Türk yargıçlarına mektup-II

Türk yargıçlarına mektup-II

Türkiye, hukuk bilimi ile yasayı birbirine karıştırmış; bununla da kalmamış, zaman zaman çok gülünç ve kendisini aldatan yollara, kınanası hile-i şeriyelere bile başvurmuş, bu başvurmayı günümüzde bile sürdüren bir ülkedir

Türk yargıçlarına mektup-II

Sayın Türk Hukukçuları,

Yineleme pahasına üzülerek vurgulamak gerekir ki, yanlış terimle duruşma, doğru terimle tartışma aşaması, ülkemizde ne yazık ki, sadece doğru değil, hiç mi hiç bilinmemekte, yargıçlarımız ise, bu durumu hiç sorgulamadan kendinden önceki yargıçları sadece taklitle yetinmekte; dolayısıyla uygulama da, bu yanlış çizgide sürüp gitmektedir..

Şunları hiç, ama hiç unutmayalım: Taklitle ne bilim öğrenilir, ne de meslek.

Çünkü bilim, sadece akılla, düşünülerek, özümsenerek öğrenilebilir  

Ayrıca kendimizi hiç aldatmayalım ve itiraf edelim ki, Batıdan ilkin hukuk bilimini, hatta bilgisini alacak yerde bizler, sadece parlamentoların çıkardıkları hukukun meyvesi olan yasaları almışız; hukuk bilimi de o ülkelerde ve hukuk fakültelerinde kalmıştır.

O kadar.

Bu yüzden de duruşma aşamasını, doğru hukuk terimiyle “TARTIŞMA AŞAMASI”nı hiç anlamamış, algılayamamış, bunun ayrımına bile varamamışızdır.

Buna karşılık, Japonlar, Meiji döneminde Fransa’dan hocalar getirterek geleceğin hukukçularına ilkin Batı hukukunu ve dilini öğretmişler, ardından bir hukuk sözlüğü yapmışlar; bunlarla da yetinmemiş, Japoncada karşılığı olmayan hukuk kavramlarını, olduğu gibi almışlar, bunları yazıya dökmek için eğer harf eksikse, alfabelerine yeni harfler eklemişlerdir.

Doğru hukuk devrimi, elbette böyle yapılmak gerekir(di).

Bugün doğuda Batı hukukunu en iyi anlayan ve en iyi uygulayan ülkelerin başında hiç kuşkusuz Japonya gelmektedir.

Demek, Türkiye, hukuk bilimi ile yasayı birbirine karıştırmış; bununla da kalmamış, zaman zaman çok gülünç ve kendisini aldatan yollara, kınanası hile-i şeriyelere bile başvurmuş, bu başvurmayı günümüzde bile sürdüren bir ülkedir.

Özetle bu bilgisizlik, ne yazık ki, bu noktada bile kalmamış,  sözgelimi, tutanaklar hiç okunmadığı halde, “yargıç değişikliği nedeniyle eski tutanaklar okundu” gibi yalanlara bile başvurulmuştur.  

Tam bu noktada içtenlikle hukuktan yana olan herkese, ellerini vicdanlarına koyarak yanıtlamaları için bir soru sormak isterim, sizlere sayın yargıçlar: Okunmadığı halde “yargıç değişikliği nedeniyle eski tutanaklar okundu” denilerek hüküm kurulması davranışı, eylemi, 1926 tarihli ve 765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın 330/1 maddesinin ikinci cümlesinde; 2004 tarihli ve 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Yasası’nın 204/2, 3 madde ve fıkralarında tanımlanan “kamunun güvenini kazanmış belgeye karşı işlenen ağır cezalık bir suç” değil midir?

Böyle davranılarak resmi belgelere karşı duyulan toplumsal nitelikteki “KAMUSAL GÜVEN” değeri, asla okunmayan “eski tutanaklar okundu” resmî yalanıyla çiğnenmiş olmuyor mu!?...

Ayrıca unutmayalım ki, suç hukukunda bu konuda en ağır yaptırımla korunan iki belge vardır ve şunlardır: Duruşma tutanakları ve noter belgeleri (Türk Ceza Yasası, m. 204/3).

Kaldı ki, o sessiz tutanaklar sesli olarak okunsa bile, böyle bir duruşma ve tutum, hukuk karşısında hukuka aykırı; tutanak ise, geçersiz değil midir?

Ayrıca, önemle vurgulamak gerekir ki, çok kaba ve ucuz bir yalan olduğu için böyle bir tutum, hem hukuka, hem de ahlaka aykırı olduğu için çok, ama çok utandırıcı değil midir, sayın hukukçular?!

Evet. Lütfen, sayın meslektaşlarım, bu eleştiriler üzerinde iyi niyetle ve hoşgörüyle çok iyi düşününüz, yaptığınız işlemleri de bunların ışığında soğukkanlı olarak lütfen gözden geçiriniz.

Unutmayınız ki, bu satırları, sizlere sadece bir meslektaşınız, eski bir hukukçu olarak, hukuk ve hak arayanlar adına yazmaktayım.

Özetle insanlarımızı sürüm sürüm süründüren, Ayşe teyzelerin ve de çoğu hukukçuların yanlış deyişiyle duruşma, doğru dille “TARTIŞMA”aşamasını; evet, bu aşamayı beş yıla yakın yaşayan ve “Davayı açtığım sırada arabama çarpan davalının bana vermeyi önerdiği para ile benim arabam gibi çok az kullanılmış bir arabayı kolayca satın alabilirdim. Beş yıl süren davanın sonunda sözde davayı ben kazandım. Oysa aslında davayı yitiren, bendim. Kazanan ise, sözüm ona davyayı yitirendi. Zira o zaman karşı tarafın önerisini keşke kabul edip dava açmasaydım. Çünkü böylelikle her şeyden önce yıllarca mahkeme kapılarında sürünüp çileler çekmezdim. Ayrıca bu denli zarara da uğramazdım. Zira şimdilerde mahkemede kazandığım para ile, bırakın yeni bir araba almayı, bir arabanın ancak sekiz lastiğini alabiliyorum. Lütfen siz söyleyin. Davayı ben mi kazandım, yoksa davalı mı?” diyerek yakınan, adalet arayan insanlarımızı düşünerek sizlere yazıyorum.

Lütfen sizler de aynı kaygıyla düşününüz.

Nitekim bir kitabımda sık sık değinildiği üzere, Wuppertal Eyalet Mahkemesi Başkanı Dr. Klaus Wiese, 1993 yılında büyük bir batı ilçemizde asliye hukuk, asliye ceza ve ağır ceza mahkemelerindeki bizin anlayışımıza göre yapılan duruşmaları (sözde tartışmaları) izledikten ve ülkesine döndükten sonra, bana yazdığı beş sayfalık mektubunun sonunda bizde uygulanan duruşma (tartışma) anlayışını şöyle özetlemiş ve şu tanıda (teşhis) bulunmuştu: “Siz Türkler, anladığım kadarıyla bizden aldığınız yargılama yasalarını çok değiştirmiş olmalısınız. Ben, Afrika dâhil, birçok ülke gezdim. Ancak sizin ülkenizdekine benzer bir duruşma (tartışma) yapıldığına hiçbir ülkede tanık olmadım. Bunu da çok yadırgadım. Yargıçlarınız, tarafları hiç dinlemiyor, sadece tutanak tutanlarla ilgileniyorlar.”

O günden bu Batı cephesinde yana değişen bir şey yok.

Oysa Başkan Dr. Klaus Wiese, kuşkusuz çok çok haklıydı, ancak ulaştığı sonuç yanlıştı. Çünkü aslında Almanya’dan ve Batıdan aldığımız Yasalar, kendisinin dediği boyutta ve çapta asla değiştirilmemişti. Değişen, daha doğrusu yanlış algılanan, bu nedenle de yozlaştırılan, kesinlikle Batı’dan aldığımız yasalar değil; yasaların maddeleri değil, ilkin Batı’nın hukukunu alan Japonya’da, bütün Amerika, bütün Avrupa, bütün Afrika ülkelerinde kural olarak tek oturumda bitirilen, ancak biz Türk hukukçularınca, asla doğru algılanıp anlaşılamadığı, yargıçlarımızın bildiklerinden kuşkulanmayarak doğru yaptıklarını sandıkları için günlerce, hatta aylarca değil, çoğu zaman yıllarca sürdürdüğümüz duruşma (tartışma) anlayışıydı.

Aslında bu konuda örnekleri çoğaltabiliriz. Çünkü yanlış uygulamalar sadece yargılama hukukunda değil, öbür hukuk dallarında da söz konusu.

Merhum Prof. Dr. Sahir Erman, 1993’te konuk hoca olarak ders verdiği Roma Hukuk Fakültesinde Yargıtay’ımızın seçilmiş içtihatlarından örnekler sunarak, 1889 tarihli İtalyan Ceza Yasası’nın ülkemizde nasıl uygulandığını anlatan bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma dinleyicileri öylesine şaşırtmış ve sarsmıştır ki, daha sonraları Adalet Bakanlığı ve Anayasa Mahkemesi Başkanlığı da yapmış olan Prof. Giovanni Battista Conso (1922-2015), dinleyiciler adına söz alarak, bu uygulamaya adeta başkaldırmış ve şunları söylemiştir: “Sizin hukuk fakültelerinizde hukukun en basit temelleri, kurumları, kuralları öğretilmiyor mu ki, yargıçlarınız, Yargıtay’ınız, bu türden yadırganası kararlar veriyor!”

Ayrıca dikkatleri çekerek belirtmek isterim ki, yabancılarla yapılan sözleşmelerde, bir uyuşmazlık çıktığında Viyana, Londra, Paris vb. mahkemelerin yetkili kılınmalarının nedeni de, Türk yargıçlarına duyulan güvensizlik yüzünden değil, mahkemelerimizin duruşma (tartışma) aşamasını bilmemelerinden, bu aşamayı tek oturumda bitirmemelerinden kaynaklanmaktadır.  

Özetle anayasal boyuttaki “hak arama özgülüğünü” (Anayasa, m. 36) masala dönüştüren bu duruşma anlayışı, ülkemizin en kıdemli hukukçularından biri olarak beni çok düşündürmekte, ağlatırcasına çok üzmektedir.

Artık doğru hukuka, doğru yargılamaya, doğru duruşmaya dönmeliyiz, Sayın Türk hukukçuları.

Aslında bu konuda çok geç kaldık, çok!?

SAMİ SELÇUK YAZDI: Türk yargıçlarına mektup-I

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler