Yargılama etkinliğinin yanlış deyişle “duruşma,” doğru hukuk terimiyle “tartışma” aşamasının düşündürdükleri

Yargılama etkinliğinin yanlış deyişle “duruşma,” doğru hukuk terimiyle “tartışma” aşamasının düşündürdükleri

Bu hantal, iğreti evcilik oyunlarıyla kimi, kimleri aldatıyorsunuz? Kendinizi mi, başkalarını mı, yoksa adaleti mi?

Yargılama etkinliğinin yanlış deyişle “duruşma,” doğru hukuk terimiyle “tartışma” aşamasının düşündürdükleri

Daha önce de yazdım ve söyledim. Yanlışlıklar, kıdem kazanınca doğruya dönüşmez. Olsa olsa katılaşıp müzminleşir (süreğenleşir).

Sözgelimi, Türk hukuk uygulaması açısından dilimizin ucuna geliveren şu sorulara yanıt vermek hiç de kolay değildir: Neden kişilerin alınyazılarını belirleyen yargılama etkinliğinin en önemli aşaması olan duruşma, Batı anlamında “tartışma” (débat, discussion, dibattito, discussione) olmaktan çıkıp, karşılıklı durmaya, yani duruşma (tartışma), “duruşulma”ya, aylarca, hatta yıllarca süren bir tutanak fetişizmine dönüşmüştür?

Sokrates davasının yargıçları bile, önlerine gelen sorunları yaklaşık 24 yüz yıl önce, bugünün batılı yargıçları gibi oyladıkları halde, neden bizler hâlâ başka türlü yapıyoruz bu oylamaları?

Neyi iyi algılamadık da temyiz yolu, dünyada örneği görülmemiş bir biçimde başkalaşıma uğramıştır? Üstelik istinaf mahkemelerinin varlığına ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun 1997 Şubatındaki kararına karşın bu durumu sürdürmekte niçin direnmekteyiz?

Batı hukukuyla karşılaştırıldığında, neden Türk hukuku katılaşmaya / ankiloza uğramış, neden patinaj yapıyor? Aldığımız batılı yasalara karşın, neden hukuk uygulamamız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına kolaylıkla uyarlanamıyor?

Çoğu maddi olayların sübutuyla ilgili ve yanlış örnek olan komprime / hazır içtihatların gevşetici rahatlığıyla, zamanı yiyip tüketen tekdüzeliğin onarılamaz savurganlığıyla, yer yer birbirlerini çürüten asimetrik olay içtihatlarıyla yaşanan kısa devreler, hukukumuzun sık sık sürçtüğünü çarpıcı biçimde bizlere göstermiyor mu?

Sokaktaki insan ve biz hukukçular, her gün yargılamadan ve hukukun eylemli bir yansıması olup üzerinde bir sinek lekesi bile bulunmaması gereken adaletten niçin yakınıyoruz?

Çükü biz Türkler, hukukun öncelikle bir bilim olduğunu hiç düşünmemiş, ilkin hukuku ve bilimini alacak yerde, yasaları almışızdır.

Özetle efendiler, felsefi özüne nüfuz edilemeden hukukunu biçimsel olarak aldığımız Batı ve bu hukuku uygulayan Afrika ülkelerinde, Batı hukukunu özüyle ve kavram diliyle almayı başaran Japonya’da olduğu gibi, yargılama, özellikle de duruşma (tartışma) aşaması, Türkiye’de yaşandığı ve halk ozanlarının sergiledikleri üzere, asla soyut bir “karşılıklı durma”, işteş bir eylem değildir.

Nitekim bu ülkelerde duruşma, tam da bunun tersine çok somut ve canlı bir çatışmadır, çekişmedir. Zira duruşma, doğru terimle “tartışma,” yasalarını aldığımız ve bu yasaları doğru uygulayan ülkelerde tam tamına böyle algılanmakta ve kural olarak da, yüzde yüze yakın oranda tek oturumda bitirilmektedir. Bu nedenlerle eğer duruşma, İtalya’da yaşanan Ağca davasında görüldüğü üzere, tek oturumda ya da en azından birkaç gün içinde bitirilememişse, her şey tutanaklara geçirilemediği için izlenimler silinmiş, dolayısıyla duruşma (tartışma), konuşmayan, terlemeyen, yüzü kızarmayan tutanaklara göre yapılmak zorunda kalınacağı için, hukuken geçersiz olacaktır. Zira duruşma (tartışma), hukuku bilinçle uygulayan ülkelerde izlenimleri unutturan tutanaklarla yargıçlardan yargıçlara asla aktarılamamakta, ciro edilememekte, simgelerle, yazılarla, harflerle asla kotarılıp, savuşturulamamaktadır. Çünkü duruşma (tartışma), özünde daha önce yaşanmış bir olayı, yeni baştan sahneleme, yaşanır kılabilme sanatı ve de becerisidir. Bu sanatın, becerinin dışında kalan her çaba boştur, boşunadır, efendiler. Çünkü duruşma (tartışma) olgusuna, gerçeğine ters düşer, düşecektir bu. Zira böyle bir çaba, bir düştür, düşlemdir (tahayyül); Tanrı’ya zar attırma demektir.

Oysa nasıl “Tanrı, zar atmaz” (Einstein) ise, yargıç da karar verirken, adaleti yerine getirirken asla zar atmaz, atamaz. Onun görevi, yaşanmış biricik doğru olayı yeniden yaşayarak ve yaşatarak yakalamak; bunun için de yasal çerçevede bütün olanakları denemektir. Zira her yargıç, sadece âdil olma erdemini ve yargılamanın kendine özgü yöntemlerini benimseyerek ve gerçek bir tartışmanın (duruşma) olmazsa olmaz, vazgeçilemez ilkelerine uyarak bunu yapacak, kararını verecektir. Yapmak ve vermek zorundadır. Uygulamamızda yaşandığı üzere, “eski tutanaklar okundu” gibi saçma yavelerle ve yersiz, dahası suç olan tutanaklar düzenleme işlemleriyle kanıları ve izlenimleri yargıçtan yargıca aktaran, dolayısıyla “sorun(lar) yaratan anlayışla hiçbir sorun, (dolayısıyla hiçbir dava) asla sağlıklı olarak çözülemez,” (Albert Einstein) çözülmeye kalkışılması asla düşünülemez, düşünülmemesi gerekir. 

Bu açıdan bakıldığında ülkemizde yaşanan ve yargıçlardan yargıçlara aktarılan hemen her duruşma (tartışma) aşaması, doğru anlatımla “duruşma kurgusu”, kesinlikle “âdil yargılanma gerçeği ve hakkı”nı dışlayan ve ne yazıktır ki, yargıçların kendilerini aldattıkları hukuk dışı, A’dan Z’ye sakat bir işlem ve de yargılama yanılgılarının temel nedeni ve kaynağıdır.

Zira böyle bir yargılamayla asla ve kata adalet dağıtılamaz, olsa olsa her türden davada hakkını arama özgürlüğü ve de adalet çökertilir.

Nitekim toplumumuzda yaşanan yakınmalar, çığlıklar, asla yasal tartışmayı başaramayan, sadece birbirlerini taklit ederek yanılış duruşma oturumlarını, yıllarca sürdüren “öykünmeci (mukallit) yargıçlar”la ilgilidir.

Bu durum sürdürüldüğü sürece, hiç kuşkusuz Türkiye’miz, hem adli yanılgılar, hem de yaşanan hukuku çiğnemede Avrupa Konseyi ülkeleri içinde birinciliği sürdürecek; bizler de, bundan dolayı ömür boyunca utanıp duracağız.

Dileriz, Türkiye’miz, yakın zamanda bu yüz kızartıcı, üzücü durumlardan kurtulur, herkesin güvendiği bir tartışma (duruşma) bilincine ve aşamasına kavuşur.

Evet, sayın avukatlar, sizlere de soruyorum: Bu hantal, iğreti evcilik oyunlarıyla kimi, kimleri aldatıyorsunuz?

Kendinizi mi, başkalarını mı, yoksa adaleti mi?

Bu kendini kandırmacalarla, aldatmacalarla düzenlenen belgenin 1926 tarihli ve 765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın 330/1 maddesinin ikinci cümlesine; 2004 tarihli ve 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Yasası’nın 204/3 madde ve fıkrasına giren ve dört buçuk yıldan on iki yıla dek hapis cezasını gerektiren ağır cezalık bir suça, yani “kamunun güvenini kazanmış belgeye karşı sahtecilik suçu”na girdiğini, girebileceğini ve resmi belgelere karşı duyulan “kamusal güven” değerini yok ettiğini, edeceğini hiç düşündünüz mü?..

Olasılıkla çok iyi niyetlisinizdir, bu yüzden de bunları belki de hiç düşünmemişsinizdir, kim bilir!

Evet. Bu yüzden günümüzde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde başvuruda 22.000’i aşan davayla rekor kırmakta birinciliği elde tuttuğunuz halde, bugün bile bu soruyu asla kendinize hiç mi hiç sormamaktayız.

Çok, çok üzücü bir durumdur, bu.

İlgili İçerikler