Birinci örnek, “kasıt” kavramını tanımlayan 2004/5237 sayılı Yeni Türk Ceza Yasası’nın 12’ikinci maddesiyle ilgilidir.
Bu madde Türk Ceza Yasası’nda yanlış tanımlanan diliyle “KAST” (KASIT, YÖNELİM) terimiyle ilgilidir. Buna göre, “Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir:” (m. 21).
Peki, doğru terim ve tanım neymiş?
Doğru terim, kast değil, elbette “kasıt”tır.
Zira karşılık “kast” sözcüğü, toplumbilimsel bir terimdir; Hindistan’da yaşanan ve babadan oğula geçen sınıflardan her biridir.
Yeri gelmişken belirtelim ki, kökenbilim (etimoloji) açısından “kasıt” (kasd) sözcüğü, Arapçada içinden iliği çıkarmak için kemiği kurmak, amaçlı davranmak anlamlarına gelmektedir. “İktisad” sözcüğü de aynı kökten türetilmiştir ve olanakları amaca göre kullanma anlamına gelmektedir (Cemaleddin ibni Mükrem (İbni Manzûr). Lisan-ül Arab, III, Beyrut, tarihsiz, s. 353-357, ileten: Yüce, Turhan Tufan, Ceza Hukuk dersleri, Manisa, 1982, s. 322).
Öte yandan “kasıt” sözcüğü, Türkçede niyet, amaç, gaye, bilerek isteyerek güdülen erek, istek, kurma, tasavvur, tertip, kötü niyet, garaz, birinin aleyhine bir işe kalkışma, bilerek yapma, bir işe bilerek ve isteyerek, gerekliliğine inanarak kalkışma, girişme anlamlarında da kullanılmaktadır.
Türk Hukuk Lügati bu kasıt (intentio, Vorsatz, Absicht, intention, intenzione, dol, dolo) terimini, suçun öznel öğesi olarak tanımlamaktadır (Türk Hukuk Lûgatı, Ankara, 1991, s. 193).
Kavrama daha yakından bakıldığı zaman dil ve terim açısından şu gerçekler ortaya çıkmaktadır: “Kasıt” kavramı, Hint-Avrupa anadil ailesinin Batı kolunda yer alan Cermen dillerinden sözgelimi, Almancada Vorsatz, Absicht; buna karşılık İngilizcede Latin anadil ailesine içinde yer alan Fransızca gibi intention olarak karşılanmaktadır. Latince anadili içinde yer alan dillerde ise söyleniş biçimi dışında tutarlı biçimde aynı terimin kullanıldığı görülmektedir: Terimin adı, Fransızca gibi İtalyancada intenzione, İspanyolcada intención, Portekizcede intenção’dur. Öte yandan Latin anadili içindeki bu beriki dillerde kötü niyeti, hileyi de içeren anlamda Latince dolus, Fransızca dol, İtalyancada dolo sözcüklerinin de yer yer kullanıldığı görülmektedir.
Bu bilgilerin ışığında kanımızca kasıt teriminin karşılığı, Latin anadili içinde yer alan dillerdeki terimler gözetilerek “yönelim” olmak gerekir.
Bundan başka Türk Ceza Yasası’nda kastın tanımını yapılırken cümle kuruluşunda etken ve edilgen durumlar yan yana getirilmiştir. Oysa “ve” sözcüğü, aynı işlevleri gören sözcükleri, sözcük öbeklerini ya da cümleleri birbirine bağlayan bir “bağlaç”tır. Dolayısıyla eşit olan özneleri, nesneleri, nitelikleri, tamamlayanları, tamamlananları, önermeleri, kipleri birbirine bağlar. Özetle özneler, nesneler, tamamlayan ve tamamlanan aynı; eylemler, kip ve kişi açısından birbirine eşit ise “ve” bağlacı kullanılabilir. Oysa maddede birbirine bağlanan iki cümlecikten birincisi olan “bilerek” eylemin eyleyeni (fail) belli biri tarafından işlendiğini gösteren etken çatıyla; ikincisi olan “bilinerek” ise, eylemin eyleyeni belli olmayan biri tarafından işlendiğini gösteren edilgen bir çatıyla kurulmuştur. Dolayısıyla çatı aynı olmadığı için iki cümlecik, elbette bağlacıyla bağlanamaz. Dolayısıyla maddeyi dilbilgisi açısından düzeltmek ve bunlardan birini seçmek zorunludur.
Dolayısıyla “kasıt” hukuk teriminin tanımı ve tanım maddesinin ilk fıkrası şöyle olmak gerekirdi: “Suçun oluşması, yönelimin (kastın) varlığına bağlıdır. Yönelim, suçun yasal tanımındaki öğeleri bilerek ve isteyerek gerçekleştirmektir.”
İkinci çarpıcı örneği, Yargıtay’da bulunduğum sırada yaşamışımdır.
1926/765 sayılı Eski TCY’nin kamu görevlisinin önünde (huzurunda) ve görevinden dolayı (m. 266) ya da görevi sırasında (m. 267) hakaret eylemleri iki ayrı suç olarak düzenlenmişti.
Her iki suçun ortak ağırlaştırılmış biçimi ise, TCY’nin 269’uncu maddede yer almıştı.
Bu maddeye ve bu doğrultuda gelişen Yargıtay’ın görüşlerine göre, hakaret, “cebir ve şiddet (yaralama) ve tehdit” kullanılarak işlenmişse verilecek ceza artırılacak, ancak cezayı artırıcı nitelikteki bu maddede “ve” bağlacı kullanıldığı için, üç eylemin, yani sövme, şiddet ve tehdit eylemlerinin bir arada gerçekleşmesi aranacak; kısaca yargılanan sanık, sövecek, tehdit edecek, ayrıca şiddet de kullanacak, yani bugün kullanılan terime göre kamu görevlisini yaralayacaktı. Bu eylemlerden birini yapmadığı takdirde, sözgelimi, fail sövme ve tehditle yetinirse, ortak artırıcı nedeni düzenleyen Yasa’nın 269’uncu maddesinde “ve” bağlacı kullanıldığı için, hakkında bu madde uygulanamayacak, ancak kamu görevlisine karşı sövme ve tehdit olmak üzere fail, iki ayrı suçu işlemiş olacak ve buna göre cezalandırılacak, son çözümlemede faile TC Yasası’nın 266 ya da 267’nci maddelere göre verilen ceza, üç ayrı suç gerçekleştiği takdirde 269’uncu maddeye göre artırılacaktı.
Bu anlayışın ulaştığı çarpık, düşündürücü ve şaşırtıcı sonuç ise, insanları başkaldırtacak boyutta çok şaşırtıcıydı: Eğer sanık, hakaret ve tehdit gibi iki ayrı suçu işlemişse, kendisine verilen cezaların toplamının, üç ayrı suç, yani hakaret, tehdit ve yaralama suçları için verilen ağırlaştırılmış tek cezadan daha ağır oluyordu.
Bu akıl almaz, gülünç ve çarpık çelişkiye yol açan olay ise, elbette Yasa’nın 269’uncu maddesinde kullanılan “ve” bağlacıydı.
Oysa Kaynak Yasa’da yer alan ve ülkemizdeki 269’uncu maddenin karşılığı olan maddede “ve” değil, “ya da” (veya) bağlacına yer verilmişti. Dolayısıyla suç işlemeyi kışkırtan bu çarpık duruma son vermenin yolu, aslında çok kolaydı. Çünkü bunun için kaynak yasaya ve “düzeltici yorum”a başvurmak “ve” bağlacının yerine “ya da” bağlacını geçirmek yeterliydi.
Dolayısıyla Başkanlığını yürüttüğüm Dördüncü Ceza Dairesi, bu gerekçeyle birkaç karar verdi.
Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bilinen “yerleşik (müstakar) kararlara göre” gerekçesiyle eski görüşünde uzun süre direndi ve görev yaptığım dairenin düzeltici yorumla ulaştığı görüşe katılmadı.
CGK’nın bu akla ve mantığa aykırı yaklaşımı ve ulaştığı sonuç üzerine Yargıtay’ın kitaplığında var olan 1926/765 sayılı Eski TCY’nin harf devrimi öncesi 1926 yılında Resmî Gazetede Arap alfabesiyle yayımlanan ilk metni bulunmuş, Türk dilinin arınmasını ve zenginleşmesini sağlamak için Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumunun eski genel yazmanı ünlü dilcimiz Merhum Ömer Asım Aksoy’a gönderilmiş; Aksoy, Arapça alfabede üç tür “vav” (v harfi) bulunduğunu; Eski TCY’nin Arapça alfabeyle kaleme alınan 269’uncu maddesinde geçen “vav”ın “ve” değil, “ya da” (veya) olarak anlaşılıp yazıya dökülmesi gerekirken, Yasa metninin Arap alfabesinden Latin alfabesine dönüştürülmesi sırasında bunun yanlış olarak “ve” biçiminde yazılmış olduğunu belirlemiş; aynı görüşü edebiyat araştırmalarıyla tanınan yazarlarımızdan Merhum Hikmet İlaydın da paylaşmıştı.
İşte toplanan bu bilgilerin ışığında Arap harfleriyle yazılan metne göre Yargıtay CGK, görüşünü değiştirmiş, ancak böylelikle doğru uygulama gerçekleştrilebilmiştir.
Arap harfleriyle yürürlüğe giren bu metni Latin harflerine dönüştürerek kaleme alanlar, elbette Arap alfabesini çok iyi bilen uzman insanlardı.
Ancak görüldüğü üzere, bu uzmanlıklarına karşın onlar bile, Arap alfabesiyle kaleme alınan eski yasayı yeni Latin alfabesine dönüştürürlerken yanılmaktan kurtulamamışlardır.
Üçüncü örnek ise, araştırmadan, yeterince bilmeden sonuçlar çıkarmanın, yargılarda bulunmanın yaşadığım en çarpıcı örneklerden biridir: 1926 / 765 sayılı Eski TC Yasası’nın 188/3, 455, 459’uncu; 6123 sayılı Yasa ile değiştirilmeden önce 480 ve 482’nci maddelerinde geçen “birkaç kimse;” 193/2’nci maddesinde geçen “birçok kimseler” sözcükleri, 1889 tarihli Kaynak Yasa’da (md. 154, ayrıca 155/son, 157/2, 371, 375, 393 ve 395) “bir(den çok kişi” (più persone) olarak kaleme alınmıştı. 1930 tarihli İtalyan Ceza Yasası (md. 339/1, 662, 589, 590, 594/son, 595/1) da aynı doğrultudaydı.
Durum böyle iken bir çeviri olan TCY’de bir hukuk terimi, dolayısıyla hukuk kavramı olmayan bu sözcükler, “birden çok,” “birkaç” ve “birçok” olarak çevrilmiş, yani bunlar tutarlı biçimde tek bir örnek olarak çevrilmemişti. Bu ise, elbette şaşılacak bir durum değil, kişiden kişiye değişebilen, her zaman görülebilen, yaşanılabilen bir çeviriden ibaretti.
Ancak bu konuda benim ülkemde yaşananlar, çok şaşırtıcı, hatta dehşet vericiydi.
Gerçekten bu çeviri üzerine bir hukuk terimi olmayan söz konusu sözcükler, Kaynak Yasa’ya başvurularak anlamlandırılacak ve düzeltici yorum ile ele alınarak sonuca ulaşılacak yerde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (YCGK) 19.3.1949 tarih ve 4/84-82 sayılı kararında “birkaç” üç, “birçok” ise üçten çok olarak tanımlanmış; daha sonraki kararlarla da bu anlamlandırmalar yerleşiklik, süreklilik kazanmıştı.
Ne yazık ki, çok şaşırtıcıydı, bu yaklaşım!?
Şimdi daha çok şaşıracaksınız. Çünkü bununla da kalınmamış, bir hukuk terimi olmadığı halde Yargıtay’ın ulaştığı bu yadırganası, hatta saçma görüş, 1953 / 6123 sayılı Yasa değişikliğinde Eski TCY’nin yoklukta hakaret ve sövme suçlarını tanımlayan 480 ve 482’nci maddelerinde Yargıtay’ın bu görüşüne dayanılarak “birkaç kimseyle ihtilat eder” sözleri, “ikiden ziyade kimseyle ihtilat eder” biçiminde değiştirilerek yasalaştırılmıştı.
Ancak ben, bunlara hiç şaşırmamışımdır. Çünkü az düşünen insanlar toplumlarında doğaldır bu tür saçmalıklar. Üstelik mantıksal düşünmenin değil, kendinden öncekileri öykünmenin (taklit) öne çıktığı toplumlarda ise, bu yadırganası yanlışlıklar çok da bulaşıcıdır.
Nitekim bu yanlışlık, sıradan bir çevirinin de çok ötesine geçmiş, bu noktada kalmamış, 2004/5237 sayılı son TCY’nin 125’inci maddesine de yine “en az üç kişiyle ihtilat” biçiminde yasalaşmıştır.
Ancak bu gülünç yaklaşıma sıradan bir yanlışlık diyerek göz yummak elbette çok güçtür. Çünkü üzerinde düşünülmeden yapılan sıradan bir sözcük çevirisinin bir hukuk terimine ve kavramına dönüşmesi, elbette sadece kaba saba bir yanlışlık, yalnızca bir güldürü değil, bunun da çok ötesinde yasayı hazırlayan sözde bilim insanları açısından bağışlanamaz bir dram, bir ağlatıdır da.
Yoklukta (gıyap) hakaret suçunu yargılayan bir yargıcın, yaşını başını almış iki tanığın, sanığın suçu işlediğine ilişkin tanıklıklarının ardından, tarafların anlamadıkları Osmanlı Türkçesiyle “ihtilat unsuru” oluşmadığı gerekçesiyle bir sanığı aklaması karşısında yakınanın neler düşündüğünü, hatta neler kurguladığını lütfen bir düşünün!
Ah, benim güzel halkım, ah!?
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


