique de la langue française, Paris, 1973, s. 393). 

Hiç kuşkusuz yanlış yapılacak diye doğru ve sağlıklı bir kültür devriminden asla vazgeçilemez.  

Sadece yanlışlıklar düzeltilir, düzeltilebilir. Düzeltilemezse benimsenen sözcük, ister istemez dile ve sözlüklere girer, girecektir de. 

O kadar. 

Özetle bazılarının dediği gibi ortada bir yasak yok ki, kültürel soykırımdan söz edilsin. Böyle bir değerlendirme, olsa olsa bilinçsiz, bilinçsiz olduğu için de temelsiz, saçma, insafsız; bilimsel yansızlığa ters düştüğü için de yersiz, hatta çirkin bir karalama olabilir, ancak. 

Türkçeyi varsıllaştırmak, zenginleştirmek, aslında her Türk insanının ulusal görevidir. Yineleme pahasına sık sık verdiğim bir örneğe değineyim. Türk çocuğuna istikra, ta’lil derseniz, hemen sözlüğe bakmak gereğini duyar. Duyacaktır da. Ancak tümevarım, tümdengelim derseniz, Türk insanının kafasında hemen şimşekler çakar, çakacaktır da.  

Çün­kü o anda ezbercilik bitmiş, düşünme başlamıştır.  

Hem de en diri, en canlı biçimde. 

Çünkü kimliği ve ulusu ne olursa olsun her insanı düşündüren, sadece “ana dili”dir.  

Evet, ana dilinin sağlıklı “düşünen, düşünebilen insan” açısından yaratıcı dehasıdır, bu.  

Oysa başka dillerden ana diline giren sözcükler, hiç düşündürmez, insanı. Sadece ezberlenir onlar. Dolayısıyla eğer kavramlar Türkçe değilse, bilim de yapılamaz; yalnızca ezbercilik yapılabilir. O kadar. 

Ancak şunu asla unutmayalım: Ezbercilik salgılar, ancak hiçbir zaman üretmez, üretemez.  

Nitekim Pascal, şöyle demiştir: “İyi bir toprağa düşen tohum yemiş verir. İyi bir zihne (akla) damlayan ilke de tıpkı öyle. Her şey ustanın yönetiminde oluşuyor. Kök, dallar ve yemiş; ilkeler ve sonuçlar.” 

Pascal’ın sözünde geçen toprak ise, burada, hiç kuşkusuz, düşündüren dil, yani ana dilidir.  

Ancak bir halkın, ulusun belleği ve kimliği olan “ana dili” de, elbette sürekli değişir, gelişir. İnsanın doğuştan düşünürlük dehasının dil ile beslenip güçlenmesiyle gerçekleşir, bu süreç.  

Yunus Emre’nin dili, Pir Sultan Abdal’ın dili, Karacaoğlan’ın dili gibi. 

Ne var ki, herkes Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan değildir, elbette. Bu nedenle uygar toplumlar, öğrenime ve özellikle de öğretim diline çok önem vermiş; ana dilini bilimsel terim ve kavramlarla varsıllaştırmış; böylelikle Batı insanı, sürekli olarak somut düşünce dünyasından soyut düşünce dünyasına doğru ilerlemiştir.  

Çünkü bir düşünürün dediği gibi, insan, ana diliyle bilim ve felsefe yapar; kısaca ana diliyle düşünür.  

Ana dili olmasaydı insan ne düşünebilir, ne bilim ve ne de felsefe yapabilirdi. 

Nitekim dilin, özellikle de ana dilinin kökenini, yapısını, doğasını, özünü, kapsamını, içeriğini inceleyen dil felsefesi, Humboldt’tan sonra özerk bir felsefe dalı olmuş; Wittgenstein’la birlikte dil, felsefenin odağı olma düzeyine, dolayısıyla “dilsel dönemeç” (tournant linguistique) dönemine ulaşmıştır. 

Gerçekten bir varlığın, nesnenin anlamını öğrenmek demek, o varlığın, nesnenin belli bir bağlamda nasıl kullanıldığını öğrenmek, yani dilin uygun ve doğru kullanılmasını bilmek demektir. Böylelikle dil, özellikle ana dili, bütün felsefe dalları için belirleyici içerikleri olan genel bir felsefi alandır. Bu nedenle insanın yeryüzünde var olmasıyla ilgili çözümlemelerinin temel ilkesini Heidegger, “Dil, (kanımca ana dili) varlığın evidir” diye yüksek sesle özetlemiş; Heidegger’i köyden kente taşıyan Gadamer ise, “Anlaşılabilecek biricik varlık, (ana) dilidir” diyerek saltık varlık kavramını altüst etmiş; son çözümlemede “(Ana) dili(mi)n sınırları dünyamın sınırlarıdır” (Wittgenstein) sonucuna ulaşılmıştır. 

O zaman dünyamızın sınırlarını hem iyi bilelim, hem de iyi belirleyelim: Değil mi ki, dilin taşıyıcısı olan insan, ana diliyle düşünür, insanın ana dilinde sözcük dağarcığı ne denli varsılsa (zengin), düşünce dünyası da, tarihsel ve toplumsal belleği de o denli varsıl demektir.  

Öyleyse geliniz, her şeyden önce Türk insanının ana dili ve düşünce dünyasını, başka dillerle karşılaştırarak belirleyelim. 

TÖMER’in araştırmalarına göre, 2000’li yıllarda liseyi bitirinceye dek bir öğrenci, ABD’de 71 bin, Almanya’da 70 bin sözcükle dış dünyayı, evreni algılamaktadır. Bunları Fransız, İtalyan, İspanyol çocukları izlemekte.  

Bu sayı, Suudi Arabistan’da 12 bin 700 iken, Türkiye’de 5.700’dür. 

Bir başka anlatımla Türkçe, Suudi Arabistan’dan bile 6.000 sözcük eksikliğiyle Türk insanının karşısına çıkmaktadır. 

Bunun anlamı ise, bellidir ve şudur: Açığımız çok büyük ve de çok çok üzücü. Liseyi bitirdiğinde bir ABD’li çocuk, evreni bir Türk çocuğunun on iki katı; Suudi Arabistan’lı çocuk ise iki buçuk katı düzeyinde anlayıp yorumlamaktadır.  

Kısaca yarış, eşit koşullarda başlamamakta, yapılmamaktadır.  

Aslında daha işin başında Türk çocuğu, çok şey yitirmiş olmamaktadır. 

İşte o zaman Atatürk’ün, ölmeden, son soluğunu vermeden önce niçin “Dil, aman dil!” sözlerini söylediği, neden TDK’yi kurduğu çok iyi anlaşılmaktadır.  

Tam da bu noktada, Mısır Önderi Cemal Abdünnâsır’ın 1950’li yıllarda “Sözcüklerimizi geri alırsak Türklerin konuşacak dilleri bile kalmaz” demesinin nedeni ve anlamı da, daha somut ve çarpıcı olarak ortaya çık­maktadır. 

Cemal Abdünnâsır’ın bu son eleştirisi, aslında, özünde hepimiz için bir uyarıdır. 

Eleştirilere, uyarılara, belirlemelere elbette kızılmaz, sövülmez. Haklıysa yalnızca çaresine, çözüm yoluna bakılır.  

Bu çare ve çözüm ise, bellidir: Türkçe köklerden üretilen yeni sözcüklerle düşündüren ana dilini zenginleştirmek.  

O kadar. 

Öfke, ilkel insanın tepkisidir, uygar insanın değil. 

Çünkü uygar insan, eleştirilere ilgisiz kalamaz. Eğer bu eleştiri, uyarı, belirleme doğru ise, yapana şükran duyar.  

Şimdi oturup düşünmemiz ve şu soruyu açık yürekle kendimize sormamız gerekir: “Acaba henüz uluslaşma sürecini bitiremedik mi?” 

Evet. Ne yazık ki öyle!? 

Üstelik de, daha da geriye gittik.  

Artık, bankada, çarşıda, pazarda, hatta okulda bile hiç kimse Türkçe konuşmuyor, yazmıyor. Türk insanı, İngilizce kırması bir Türkçe, deyim yerindeyse Türkilizce (!) konuşuyor. “Problemi solve ya da postpone ediyor,” “parayı eft yapıyor.”  

Okuldaki öğrenciler, sokakta insanlar, “I’m sorry, take care of yourself, how is it going, you are very special, no problem, hit, clip, single, remix, talk show, stand up, anchorman, super star, mega star, direct drive, okay kanka, you know” gibi sözcüklerle konuşuyorlar. 

Türklerin çoğu “günaydın,” güzelim “gül” kökünden türetilen “güle güle” demeyi çoktan unuttu, birbirlerini “haay” diye karşılıyor, “bye bye” diye uğurluyor.  

Hepimiz restaurant’lı, boutique’li, hôtel’li yollarda, kaldırımlarda, bağışlayın tretuvarlarda (doğrusu tro­tuvar, Fransızcası trottoir) yürüyoruz. Galleria ya da Next Level’in office’lerinde yazılar döktürüyor ya da concept’ler  yaratıyor,center’larda, turnike’lerle dolaşıyor, gezinomi’ler sayesinde avantage’lar sağlıyor, en güzel location’lara yerleşiyoruz.  

Kimimiz, yüznumaraya (ki doğrusu “numarasız” [sans numéro]), kimimiz helaya ya da tuvalete gidiyoruz; kimimiz “iyi şanslar” (bonnes chances) yerine “bol şanslar” diliyor, kimimiz kuaförde saç taratıyor, kimimiz pedikürü savsasak bile, manikürcüsüz edemiyoruz. Kimimiz laboratuvarda etüt, kimimiz bibliyotekte röşerş yapıyoruz. Kimimiz şömine önünde robdöşambr ile ya da pijamayla keyif çatıyor; kimimiz yönetime, kimimiz administrasyona başvuruyor, çağ atlayan Türkiye’mizde, Merhum Özal’ın diliyle trans­formasyonu (oluşumu) yaşamakla övünüyoruz.  

Bilim insanı unvanlı kişiler bile, geleceğin hukukçularını “gayri liberalizm,” “cezaya layıklık,” “cezaya muhtaçlık, muhtemellik, mümkünat teorisi,” “garantörsel suç” gibi yapım yanılgısıyla sakat, kullanımı bozuk sözcüklerle yetiştiriyor. 

En güzel caddelerdeki dükkânların adlarına bakınız. Yüzde sekseni yabancı dille yazılmış. Hatta Türkçe olan sözcüklerin bile yabancı abece (alfabe) ile yazıldıklarını görürsünüz. 

Zaman zaman bu densizliğe yanlış söylenen Batı dillerinin sözcükleri de eklenmektedir: “Vejetaryen,” “vejeteryan;” “kontör,” “kontur;” “şarj,” “şarz;” “direkt,” “direk;” “koroner,” “kroner;” “restoran,” “res­torant;” “sezaryen,” “sezeryan;” “sutyen,” “sütyen” gibi.  

Bırakınız sade insanları, hukukçular arasında bile “ötanazi” teriminin bile “ötenazi” biçiminde yazılıp söylendiği görülmektedir. 

Bu “dil bulamacı,” aslında Türk insanında yeterince “ana dili bilinci” bulunmadığının bir utanç belgesidir; gerçekten de insanın içini acıtmakta, midesini bulandırmaktadır.  

Çünkü bir topluluk gerçekten ulus ise, kendi toprağında ürettiği dilin sözcükleriyle düşünür, duyar, anlaşır; bilim yapar, sanat yapar. 

Bu, elbette aslında bir zamanlar bir yazarımızın dediği gibi, çirkin bir Türkilizce’dir, ancak ne İngilizcedir, ne de Türkçe.  

Bu sözcükler, düşündürmez ki, insanlarımız anlaşsınlar, bilim yapsınlar; duygulandırmaz ki, duyumsatmaz ki, insanlarımız şiirler yazsınlar, sanat yapsınlar.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler