Nâzım Hikmet’i neden anıyoruz?

Nâzım Hikmet’i neden anıyoruz?

Nâzım, hem doğduğu topraklarda hem de sığındığı ideolojik evinde (yani SSCB’de) özgürlük, insan hakları ve bağımsız düşünce aradığı için baskı görmüş; her iki tarafta da zihnen ve bedenen parmaklıklar arasında kalmış bir yurtseverimizdir

Nâzım Hikmet’i neden anıyoruz?
Nâzım Hikmet

Bu yıl İzmir Enternasyonal Fuarı’nda Nâzım Hikmet’in hayatını farklı açılardan ele alan geniş kapsamlı bir proje yer alacak. Küratörlüğünü Y. Mimar Melih Güneş’in, sergi kimliklendirmesi ile tasarımını Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Ömer Durmaz’ın üstlendiği, yapımcılığını Folkart’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile oluşturduğu bu sergi, eylül ayında Kültürpark’da açılacak. Yüzlerce belge, el yazması, şaire ait kişisel eşyalar, resimler, fotoğraflar, filmler ve tasarım objeleri sergide bir araya geliyor. Bu kapsamlı sergi haberi, Nâzım Hikmet’i hatırlama nedenlerimizi yeniden sorgulamamız için iyi bir bir fırsattır.. 

"1920'de Heybeliada Bahriye Mektebi’nden ayrılan Nâzım Hikmet ve arkadaşı Vâla Nureddin, 1921 başında Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Anadolu’ya geçerek Ankara’ya gitmişlerdir.

Bu gidiş, Nâzım Hikmet’in hayatındaki ilk önemli eylem ve sosyal uyanışın dönüm noktasıdır. İki gencin Ankara’da "şüpheli" ve fazla "farklı" bulundukları, bu nedenle merkezden uzaklaştırılıp Bolu’ya öğretmen olarak gönderildikleri bilinir. Bolu’daki muhafazakâr çevrelerin baskısı da onların 1921 Ağustosunda Rusya’ya gitmelerinin nedenlerindendir.

O sıralarda Moskova ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi, dünyanın dört bir yanından sosyalizmi öğrenmek için gelen öğrencilerin rağbet ettikleri bir yerdi. Nâzım burada siyaset bilimi okurdu.Bu sırada Moskova’da Mayakovski ve Meyerhold gibi isimlerin öncülük ettiği avangart sanatın, tiyatrodaki özgürleşmenin ve devrimci coşkunun yol açtığı bir "kültür patlaması" yaşanıyordu. Nâzım’ın politik yönelimi ile şiirindeki form ve içerik devriminin asıl kaynağı bu ortam olmuştur.

O, üniversite öğrencisiyken yaşadığı ve insan varlığına anlam katan bir deneyim olarak bellediği bu sıra dışı evreyi oluşturan felsefeyi ve politik görüşü, İstanbul’a döndüğünde her fırsatta savunmuştur. Ancak komünizm, o yıllarda Türkiye’nin bağımsızlığını ve ulusal birliğini tehdit eden "dış kaynaklı ve yıkıcı bir cereyan" olarak algılanıyordu. Nâzım Hikmet de bu akımın en güçlü, en etkileyici ve geniş kitlelere ulaşabilen sesi olduğu için hapis cezalarına çarptırıldı.

Nâzım, 1938 yılında aldığı toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasının ardından aralıklarla yattığı önceki mahkûmiyetleri ve 1938-1950 yılları arasındaki tutukluluk süresi göz önüne alındığında yaklaşık 13 yıl hapis yattı. 17 Haziran 1951’de ise yazar Refik Erduran’ın kullandığı bir deniz motoruyla İstanbul’dan kaçtı. 24 Temmuz 1951’de TBMM kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı.

Onun yaşamının bu evresi konusunda Mutlu Konuk Blasing’in Nazim Hikmet (Persea Books, New York, 2013) başlıklı kitabında anlattıklarından yararlanalım: Nâzım, Moskova’da Yazarlar Birliği tarafından ağırlandı; ancak onuruna verdikleri bir akşam yemeğinde Rus tiyatrosunun acınası durumu hakkında yaptığı açıklamalar pek iyi karşılanmadı. Yirmili yıllarda tanıdığı sanatçıların neredeyse tamamı ortadan kaybolmuştu. Şair bu durumu şöyle ifade eder: "1951’de Moskova’ya döndüğümde ertesi gün Mayakovski’nin bir oyununu izlemek için tiyatroya gitmek istedim. Bana onun 20 yıldır sahnelenmediğini söylediler."

Mayakovski, 14 Nisan 1930’da intihar etmişti; intihar notunda o ülkede gözlemiş olduğu olumsuzlukları değişik bir şekilde konu edinmiştir:

"Sevgiliye verilen sözler tutulmadı... / Hayatın gemisi kırıldı gündeliğin kayalıklarında. / Hesabımız görüldü hayatla; / Lüzum yok karşılaştırmaya / Karşılıklı acıları, yaraları, kırgınlıkları. / Sağlıcakla kalın."

(A. Fevralski: Nâzım’dan Anılar, Çev. A. Behramoğlu, Cem Yayınevi, 1979)

Arthur Koestler, Rusya’da o dönemde yaşamış bir roman kahramanına şunları söyletir:

“Rubaşov bunu iyice düşündü… Son kırk yıl boyunca inandığı, uğruna savaştığı ve savunduğu her şey, karşı konulmaz bir dalga hâlinde zihnini kapladı. Birey hiçbir şeydi, parti her şeydi; ağaçtan kopan dal kurumaya mahkûmdu.”

(Arthur Koestler: Gün Ortasında Karanlık / Darkness at Noon, 1940)

Nâzım’ın 1952 yılında Sovyet pasaportu için yaptığı başvuru yıllarca, Kruşçev, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Birinci Sekreteri oluncaya kadar karşılık görmedi. Bürokrasi ona güvenmiyordu; çünkü o, kontrol edilemeyen biriydi. Sürgünün getirdiği "hiçbir yere ait hissedememe" hâli, Komünist Partisi’nin kendisine karşı sergilediği soğuklukla daha da şiddetlenmişti.

Yevgeni Yevtuşenko, Saime Göksu ve Edward Timms’in kaleme aldıkları Romantik Komünist: Nâzım Hikmet’in Yaşamı ve Eserleri (1999) kitabına yazdığı önsözde şöyle der:

"Nâzım Hikmet’in hayalindeki ülke var olmamıştı. Çok farklı bir diyara gelmişti; Türk hapishanesinin parmaklıkları onu Sovyet parmaklıklarından korumuştu ve eğer otuzların başında evine dönmemiş olsaydı, 1937’deki Büyük Temizlik’i sağ atlatamazdı. O yılın sınırlarının ötesinde, Meyerhold ya da Mayakovski kadar hayal edilmesi dahi imkânsız biri olurdu."

Nâzım’ın hareket özgürlüğü sürgünde de kısıtlanmıştı. Y. Sertel, Nâzım’ın Rusya’da dostları arasında kimlerin muhbir olduğundan hiçbir zaman emin olamadığını yazar.

Nâzım, Stalin rejimine karşı doğrudan sesini çıkaramazdı; bu tam anlamıyla bir intihar olurdu. Sertel onun şu sözlerini aktarır: "Bir halk rejimi kurulmadı. Faşist oldular."  

Burada önemle vurgulamak gerekir: Nâzım, Stalin rejimini ve bürokrasisini şiddetle eleştirmiş; ancak "komünizm idealinden" veya "devrimci inancından" vazgeçmemişti . Sovyet rejimine kızgınlığı sistemin özüne değil, ilkeleri çarpıtan bürokrasiye ve Stalinist yozlaşmayaydı.

Sonuç

Nâzım Hikmet’i anmak için kaç müze, kaç sergi açsak yerindedir; zira kendisi çağdaş şiirimizin en büyüklerindendir. Ancak şairliği kadar önemli bir başka özelliği daha vardır ki bu yanı da en az şiiri kadar iyi bilinmeli ve anlaşılmalı ve vurgulanmalıdır: 

Nâzım, hem doğduğu topraklarda hem de sığındığı ideolojik evinde (yani SSCB’de) özgürlük, insan hakları ve bağımsız düşünce aradığı için baskı görmüş; her iki tarafta da zihnen ve bedenen parmaklıklar arasında kalmış bir yurtseverimizdir.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler