Edebiyat ödülleri çoğu zaman bir yazarı görünür kılar. Daha seyrek rastlanan ise bir yazma biçimini görünür kılarak görünmezi görünür kılmasıdır. Burhan Sönmez'e verilen Uluslararası Hemingway Ödülü'nü anlamlı kılan da yalnızca başarılı bir romancının uluslararası ölçekte onurlandırılması değildir. Bu ödül, acıyla kurulan ilişkinin estetik olduğu kadar etik de olabileceğini hatırlatan bir anlatı anlayışına verilmiş gibidir. Kırmızı Ayna bu nedenle yalnızca ödül almış son roman değil, ödülün gerekçesini kendi estetiğinde taşıyan bir metindir.
Romanın politikliği, neyi anlattığında değil, nasıl anlattığında ortaya çıkar.
Bugün travmayı konu alan birçok anlatı, okuru sarsabilmek için acıyı büyütür. Dehşetin görünür olması gerektiği düşünülür; böylece şiddet, istemeden de olsa kendi temsilinin içinde yeniden üretilir. Acı seyredilebilir bir imgeye dönüşür. Kırmızı Ayna ise tam tersine, acının gösterisini değil, tortusunu yazar. Şiddetin kendisini değil, çekildikten sonra geride bıraktığı hayatı anlatır. Bu tercih, romanın ritmini de belirler. Burada kayıp tek bir olaya indirgenmez; zamanın içine yayılan bir eksilmeye dönüşür. Karakterler yalnızca kaybettikleri insanları değil, o kayıplarla birlikte eksilen benliklerini de ararlar. Aranan bir çocuk, bir baba ya da bir ev değildir yalnızca; insanın bir zamanlar kendisiyle kurduğu ilişkinin kaybolmuş biçimidir.
Romanın adındaki ayna tam bu noktada anlam kazanır.
Ayna, çoğu zaman insanın kendisini tanıdığı yer olarak düşünülür. Kırmızı Ayna ise bu düşünceyi tersyüz eder. Aynaya bakan kişi kendi yüzünü görür; ama o yüz artık bütünüyle kendisine ait değildir. Karşısındaki, kendi geçmişini taşıyan ama bugünkü benliğinden uzaklaşmış başka biridir. Romanın tekinsizliği de burada başlar. Hafıza geçmişi geri getirmez; insanı kendi hayatına yabancılaştırır. Kişi bazen kendi sesini bile bir başkasının sesi gibi duyar. Kendi yaşam öyküsünü dışarıdan izliyormuş hissine kapılır.
Romanın asıl sorusu da burada belirir: Hatırlayan kişi hâlâ aynı kişi midir?

Kırmızı Ayna hafızayı yalnızca geçmişe ait bir mesele olarak kurmaz. Hafıza, bugünkü benliği sessizce dönüştüren bir kuvvete dönüşür. Bu yüzden aynanın rahatsız edici yanı gerçeği göstermesi değildir. İnsan çoğu zaman gerçeği bilir. Asıl rahatsız edici olan, artık bakışını başka yöne çevirememesidir. Romanın etik ağırlığı da burada oluşur. Okurundan geçmişi öğrenmesini değil, onun karşısında yeterince uzun süre kalabilmesini ister. Aynaya bakmak, burada kendini tanımak değil; kendinden kaçamamaktır.
Romanın sonlarına doğru karşımıza çıkan Cumartesi Anneleri de bu nedenle yalnızca politik bir gönderme değildir. Onlar, roman boyunca büyüyen eksiklik duygusunun tarihsel karşılığıdır. Bireysel hafıza, onların varlığıyla kolektif hafızaya açılır. Kaybolan yalnızca insanlar değildir; birlikte yaşama imkânının kendisi de eksilmiştir.
Burhan Sönmez'in anlatısı bu yönüyle Hemingway'in edebiyat anlayışıyla beklenmedik bir akrabalık kurar. Romanın asıl ağırlığı söylenenlerde değil, söylenmeyenlerde taşınır. Eksik bırakılan cümleler, ertelenen karşılaşmalar ve uzun suskunluklar, anlatının görünmeyen kısmını oluşturur. Okur, anlatılan kadar anlatılmayanın da yükünü taşımaya davet edilir.
Hemingway Ödülü'nü anlamlı kılan da belki tam burada aranmalıdır. Ödüllendirilen yalnızca güçlü bir anlatıcı değil, hafızayı gösteriye dönüştürmeden yazabilen bir edebiyat imkânıdır. Kırmızı Ayna okuruna yeni bir hakikat öğretmiyor. Bildiği hakikatin karşısında biraz daha uzun süre durmasını istiyor.
Bugün en büyük sorun hakikatin gizlenmesi değil; ona bakma süremizin giderek kısalması. Her acıya birkaç saniye bakıyor, sonra başka bir görüntüye geçiyoruz. Kırmızı Ayna bu yüzden yalnızca hafıza üzerine yazılmış bir roman değil; bakış üzerine yazılmış etik bir romandır.
Çünkü aynaya bakmak kolaydır.
Zor olan, gözünü çevirmemektir.
Belki de etik tam burada başlar.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


