Türk yargıçlarına mektup-I

Türk yargıçlarına mektup-I

Hukukun, özellikle de duruşma (tartışma) aşaması anlayışının gerisine düşmekten kurtulmak istiyorsak, duruşmaları (tartışmaları), bilimin ışığında doğru yapmak ve kural olarak tek oturumda bitirmek zorundayız, sayın hukukçular

Türk yargıçlarına mektup-I

Sayın Türk Yargıçları,

Bu mektubu Adalet Tanrıçasına değil, doğrudan sizlere yazıyor ve aşağıdaki satırları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yıllarca sonra da olsa, resmi ağızlar, ülkemizde “yargılama etkinliği”nin duruşma, daha doğru, ortak ve küresel hukuk diliyle “TARTIŞMA” aşamasının çok uzun sürdüğünden yakınmaya başlamışlardır.

Bu bakış açısını dile getirenleri, yetersiz ve geç de olsa, kutluyorum.

Ayrıca sizlerin, sayın okurların da, aynı şeyi düşündüğünüze inanmaktayım.

Çünkü yargılamanın tek oturumda bitirilmesi gerektiğini ileri sürmek, bu diyarlarda çarpıcı bir uyanıştır.

Ancak bazı koşullarla doğru bir uyanıştır.

Her şeyden önce şu nokta asla unutulmamalıdır: Küresel hukuk diliyle “tartışma aşaması”, yukarıda değinildiği gibi, bize özgü hukukun yetersiz dili ve uygulamasıyla duruşma aşaması, bütün Kara Avrupa’sı hukuk sistemini benimseyen Amerika, Afrika ülkelerinin yanı sıra Japonya, Rusya vb. ülkelerde tek oturumda bitirilmektedir.

Birden çok oturumla yapılan bir duruşma, aşağıdaki örnekte değindiğim üzere tartışma ise, bu aşama bilincinin bulunduğu ülkelerde çok, çok enderdir

Doğru bilincin bulunduğu ülkelerde duruşma yargıcı, duruşma, yani “tartışma” aşamasına bitirse bile, sözgelimi, kararı verse, yani, yargılama hukukunun diliyle hükmü tefhim etse dahi, eğer yazmadan ölürse, kesinlikle yeni bir yargıçla yeni baştan yapılan duruşma (tartışma) sonucunda bir karar verilebilmektedir. Çünkü hukuk açısından bu durum, kesinkes zorunludur. Nitekim Yargıtay Başkanının çağrısı üzerine gittiğim Rusya’da Petersburg İstinaf (Bölge Adliye) Mahkemesi Başkanı da, bunu ve buna benzer durumları yeterince anlatmıştı, bana ve benimle birlikte geziye katılan meslektaşlarıma.   

Evet, kısaca böyle bir durumda bile, hukukunu benimsediğimiz ülkelerde, yeni yargıç, eski meslektaşının yaptıklarına dayanarak, hukuksal anlamda yeni baştan bir duruşma (tartışma) yapmaksızın hiçbir ülkede kesinlikle karar veremez, verememektedir.

Nitekim yayımlanan hukuk bilimiyle ilgili kitap ve yazılarımda bu konu üzerinde yeterince durmuşumdur.

Ayrıca hukukta ve uygulamasında bu durumun kesinlikle bir istisnası yoktur.

Olamaz da.

Ancak, sık sık görüldüğü üzere, kavramları ve kurumları dışlamak pahasına ve bütün dünyaya inat sadece bizde vardır, bu durumun istisnası.

Nitekim on yıl önce 24.11.2016 tarih ve 6768 sayılı Yasa’nın 31’inci maddesine göre, “Hüküm sonucu tefhim edildikten sonra gerekçeli karar imzalanmadan yargıç ölür ya da herhangi bir nedenle kararı imzalamayacak duruma düşerse, yeni yargıç, tefhim edilen hükme uygun olarak gerekçeli kararı bizzat yazarak imzalar. Toplu mahkemelerde böyle bir durumun gerçekleşmesi durumunda, hüküm, öbür yargıçlar tarafından imzalanır ve başkan ya da en kıdemli yargıç tarafından, hükmün altına öbür yargıcın imza edememesinin nedeni yazılarak imza olunur.”

Geliniz, ilkin bu yasal metindeki dil yanlışlıklarına bir göz atalım:

Birinci yanlış şu anlatım, “Hüküm sonucu tefhim edildikten sonra” değil, “kararın sonuç kesimi bildirildikten sonra” biçiminde olmalıydı. Bu bir.

“Hüküm değil, hece düşmesi nedeniyle “hükmün” olmalıydı. Bu da iki.

İkinci yanlış ise, hukuk düzenlenmesiyle ilgilidir ve şudur: Eğer bu metni bir hukukçu kaleme almışsa, hukuk fakültelerinin bile hukuku geleceğin hukukçularına iyi anlatamadıklarının bir itirafıdır, bu.  Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde duruşmada bulunmamış bir yargıca “başkalarının aktardıkları bilgilere göre hüküm kuracaksın” ve de “karar yazacaksın!?” denilemez, denilmemiştir de.

Bu da iki.

Zira böyle bir örnek, hiçbir ülkede yoktur, asla da olamaz.

Çünkü böyle bir örnek, her şeyden önce hukuka, özellikle de sadece duruşma (tartışma) aşamasının var oluş nedenine, mantığına ve özüne değil, sıradan akla bile aykırıdır.

Üstelik bir gerekçe varsa bile neden o gerekçe azınlıkta kalanın ya da o ölmüşse, dava dosyasını ve kararı okuyarak imzalayanın gerekçesi değil de, “tefhim edilen hükme uygun olarak” çoğunluğun yazdığı gerekçe olacaktır?

Ayrıca o “kararı bizzat yazarak imzalamak” da nedenmiş, neyin nesiymiş?

Peki, bu son yargıç, kararı görüşüne uygun bulmazsa, aleme alınmayan o görüşe uygun yeni yargıçlar mı aranacaktır?

İşte bu sorulara verilen yukarıdaki yanıtlar, Türk hukukçularının ve çoğu hukukçulardan oluşan yasa yapıcısının yirmi birinci yüzyılda bile “TARTIŞMA” aşamasını doğru olarak hiç mi hiç anlayamadığının, algılayamadığının ve kavrayamadığının yasa ve akıl dışı, üzücü ve resmi belge olarak itirafıdır, sayın hukukçular.

Bu yüzden de, söz konusu düzenleme, hukuku, hukukun en nadide kavramlarından biri olan, yaygın ve yanlış dille duruşma, hukuk diliyle tartışma kavramını yıkıcı bir anlayışın ürünüdür, efendiler.

Gerçekten Türkiye, duruşma, yani doğru terimle tartışma kavramını hiçbir dönemde hiçbir zaman asla doğru olarak algılayamamış, anlayamamış, bu yüzden de uygulamaya doğru biçimde aktaramamış; en önemlisi de hukuku çarpıtmada AİH Mahkemesinde sondan birinci ülke durumuna düşmüştür.

Çok çok yazık, çok utandırıcı ve de çok umut kırıcı!?...

Oysa neredeyse bütün dünyanın yaptığı gibi, tek oturumda karar vermek, sadece zorunlu değil, çok kolay ve de hukuk açısından kesinlikle zorunludur.

Çok kolaydır.

Bu konuda herkesin bildiği ya da anımsayacağı en iyi örneklerden birisi şudur: Mehmet Ali Ağca, Abdi İpekçi’yi öldürdükten sonra Roma’da Papa’yı da öldürmeye kalkışmış, bu davada Sanık Ağca, 128 kez savunma hakkını kullanmış, tanıkların çokluğu yüzünden tartışma (duruşma) aşaması, gece dışında, ara verilmeksizin iki gün sürmüş, üçüncü gün sabahleyin de son karar verilmiştir.

Bütün dünya bu doğru ve örnek duruşmayı alkışlarken, duruşma (tartışma) kavramını doğru algılayamadıkları, doğru bilmedikleri, Türkiye’de yapılanları doğru sandıkları için, çok kısa süren bu Ağca davası ve yargılaması, Türk insanlarını öylesine şaşırtmıştır ki, aralarında hukukçuların da bulundukları pek çok kişi ve yazar, böylesine önemli ve bütün dünyanın izlediği bir davanın üç günde bitirilmesine çok şaşırmış, bununla da kalmamış, kara bilgisizlikle kararı eleştirmeye cüret etmişlerdir.

Çünkü onlar, sadece 2426 yıl önce ölen ve “ben, bilmediğimi biliyorum” diyen Sokrates’in değil, “Ben bir insanım, ancak düşündüğüm zaman varım” diyen Descartes’ın, bir konuyu iyi bilmek için önyargıları “bilinçli bilgisizlik kuralı”yla (ignorance consciente) dışlayarak yola çıkılmasını öneren, böylelikle kara bilgisizlikte “Durkheim”ın önerisinin bile aymazlıkla gerisine düşen hukukçulardır.

Ve onlar, yüzlerimizi kızartma pahasına, çok tutarlı bir hukuk bilinciyle yapılan bu yargılamayı ve duruşmayı (tartışma), o dönemde yüzleri kızarmadan kınayarak, rezil olma pahasına, bütün dünyaya kara bilgisizliklerini duyurmuşlardır.  

Kendimden söz etmek zorunda kaldığım için özür dileyerek belirteyim ki, cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığım Akşehir, Yenice; yetkili olarak bulunduğum Gelibolu, Gökçeada, Bozcaada, Ayvacık, Çan, Lapseki ilçelerinde katıldığım bütün asliye ceza davaları tek oturumda bitirilmiştir.

Çünkü ben, çok kıdemli bile olsalar, başka hukukçulara hiç özenmedim, onları asla taklit etmedim. Sürekli “en hakikî mürşit (yol gösterici) olan BİLİM”e danıştım, başkalarının yaptıklarını sürgit bilimin ışığında tarttım, tartıştım.

Hemen hiçbir sorgulama yapmaksızın, akıllarda kalması için yineleme pahasına belirteyim ve anımsatayım ki, kendilerinden öncekilere öykünen yargıçlarla yapılan ve yanlış terimle duruşma, doğru hukuk kavramıyla “tartışma” (débat, dibattimento) aşaması, yukarıda değinilen bütün ülkelerde kural olarak tek oturumda, çok istisnai olarak da, Ağca davasında olduğu gibi, en çok iki, üç oturumda ve de günlerle anlatılabilecek sürede biter.

Evet, Roma Mahkemesinde Ağca davasında bu gerçek, bütün dünyanın ve bu arada Türk hukukçularının gözleri önünde yaşanmıştır.

Ancak çoğu hukukçularımız bundan ders alacak yerde, tam tersine eleştirmenin de ötesinde bu durumu, az önce değindiğim gibi, Sokrates’lerin, Descartes’ların, Dukheim’ların sergiledikleri bilincin bile gerisini düşme pahasına, kara bilgisizlikle eleştirmişlerdir.    

Hukukun, özellikle de duruşma (tartışma) aşaması anlayışının gerisine düşmekten kurtulmak istiyorsak, duruşmaları (tartışmaları), bilimin ışığında doğru yapmak ve kural olarak tek oturumda bitirmek zorundayız, sayın hukukçular.

Bu ise, kesinlikle zorunludur; üstelik de sandığınızdan çok çok kolaydır.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler