Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (2)

Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (2)

Bilim, özellikle de kültür bilimleri alanında kavram açığımız çok büyüktür. Çeviri yapanlar, bunun sıkıntılarını yaşamaktadırlar. Tek çıkış yolu, Türkçe köklerden Türk insanını düşündüren, insanımızın kolayca kavrayabileceği sözcükler, kavramlar üretmektir. Çünkü insan, en iyi ve en kolay olarak ana dilinde düşünür ve dış dünyayı yine ana diliyle algılar

Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (2)

Her şeyden önce şunu asla unutmayınız: Eğer dilinizde yeterince düşündüren ana dili kökenli sözcük, özellikle de bilimsel kavram, terim az ise, ne bilim yapabilirsiniz ne felsefe ve ne de dili zengin olan ülkelerle yarışabilirsiniz.  

Heidegger de, felsefenin ancak Yunanca ve Almanca dilleri ile yapılabileceğini söylerken aynı şeyleri dile getiriyordu, hiç kuşkusuz. 

En önemlisi de, başka dillerden ödünç sözcüklerle bağımlı, ezberletici bir dille ne sağlam bir bilim yapabilirsiniz, ne de sağlıklı bir hukuk düzeni kurabilirsiniz. Bu yüzdendir ki Japonlar, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Batı hukukunu alırken hukukun bir kavramlar dili olduğunun ayrımına çok çabuk varmışlar, dillerinde olmayan Batılı kavramları olduğu gibi kendi hukuk dillerine aktarmışlar; bu kavramları yazı diline aktarmak için kendi abecelerindeki (alfabe) harfler yetersiz kalınca da abecelerine yeni harfler eklemişlerdir. 

Türk dili, gramer (yetersiz çeviriyle, dil bilgisi) kurallarıyla, üretkenliği ve şiirsel akıcılığıyla yeryüzünün ve kültür dünyasının en güzel, mantığı çok güçlü ve kuralları sağlam, ayrıkları (istisna) en az olan dillerinden biridir.  

Ancak bilim, özellikle de kültür bilimleri alanında kavram açığımız çok büyüktür. Çeviri yapanlar, bunun sıkıntılarını yaşamaktadırlar. Tek çıkış yolu, Türkçe köklerden Türk insanını düşündüren, insanımızın kolayca kavrayabileceği sözcükler, kavramlar üretmektir.  

Çünkü insan, yukarıda da değinildiği üzere, en iyi ve en kolay olarak ana dilinde düşünür ve dış dünyayı yine ana diliyle algılar. 

Dolayısıyla bunu kesinlikle başarmak zorundayız. Ancak yalnızca bu başarı yetmez. Dili doğru kullanmayı da başarmak zorundayız. Özellikle genç kuşak bilim insanlarının bu konuda çok duyarlı olduklarını söylemek olanaksızdır. 

Yalnızca genç kuşaklar mı? Yasa yapıcılar da, dili doğru kullanmıyorlar, bu ülkede. Yetişkin kuşaklar da. Bunun en son iki örneğini vermek isterim: T. Ceza Yasası’nın 123’üncü maddesine 12.5.2022 tarihli ve 7406 sayılı Yasa’nın 8’inci maddesiyle eklenen 123/A fıkrasında “bedenen izlemek” yerine, yalnızca Arapça sözcüklerle bütünleşebilen “en” eki, Latin kökenli bir sözcüğe eklenerek “fiziken takip etmek”ten söz edilmiş, böylelikle sözüm ona bir tür belirteç (zarf) türetilmiştir. 

Bir başka örnek de 24.11.2016 tarih ve 6768 sayılı Yasa’nın 31’inci maddesiyle getirilen yasal metindir: “Hüküm sonucu tefhim edildikten sonra gerekçeli kararı imzalanmadan yargıç ölür ya da herhangi bir nedenle kararı imzalamayacak duruma düşerse, yeni yargıç, tefhim edilen hükme uygun olarak gerekçeli kararı bizzat yazarak imzalar. Toplu mahkemelerde böyle bir durumun gerçekleşmesi durumunda, hüküm, öbür yargıçlar tarafından imzalanır ve başkan ya da en kıdemli yargıç tarafından, hükmün altına öbür yargıcın imza edememesinin nedeni yazılarak imza olunur.” 

Geliniz, ilkin bu yasal, evet yasal metindeki dil yanlışlarına bir göz atalım:  

Birinci yanlış, şu anlatımdır, sayın okurlar ve hukukçular: “Hüküm sonucu tefhim edildikten sonra” değil, “kararın sonuç kesimi bildirildikten sonra” biçiminde olmalıydı.  

Bu, bir.  

“Hüküm değil, ilkokulun üçüncü sınıfında dilbilgisi derslerinde öğretilen hece düşmesi kuralına ve yazılan metne göre metnin başındaki sözcük, “hükmün” olmalıydı.  

Bu da, iki.  

Kısaca dil konusunda, altı yüz milletvekilinin bile göremediği durumumuz, işte bu… 

Bu yabancı sözcük patırtısı karşısında tez elden önlemler almalıyız. Çünkü dilimizi korumak; işçimizi, girişimcimizi, köylümüzü, kent­limizi, kısacası insanımızı korumak demektir. 

Bu bağlamda şu çözüm yolları düşünülmelidir: 

  1. Öğrenim boyunca, özellikle de ortaöğrenimde insanımıza ana dili bilinci aşılanmalıdır. 
  2. Yasalar kaleme alınırken, Avusturya’da olduğu gibi, dil uzmanlarından yararlanılmalıdır. 
  3. Birçok ülkede olduğu gibi kesinlikle Türkçeyi koruma yasası çıkarılmalıdır. 

Aslında bu sorun, çok önemlidir.  

Bu sorunu bilim içinde kalarak aşmak için aşağıdaki ülkelerden esinlenebiliriz. 

Atatürk’ün dil devriminden de etkilenen Fransa, 31.12.1975 tarih ve 1349 sayılı Dili Koruma Yasası’nı (Bas-Lauriol Yasası) çıkarmış, Fransız Yargıtayı 20 Ekim 1986 tarihli kararında söz konusu Yasa’nın Fransız dilini ve tüketicileri korumayı amaçladığını belirtmiştir. 

Bu hukuksal düzenlemenin getirdiği başarılı sonuç üzerine, daha sonraları Fransa, Eski Yasa’yı yürürlükten kaldırmış, ana dili konusunda daha ayrıntılı bir yasal düzenleme yapmıştır. 

Fransız dilinin kullanımına ilişkin bu Yasalar, üç temel amacı gerçekleştirmek için benimsenmiştir: Birincisi, Fransızcanın geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi; ikincisi, ana dili kullanımının zorunlu kılınması; üçüncüsü de, Cumhuriyet’in ana dili olan Fransızcanın korunması. 

Nitekim bu Yasa’ya göre, Fransa’da Fransız özel ya da tüzel kişilerce düzenlenen toplantılarda toplantı öncesi ya da sonrası izlencelerde, kamu hizmeti yapan ya da kamu yardımından yararlanan bir özel kişinin kaleme aldığı duyurular ve bildirilerde Fransızca kullanılması zorunludur. 

Dil konusunda elbette Fransa yalnız değildir. 

Portekiz Ticaret ve Endüstri Bakanlığı, 10 Temmuz 1986’da ülkede Portekizce kullanımını zorunlu kılmıştır.  

Jura Kantonu, dil konusunda bir yasa hazırlanması için resmî bir kurum kurmuştur. 

Meksika hükûmeti, İngilizce kırması İspanyolcaya (Spanglizce) karşı yoğun bir karşı etkinlik başlatmış, dükkânlarda kullanılan İngilizce ilan ve adlara karşı halkı uyarmış, 1981’de “İspanyol Dili Bakanlıklar Arası Yarkurulu”nu kurarak durumu denetim altına almıştır. 

Belçika’da Temmuz 1978 buyrultusu Fransa’daki Bas-Lauriol Yasası doğrultusunda hükümler getirmiş, 25 Şubat 1985 tarihli buyrultuyla, bu ülkede “Fransızcayı Koruma Birliği” kurulmuştur. 

Yunanistan ve İsrail, ana dilini kullanma zorunluluğuna belli alanlarda uyulmamasını hukuksal yaptırımlara bağlamıştır. 

Danimarka ve İsveç, parasal zorlayıcı önlemleri (astreinte) öngören yasal düzenlemelere gitmiştir. İsveç’te, kamu denetçisi (ombuds­man) ve Tüketim Politikaları Ulusal Yönetim Genel Müdürlüğü dile ilişkin düzenlemelerin uygulanmasını denetlemekte ve uymayanlara karşı ticaret mahkemesinde dava açmaktadır. 

Finlandiya, Avusturya ve Dominik Cumhuriyeti’nde de bunlara benzer girişimler yaşanmıştır.  

Bu ülkeler, ayrıca halk haberleşme araçlarında da ana dilini kullanma zorunluluğunu öngörmektedir. Böylece hem tüketicilerin aldatılmaları önlenmiş, hem de ana dili korunup geliştirilmiş olacaktır. 

Bu konuda geniş bir düzenleme yapan Québec, 26.8.1977’de, 31.7.1974 tarihli Resmî Dil Yasası’nın yerine 101 sayılı Yasa’yı benimsemiştir. 

Ana dili koruma konusunda son sözlerim şunlardır: 

Her şeye karşın bu konuda asla karamsar olmamalıyız.  

Dikkat edi­niz, lütfen. Sözgelimi, Abdülhak Şinasi Hisar’ın (1887-1963) 1954’te basılan “Boğaziçi Yalıları” adlı yapıtının ilk sayfalarında geçen “muhit, teşkil, mahalli, medeniyet, âlem, esba-bı mucibe, anane, tesanüt, hayırhah, himmet, muvakkithane, safvet, selamet, tanzim, meyil, mâsum, mele­kâne, intizam, muamma, gûya, temayül, nasib lâübali” (s. 7, 11) vb. sözcükleri, günümüzde çoğu insanımız artık kullanmamakta, hemen herkes bunların Türkçelerini yeğlemektedir, ülkemizde.  

Bu olgu, elbette Türkçemizin gittikçe özleşerek yaygınlaştığını göstermektedir. 

Geliniz, toplumbilimci ve iktisatçı Gerhard Kessler’in bu konudaki şu sözlerini sürekli aklımızda tutalım: “Dili gereksiz yabancı sözcüklerden arındırmak; tıpkı vücudunu, vicdanını, evini, köyünü ve kentini temiz tutmak gibi ahlaksal bir ödevdir.” 

Wilhelm Humboldt’un kendisi gibi ünlü şu sözlerini de hiç unutmayalım: “Bir ulusun gerçek yurdu onun dilidir, dil ulusal dileği, duyguyu belirten güçlü bir varlıktır. Ulusal dil yok olursa, ulusal duygu da çok geçmeden yitirilebilir.” 

Nitekim bu konuda şöyle demişti Kâşgarlı Mahmud (1008-1102), “Divanü Lûgat-it-Türk”te: “Erdemin başı dil!” 

Anadili konusunda her şeyden önce dünya düzeyindeki gelişmeleri iyi bilelim: Dilde özleşme akımını, Belçika, Portekiz, Meksika, İspanya, Yunanistan, İsrail, Danimarka, İsveç, Finlandiya, Avusturya, Dominik, Québec gibi birçok ülkede görüldüğü üzere, Fransızlar da benimsemiş, bu arada ülkemizde Atatürk’ün dil devrimini nasıl gerçekleştirdiği konusunda 1966 yılında kurulan Başbakanlığa bağlı “Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu” yazanakçısı (raportör) Gillen Veinstein tarafından Türk Dil Kurumu’dan bilgiler istenmiştir. Ayrıca bu ülkede ilkin Fransız dilini yabancı sözcüklerden arındırmak amacıyla özel bir yasa çıkarılmış, bu yasanın kapsamı, daha sonraları çok genişletilmiştir (Selçuk, Sami, Dilde Özleşme ve Fransa’da “Dil Yasası’nın Serüveni,” Adam Sanat, Mayıs-Haziran 1989. Ayrıca bkz. Selçuk, Sami, Önce Dil, İmge Kitabevi, Ankara, 1919, s. 13-58).  

Evet, ülkemiz insanlarının çağımızın bilim düzeyini yakalayarak evreni tam olarak algılayabilmeleri için, ilkin sözcük, kavram ve terim açısından en zengin diller belirlenmeli, bu dillerin sözlüğünde geçen her sözcüğün, her kavramın, her terimin karşılığı ana dilin köklerine dayanılarak üretilip resmi gazetede yayımlanmalı, Fransızların yaptıkları gibi, belli bir süre beklendikten sonra benimsenen sözcüklerin, kavramların, terimlerin kullanılması bazı kurumlar için zorunlu kılınmalı ve Türkçe sözlüklere aktarılmalıdır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Selçuk, Sami, Önce Dil, İmge Kitabevi, Ankara, 2019).  

Şu noktaları ise, hiç mi hiç aklımızdan çıkarmayalım: "Türkçe bizim manevi ve kutsal yurdumuzdur. Bu manevi ve kutsal yurdun bağımsızlığı, gücü, yurdumuzun bağımsızlığından bile daha önemlidir... Çünkü yurdunu yitiren bir ulus, eğer diline ve yazınına egemen olursa yok olmaz, yaşar ve bir gün yine gelir siyasal bağımsızlığını kazanır, düşmanlarından öcünü bile alır. Ama bir ulus dilini bozar, yitirirse, siyasal egemenliği kalsa bile tarihten silinir... Demokratik bir ulusta yalnız bir dil olabilir ki, o da halkının dilidir... Ortak bir dili olmayan ulus bir sürüdür, ortak ana dili ise en güçlü bağdır.” (Ömer Seyfettin). 

İlgili İçerikler