Gerçekten eleştiriye kapalılık, aslında, özünde bir bakıma zihinsel bir kilitlenmedir. Bu yüzdendir ki, Batı’da, özellikle de ABD’de bilim insanlarının yazdıkları yapıtları yayımlamadan önce, sık sık başka bilim insanlarına da okuttuklarını, onların görüşlerini, eleştirilerini aldıklarını, bunları değerlendirerek yapıtlarını gözden geçirdiklerini, önsözlerinde bunları dile getirerek eleştirenlere teşekkür ettiklerini sık sık görürüz.
Bizde ise, böyle bir alışkanlığın yerleşmesi şöyle dursun, dahası tam tersine yayımlanan bir yapıtı eleştiren kişi, artık bir dost değil, çoğu kez bir düşman olarak görülmüş; dolayısıyla hiç batmayan ve sürekli üreten Batı, hiç doğurmayan, üretmeyen, sık sık bataklara saplanan Doğu başkalığı, bir bakıma bataklığıbu konuda da sık sık yaşanmıştır.
Öte yandan batılı her insan gibi, Popper’ın dediği üzere, “Eleştiri hiç kimseyi incitmez, tersine uyandırır. Eleştiriye dostluktan daha çok değer verilmelidir.” Bu nedenle “Batılı toplumun temeli, dinamiği, eleştiridir, çoğulculuktur, diyalojik ilkedir.” (Edgar Morin, Penser l’Europe, Paris, 1988, s. 28).
Özetlemek gerekirse, toplumların sağlıklı soluk alabilmesi için ödünsüz demokratik ve bilimsel rüzgârlarla düşünceler esip dolaşmalı; yargılama, adalet ve toplum, yeni düşüncelerle, eleştirilerle, tartmalarla, mahkeme önünde tartışmalarla (duruşma) sağlıklı soluklar alabilmeli; düşünmenin “yürek istediği” (Emmanuel Kant) ve “eleştiri yoksa ilerlemenin olmadığı” (Karl Popper); sorgulayan Sokrates’lerin yaşamasına izin verilmediği toplumlarda, sadece körlüklerin yaşanacağı, körlere ise, ne yeşilin ne de kırmızının anlatılamayacağı, bu türden toplumlarda, ülkemiz uygulamasındaki gibi, yanlış ve de çirkin hukukların boy vereceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Bir başka anlatımla eleştiri hakkı gibi hukuka uygunluk nedenlerinde suç, “gerçek (reel) dünya”da doğmakta, buna karşılık hukuka uygun olduğundan “hukuk (düşün) dünyası”nda doğmamaktadır.
Bu yüzden Türkiye, itiraf ve kabul edelim ki, günümüzde bile hâlâ eleştiri çağı öncesini yaşayan, düşünce, söz (logos) özgürlüğüne, hatta inanç özgürlüğüne yeterince açık olmayan tipik bir doğu toplumudur; asla bir düşün, inanç ve özgürlük toplumu değildir ve de ne yazık ki, olamamıştır.
Yineleyelim.
Öğrencilik ve askerlik dönemlerini bir yana bırakırsak, altmış yılı aşan deneyim ve araştırmalarımın süzgecinden geçirerek hukukumuz konusunda son sözlerim, bir bakıma kalıtyazım (vasiyetname) şunlar olacaktır, sayın hukukçular: Hukuk devrimi, çağ atlamanın, Atatürk’ün T. Fikret’ten esinlenerek dile getirdiği “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar, özellikle de hukukçular yetiştirmenin en doğru, en kestirme, en iyi aracı ve asla vazgeçilmemesi gereken biricik yoldur.
Ancak gelin görün ki, bizim ülkemizde eleştiriye düşmanlık, bilim alanında bile değişmez bir kuraldır.
Nitekim Türk felsefesine büyük katkılarda bulunan merhum bir düşünürümüz, bizdeki ve Doğu ülkelerindeki durumdan özetle şöyle yakınmıştır: “Düşünmesini öğrenen bir kimsenin ayrımına varacağı gibi, Osmanlıca (Osmanlı Türkçesi, S. Selçuk), düşünme ve anlamayı sınırlayan basmakalıplarla doludur. Basmakalıplaşmış (ezber) bir dil, felsefe (ve elbette bilim, S. Selçuk) için en elverişsiz dildir. Çünkü bir dil basmakalıplaşınca, düşünme eksikliğini (kısırlık) de birlikte getirir. Düşünme kısırlaşınca dil gelişemez, yoksulluk başlar. Artık düşünme ve dil yoksulluğu, at başı basmakalıpların içine dalar, aynı yerde dolanıp durur. Kavramlar, anlamları açıkça görülüp anlaşılmadan yan yana dizilir. O zaman (yani düşünürün yapıtını yazdığı tarihte) Osmanlıcanın içinde bulunduğu durum buydu. Düşünme ve dil bağımsızlığını yitirmiş, gelişme yolları tıkanmıştı. Cumhuriyet ile birlikte Türk ulusu siyasal bağımsızlığına kavuşmuştu. Ancak bağımsızlık bir bütündür; devrimler bu bütünlüğü sağlayacaktı. Dil devrimi ile Türk dili bağımsızlığa kavuşmalıydı.” (Mengüşoğlu, Takiyettin, Fenomenoloji ve Nicolaï Hartman, İstanbul, 1976, s. VI, VII).
Düşünürümüz ve asla unutmayınız ki, yazarımız bir bilim adamıdır ve bu düşüncelerle kaleme aldığı doçentlik tezinin o dönemin kürsü başkanınca reddedilmesi yüzünden dolabında otuz beş yıl kilitli kaldığını, düzeltmelerin araya girdiğini ve ancak otuz sekiz yıl sonra basılabildiğini belirtmekte ve haklı olarak bundan dolayı acılar duyup yakınmaktadır.
Bana gelince, ben de eleştiriden korkanlara, mesleğimi sürdürürken, emekli olduktan sonra bile, konuşma yapmam için çağırdıkları halde da sonra korkarak bundan vazgeçenlere sık sık rastlamış, bu ilkel anlayışı, kınamak olanağını bulamamış, çoğu kez sadece üzülmekle yetinmişimdir.
Çünkü çağıranlar, hukukçu olsalar bile, doğu toplumlarının hastalığından kaçmamışlardır: DÜŞÜNENLERDEN, DÜŞÜNCELERDEN KORKMAK.
Nitekim bu türden olaylar, üzerine “En yakın arkadaşlarım bile beni anlamamışlar. Çünkü ben ileride öyle bir rejim istiyorum ki, o rejimde padişahlığı savununlar bile bir parti kurabilmelidir” (Soyak, Hasan Rıza, Atatürk’ten Hatıralar, İstanbul, 2004, s. 61-62) diyen Atatürk’ün bile başına gelmiştir.
Ben de, böylesine doğuluca duranları, ülkemiz insanlarını düşündürme olanağından yoksun kılarak bilgisiz bıraktığım için elbette çok üzülmüşümdür.
Ancak elden ne gelirdi ki, bu türden insanları yanlışlarıyla baş başa bırakmaktan başka.
Belki bir gün onlar da uyanırlar, kim bilir!?
Bu yazılarımı yine doğuluca tutumumuzu yansıtan bir anıyla bitirmek isterim.
1993 yılında Bergama’da yapılan uluslararası bir toplantıya katılan Wuppertal Eyalet Mahkemesi Başkanı Dr. Klaus Wiese, asliye hukuk, asliye ceza ve ağır ceza mahkemelerindeki bizin anlayışımıza göre yapılan duruşmaları (sözde tartışmaları) izledikten ve ülkesine döndükten sonra yazdığı beş sayfalık mektubunun sonunda bizde uygulanan duruşma (tartışma) anlayışını özetleyerek şu tanıda (teşhis) bulunmuştur: “Siz Türkler, anladığım kadarıyla bizden aldığınız yargılama yasalarını çok değiştirmişsiniz. Ben, birçok ülke gezdim. Ancak sizin ülkenizdekine benzer bir duruşma yapıldığına hiçbir ülkede tanık olmadım. Bunu da çok yadırgadım. Yargıçlarınız, tarafları hiç dinlemiyor, sadece tutanak tutanlarla ilgileniyorlar.”
“Yeni toplumsal savunma” okulunun savunucusu büyük Fransız hukukçusu ve düşünürü Marc Ancel ise, bundan 46 yıl önce çok düşündürücü bir yargıda bulunmuştur: ‘Zanardelli (kaynak) Yasası, Türk uygulamasında, önemli yozlaşmalara uğramıştır’ (L’intéret et nécessité nouvelle de la recherche pénaliste comparative, Mélanges en l’honneur du Doyen Pierre Bouzat, Paris, 1980, s. 10).”
Ülkemiz yargılama, özellikle de duruşma (tartışma) aşamasını küçümseyen şu anlayış ve uygulama ise, biz hukukçuları düşündürmenin de ötesinde çok, ama çok üzmelidir: Bir Türk firmasıyla bir yabancı firma yaptıkları sözleşmelerde neden asla Türk mahkemelerinden birini değil de, Avrupa mahkemelerinden birini yetkili kılmaktadırlar?
Evet, bizleri, biz Türk hukukçularının yalnızca bilgi düzeylerini değil, şereflerini de aşağılayan bu durumu hiç düşündünüz mü Sayın Türk hukukçuları?
Artık boş söylevler söyleminin zamanı çoktan geçmiştir, Sayın Türk hukukçuları.
Kızmayalım, ilkelleşmeyelim. Tam tersine düşünelim ve doğu tartışma (duruşma) aşamasının ne olduğunu artık doğru bilelim ve de uygulamaya doğu yansıtalım, Sayın Türk hukukçuları.
Şunu da asla hiç unutmayalım: Batı ülkeleri faşist çağları çok geride bırakmış, insanlık, ikinci dünya savaşının acı deneyimleri sonucu artık “gün ışığında demokrasi” (démokratie à ciel ouvert) çağını yaşamaya başlamıştır.
Bu konuda sizlere bir örnek vermek isterim: İtalya’da “Yargıçlar Kurulu” herkese açıktır.
Öyle ki, hakkında işlem yapılacak olan bir yargıç ya da savcı bile tartışmayı izleyebilir.
Ülkemizde ise, böyle bir durum, yaşanmak şöyle dursun, akla bile gelmez.
İşte doğulu ve batılı toplum farkı, budur, efendiler.
Seçimimiz bellidir: Bu çağı ya yakalayacağız ya da bu yazıda dile getirilen ilkellikleri yaşamayı sürdüreceğiz.
Bunun başka bir yolu, çaresi yoktur, efendiler.
Nitekim bu türden olumsuz ilkellikleri, 1999-200 adli yılı açış konuşmamdan sonra ben, çok yoğun biçimde yaşamışımdır, Sayın Türk hukukçuları.
Avrupa ülkelerinin temsilcileri, elçileri ülkemizin “çağcıl demokrasi”ye geçeceği umuduyla bana koşarlarken yapısı gereği kategorik bir ahlaksızlık, bencillik, baskıcılık, vicdansızlık, adaletsizlik, acımasızlık, korkaklık, megalomanlık, hoşgörüsüzlük, oligarşi ve halk düşmanlığı olan faşizm ile Atatürkçülüğü birbirine karıştıran yurt içindeki bilinçsizler, bana her Allah’ın günü saldırmışlar, hatta sövmüşlerdir.
Bu utancı, ne yazık ki, zaman zaman bugün bile yaşmaktayım.
Oysa önce taraflar, sonra hukukçular ve sokaktaki özgür insanlar, sizlere sürekli şunları söyleyip durmaktadırlar: “Türk mahkemelerinde DURUŞMALAR, AYLARCA, HATTA YILLARCA SÜRMEKTEDİR. Bu yüzden çoğu zaman, özellikle de paranın değer yitirdiği dönemlerde çok büyük maddi ve manevi düş kırıklıkları, YIKIMLAR yaşanmaktadır.”
Bunları duyduğunuz zaman, inanıyorum ki, sizler de, çok üzülmektesinizdir, sayın hukukçular.
Bana gelince bunları yalnızca duymakla kalmadım, ben.
Hem duydum, hem de kahrolarak yaşadım ve de elimden geldiğince sürekli karşı çıktım, sayın hukukçular!..
Yargılaması, yani, Ayşe teyzelerin deyişiyle duruşması, sürüm sürüm süründüren, hukukçuların yanlış deyişiyle yapılan, ancak doğru dille “TARTIŞMA”; yani bu aşamayı beş yıla yakın yaşayan ve “Davayı açtığım sırada davalının bana vermeyi önerdiği para ile benim arabam gibi çok az kullanılmış bir arabayı kolayca satın alabilirdim. Beş yıla yakın süren davanın sonunda sözde davayı ben kazandım. Oysa aslında yitiren bendim. Zira o zaman karşı tarafın önerisini keşke kabul etseydim. Çünkü böylece her şeyden önce yıllarca mahkeme kapılarında sürünüp çileler çekmezdim. İkinci olarak da, bu denli zarara uğramazdım. Zira şimdilerde mahkemede kazandığım para ile, bırakın yeni bir araba almayı, bir arabanın ancak sekiz lastiğini alabiliyorum. Lütfen siz söyleyin. Davayı ben mi kazamdım, yoksa davalı mı?” diyerek yakınan, adalet arayan insanlarımızı düşününüz.
Sonra da yasalarını aldığımız ya da esinlenip taklit ettiğimiz ülkeleri inceleyiniz, lütfen. Oralardaki tartışma (duruşma) aşamalarının tek oturumda nasıl bitirildiğini görünüz, “eski tutanaklar okundu, duruşmaya devam edildi” gibi kendinizden menkul, kendimizi kandırıcı, çocuksu, gerçek ve hukuk dışı, en çirkini de kınanası ve yalan tutanaklar sığınmayınız, böyle duruşmalar yapmaktan kaçınınız lütfen.
Asıl acı olan nedir biliyor musunuz, sayın hukukçular?
Bunları dile getirmek için çağrıldığım büyük bir ilimizin hukukçuları, olasılıkla bu gerçeklerin dile getirileceğinden korkarak, son anda beni çağırmaktan vazgeçmeleri ve ülkemizin yirmi birinci yüzyılda bile eleştiri çağına bile ulaşamadığını somut, çarpıcı biçimde kanıtlamalarıdır.
Keşke çağırsaydılar, görüşlerimi çürütebilseydiler.
Ancak olmadı. Olamazdı da. Çünkü onlar bile güçlerinin bana yetmeyeceğini düşünmekte, yaptıklarının meşru olduğuna bir bakıma inanarak avunmaktaydılar.
Ete, avunmaktaydılar. Çünkü bizdeki gibi bir tartışma (duruşma) ne Avrupa’da, ne Rusya’da, ne Japonya’da, ne Afrika’da vb. ülkelerde vardı.
Acı, ama kahredici gerçek işte buydu, efendiler!?
Zira benim ülkemde insanlar, yıllardan bu yana mahkemelerde yıllarca sürünmektedirler.
Bunun adı ise, günümüzde bile sözüm ona “adalettir!?” efendiler.
Evet, iyice duyun ve yine iyice düşünün: “Adalet.”
Ancak ben, hiç kimseyle alay etmiyorum, hiç kimse de lütfen benimle alay etmesin.
Evet, o doğrulardan, dürüstlüklerden kaçanlar, gözleriyle iyice görsünler ve belleklerine kazısınlar diye büyük harflerle yazayım, Sayın Türk hukukçuları: Günümüzde bile her gün ve her mahkemede yaşanan bu olayın adı hâlâ ADALET’tir (!?)
Unutmayalım ki, “Dünya Adalet Raporu”na göre Türkiye, 2015 yılında 80’inci sırada iken şimdilerde 143 ülke arasında 118’inci sıraya, yani son on yılda 38 basamak geriye düşmüştür.
Bunun anlamı açıktır, yoruma gerek yoktur.
İzninizle bu yazdıklarıma bir not eklemek istiyorum, sayın okurlar: Suç yargılama hukuku derslerini benden alan, ancak “TARTIŞMA” (duruşma) aşamasını tek oturumda bitirmeyen ve bitirilmesi için hiç çaba harcamayan İ. D. Ü. Bilkent Hukuk Fakültesi öğrencilerime hakkımı asla helal etmem. Etmiyorum da. Çünkü onlar, benden derslerini sadece geçebilmek için bazı bilgiler duymuş, ancak asla hukukçu mantığıyla bunların üzerinde hiç düşünmemiş, üstelik de uygulamada yaşanan yanlışlara boyun eğmekle yetinmişler, hukuk alanında hiçbir sorumluluğu üstelenmemişlerdir.


