Eleştiriden korkan ve kendinden menkul duruşmalar (tartışma) yapan toplum ve insanları-ı

Eleştiriden korkan ve kendinden menkul duruşmalar (tartışma) yapan toplum ve insanları-ı

Unutulmaması için sık sık yinelemek gerekir ki, yargılama etkinliğinin tartışma (duruşma) aşaması, yerel bir masal ya da başkalarının yaptıklarına öykünme (taklit) değil, hukukun, dolayısıyla adaletin küreselleşmiş dilinin ve üslubunun son haykırışıdır

Eleştiriden korkan ve kendinden menkul duruşmalar (tartışma) yapan toplum ve insanları-ı

Osmanlı Devleti'ne dört yıl hizmet etmiş bir asker olan Hermuth von Moltke (1800-1891), Büyük Petro ile İkinci Mahmut’u şöyle değerlendirmiştir: “Her iki ülkede de devrim, halktan gelmemiş, tersine halka yukarıdan zorlanmıştır. Çünkü her ikisinde de halk, tutucudur; hükümetler ise, ihtilalcidir. Devletin dümeninde oturan insanlar, bir yenileşmenin zorunlu olduğunu anlamışlardır. Ancak çarın, genç bir imparatorluğun kaynaşan enerjisini doğru yola yöneltmekten ibaret olan görevi ile padişahın artık yaşama gücü kalmamış olan Osmanlı devleti bünyesine yeniden ruh vermek olan işlevi, birbirinden çok başkadır. Her iki hükümdarın büyük eserlerini ortaya koymak için çıktıkları noktalar birbirinden ayrıdır (…) Genç çar, bizzat Avrupa ülkelerine giderek oralarda neler olup bittiğini iyi kavramıştır. Mahmut ise, kapalı sarayın içinde kalmış, öğrendikleri, Üçüncü Selim’in yaptıklarıyla sınırlıdır. Çevresi ise yetersizdir (…) Osmanlı İmparatorluğu, henüz kök salamamış olan yeni örgütlenme bakımından bir çocuk kadar zayıf, dönemi geçmiş eski kurumlarıyla da bir ihtiyar kadar çökmüştür. Dolayısıyla tarafsız bir göz, her zaman Büyük Petro’ya II. Mahmut’tan daha üstün bir yer verecektir. Ancak Sultanın üzerindeki görevin bile çarınkinden son derece daha güç, hatta başarılması olanaksız olduğunu da itiraf edecektir” demiştir (İleten: Başbuğ, İlker, Yarım Yüzyıla Sığan Büyük Dönüşüm [1789-1939], İstanbul, 2026, s. 267-271).

Elbette çok doğru ve yerinde bir belirlemedir, bu.

Çağcıl (modern) devletlerde, belki Tolstoy’un dediği gibi, tek bir kişiye aktarılmış iktidar yoktur. Nitekim Marx bile, son çözümlemede, insanların salt maddeci gereksinmeleriyle yönlendirilmediği gerçeğini benimsemiştir. Aynı doğrultuda Charles de Gaulle’e göre, “Napoléon, kazandığı onca zafere karşın, Fransa’nın yıkımına da yol açmıştır” (Kissinger, Henry, [Elif Berktaş], Diplomasi, Ankara, 2022, s. 100). 

Nitekim bu yüzden en azından devleti yenileştirme savaşında II. Mahmut, geleceğin yolunu bir ölçüde aşmışsa da, istediklerini başaramamıştır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, bu ülke insanlarının iyileştirilemez nitelikte bir hastalıkları vardır: Hukuk dâhil, her alanda kendinden öncekileri taklit.

Mahkemelere giderek lütfen duruşmaları izleyiniz. Bütün yargıçlar, duruşmaları, daha doğrusu duruşma oturumlarını “gereği düşünüldü” sözleriyle bitirirler. Sözgelimi, ben, kırk yıllık mesleğim boyunca bugüne değin daha doğru ve tutarlı hukuk terimleriyle, yani “karar” ya da “ara kararı” sözcükleriyle bitirilen bir duruşmaya, bir mahkeme kararında hiç rastlanmamışımdır.

Duruşma –ki doğrusu “tartışma”dır -aşamasının kendine özgü bir terim dağarı, bir grameri, bir mantığı vardır, elbette. Bu terim dağarını, gramerini, mantığını bilmeyenler, bırakınız yargıçlığı, aslında asla hukukçu bile olamazlar.

“Sanat, demişti, Vincent van Gogh (1853-1890), “Tanrı’nın eksik bıraktığını tamamlar.”

Bu bağlamda hukuk da, hiç kuşkusuz, “güçlülerin eksik bıraktığı adaleti tamamlayan” (Che Guevara) ve bilime dayanan bir sanattır. Dolayısıyla biz hukukçular, bizleri sürekli sorgulayan vicdanımızla birlikte, hukuk bilgimiz ve felsefemizle bu sanatı uygulamaya ne denli doğru yansıtabilirsek, o denli insanlaşıp uygarlaşır ve hukukun yapısına katkıda bulunmuş oluruz.

Ancak, ülkemiz uygulamasına baktığımızda, ne yazıktır ki, bizler, bırakınız eleştiriye, hoşlanmadığımız bir şey söylendiği zaman bile söylenenleri düşmanlık ile karıştırmakta ve sorunlara, çok çok yanlış yaklaşmaktayız. Oysa Nietzsche’nin dediği gibi, “Her şey, sevmekle başlar. Denizi seviyorsan, dalgaları da seveceksin. Bu ise, aslında korkuyu yenmek demektir. O zaman rüzgârı da seversin. Rüzgârı sevmek, uçmayı sevmektir. Uçmayı seven, düşmeyi de sevmelidir. Bu ise, yüreklilik demektir. Umut ve gönül serüveni yaşam boyu bitmez. Dolayısıyla yüreklilik, beden ve ruh bütünlüğü korunarak her şeye katlanmak demektir. Katlanamayanlar, başkalarının varlığını unutarak sadece süt kardeşliğiyle yetinenler, yaşamdan, engin ve derin bilim denizinden asla pay alamazlar.”

Huyunu, suyunu doğanın belirlediği ilçem Taşkent’in (Konya) kızı merhume annem Zühre, yeşil gözlerini enginlere dikerek, sık sık “Tanrı, hiç kimseyi kötülükle sınava çekmesin” derdi.

İnsanlar arası barışın dayanağı olan bu çok düşündürücü anlayış, kısaca her alanda eleştirinin doğrulara ulaştırıcı değeri, asla unutulmamalıdır.

Hemen eklemek gerekir ki, eleştiri üzerine bir görüşten dönmek, yanlış değil, doğruyu daha sağlıklı algılamak, bencilliğe kurban etmemektir. Aslında bu tutum, yalnızca düşünme dürüstlüğü, hoşgörü değil, tutarlılıktır da.

Buna karşılık ne pahasına olursa olsun, doğruya karşı direnmek, elbette kuru bir inattır, dolayısıyla utançtır, özünde yalnız bir başkasına değil, insanlığa da dolaylı bir saldırıdır.

Dil ise, sadece bilginin (irfan) dili olduğu zaman sağlıklı bir konuşmadır, son çözümlemede bir görüştür; bilgisizliğin dili olduğu zaman ise, körlüktür; düpedüz bilim ve bilimi dile getirenlere saldırıdır.

Unutulmamalıdır ki, “akıl ile beden arasında geçen çatışmanın alanı, ruhtur. Ancak beden, yok edilmemeli; ruh, bozulmamalıdır. Sorumluluk duyan her insanda, zihin ve beden açısından tanrısal bir öz vardır. Zayıf ruhlar, bedene uzun süre dayanamaz. Buna karşılık sorumluluk duyan güçlü ruha sahip kişilerde beden ve zihin çatışması, ölünceye dek sürer. İsa, işte bu çatışmayı insandan yana sona erdirmiştir.” (Kazancakis, Nikos, [Ender Gürol], Günaha Çağrı, İstanbul, 2003, s. 7, 8).

Her insan, dolayısıyla her hukukçu, hangi inanca sahip olursa olsun, umudun sınırlı, sabrın sınırsız; Hz. İsa’nın, Hz. Musa’nın, Hz. Muhammet’in Tanrı’sının aynı zamanda adalet ve sevginin de Tanrı’sı; bütün dinlerin ise, dostluğun ve sevecenliğin dili; her yer ve her zamanda soylu ve yürekli bir ruhun ürünü olduğunu; insan aklının bir tür yansıması olan yasaların ise, bilim ve hukuk ilkelerine uyma imbiğinden süzülmesi ve uygulamanın da böyle olması gerektiğini, tersi durumda insan aklına ve ruhuna sinemeyeceklerini asla unutmamalıdır.   

Batı hukukunu alacak yerde, bu hukukun yalnızca ürünü olan yasaları almakla yetinen; bilime uygun sağlıklı tartışmalar (duruşma) yapacak yerde, hukukun, özellikle de tartışma (duruşma) aşamasının olmazsa olmaz ilkelerini tepeleyip çiğneyerek ve de okunmadığı halde, “eski tutanaklar okundu” gibi kalıp ve de yalana dayanan, dolayısıyla ağır cezalık boyutta suç olan bir eylemi (1926/765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın 342/2 ve 4; 2004/5237 sayılı yürürlükteki Türk Ceza Yasası’nın 204’üncü madde ve fıkraları) meşrulaştıran yapay mı yapay, yüzeysel mi yüzeysel sözlerle hükümler kurarak ve kendini aldatarak doğru yargılara ulaştığını varsayan ve de sanan Türkiye, içimiz kan ağlayarak belirtelim ki, bu tutumuyla kanımızca adli yanılgıların en çok işlendiği ülkelerin başında gelmektedir.

Unutulmaması için sık sık yinelemek gerekir ki, yargılama etkinliğinin tartışma (duruşma) aşaması, yerel bir masal ya da başkalarının yaptıklarına öykünme (taklit) değil, hukukun, dolayısıyla adaletin küreselleşmiş dilinin ve üslubunun son haykırışıdır.

Dolayısıyla ülkemizde yaşandığı gibi bu etkinliğin kabuğunda dolaşarak zamanlar yitiren bir toplumda çocuksu öykünmelerle Batı hukukunun özüne ulaşmak, sadece olanaksız değil, bir düştür, sayın hukukçular.

Çünkü aslında yaşanan bu dramlar, Ayşe teyzelerin “seni mahkemeye verir sürüm sürüm süründürürüm” ilenciyle ülkemizde yıllardan bu yana dış dünyamıza çoktan yansıtılmış, bir tür başkaldırı çığlığını dönüşmüş, ancak hiçbir hukukçunun, bırakın beynini, kulağına bile ulaşmamıştır.

Peki, Cumhuriyet’ten bu yana yüz yılı aşan bu yapay duruşma (tartışma) anlayışının yarattığı adaletsizliklere, acılara, dramlara daha ne kadar süre katlanacağız, bunlara başkaldırmayıp hep uyuyacak mıyız, sayın hukukçular!?

İlgili İçerikler