Dicleciğim, seni bir kurtaralım mı sizden?

Dicleciğim, seni bir kurtaralım mı sizden?

Dicle neden kurtarılmaya muhtaç bir kadın olarak yazılıyor ve onun kurtarılmaya muhtaçlığı kimi kahramanlaştırıyor? Dicle ne kadar çaresizse Erkan o kadar güçlü; ailesinin erkekleri ne kadar vahşiyse Erkan o kadar medeni; Dicle’nin dünyası ne kadar karanlıksa Erkan’ın geldiği dünya o kadar aydınlık görünüyor. Bu kadar zeki bir kadının zekâsının görünür olabilmesi için neden önce bir asker tarafından keşfedilmesi gerekiyordu?

Dicleciğim, seni bir kurtaralım mı sizden?
Dizi, İstanbullu Erkan (Aytaç Şaşmaz) ve Ağrılı Rojda'nın (Helin Kandemir) hikâyesini konu ediniyor

Bazı hikâyeler anlattıkları aşktan çok, kimin kimi kurtarmaya hakkı olduğunu anlatır. Sevdiğim Sensin de Dicle ile Erkan’ın aşkını anlatırken farkında olarak ya da olmayarak çok eski bir temsil biçimini yeniden üretiyor: Dünyayı bilmeyen ama güzelliği, zekâsı ve saflığıyla keşfedilmeyi bekleyen Doğulu kadın ile onu kendi dünyasından çıkarıp modern hayata taşıyan erkek.

İkinci sezonda da ekranda olan diziye bakınca bu yüzden insanın aklına basit bir soru takılıyor: Dicle neden hiçbir şey bilmiyor?

2026 yılında Ağrı’nın bir köyünde yaşayan genç bir kadının okuma yazma bilmemesi zaten yeterince ağır bir toplumsal gerçeklik. Ama dizi bununla yetinmiyor. Dicle sanki yalnızca eğitim görmemiş değil, dünyayla hiç karşılaşmamış. Otele geldiğinde odaların çokluğuna, açık büfeye, kapalı havuza şaşırıyor; Erkan suya daldığında kaybolduğunu düşünecek kadar gündelik hayatın en sıradan kodlarının dışında bırakılıyor. Şehir, kadın-erkek ilişkileri, geçmiş sevgililer, mekânlar: her şey onun için ilk kez görülüyor. Dicle Ağrı’dan İstanbul’a gelmiş genç bir kadın değil sanki; başka bir zamandan bugüne ışınlanmış antropolojik bir buluntu.

Edward Said’in Oryantalizm’de tarif ettiği temsil düzeni tam burada işe yarıyor. Said’in gösterdiği gibi “Doğu”, yalnızca tarif edilen bir coğrafya değil; merkezin kendisini akıllı, modern ve medeni olarak kurabilmesini sağlayan bir karşıtlıktır. Ötekinin eksikliği, merkezin üstünlüğünü görünür kılar. Sevdiğim Sensin’de de Dicle’nin bilmediği hemen her şey biraz Erkan’ın kim olduğunu anlatıyor. Dicle şaşırdıkça Erkan bilen, Dicle korktukça Erkan koruyan, Dicle yanıldıkça Erkan anlayan tarafa dönüşüyor.

Ama Dicle yalnızca “geri kalmış” değildir. Çok daha eski ve belki daha tehlikeli başka bir imgenin içine yerleştirilir: keşfedilmemiş cevher. Çok güzel, çok zeki, çok yetenekli, çok iyi kalplidir. Sorunu bunlara sahip olmaması değil; kendi dünyasında bunların görünür olamamasıdır. Sonra Erkan gelir. Kurtarır, korur, İstanbul’a götürür, gösterir, öğretir.

Dicle’nin içinde zaten var olan değer, merkezle karşılaşınca görünür hale gelir. Dizinin paternalizmi bu yüzden basit bir “Doğulu kadın cahildir” klişesinden daha inceliklidir: Orada da güzellik vardır, zekâ vardır, yetenek vardır; ama bunların keşfedilmesi ve doğru yere taşınması gerekir.

Üstelik Dicle İstanbul’a geldikten sonra bile aradaki mesafe kapanmaz. Çünkü inanılmaz bir hızla öğrenir ama konuşması bir türlü “düzelmez”. Bozuk Türkçesi dizinin en istikrarlı komedi kaynaklarından biri olarak kalır. Sözcükleri yanlış söyler, cümleleri tuhaf kurar. Böylece seyirci zaman zaman Dicle’yle birlikte değil, Dicle’ye güler.

Tam burada sevgi ile küçümseme birbirine karışır.

Dicle’yi severiz çünkü güzeldir; acırız çünkü dünyayı bilmez; hayran oluruz çünkü zekidir; güleriz çünkü bizim gibi konuşamaz. Örtük alay belki tam da budur. Dicle açıkça aşağılanmaz; çünkü o zaman anlatının romantik büyüsü bozulur. Onun yerine şaşkınlığı “sevimli”, bilgisizliği “masum”, yanlış Türkçesi “komik” hale getirilir. Ötekileştirme saldırgan değil, şefkatli bir biçim kazanır.

Ve burada dizinin belki de en politik sorusuna geliyoruz: Dicle’yi neden bir asker kurtarıyor?

Gayatri Chakravorty Spivak’ın “Can the Subaltern Speak?” makalesindeki ünlü formülünü hatırlamamak zor: “White men are saving brown women from brown men.” Spivak bu cümleyle sömürgeci iktidarın kendisini yerli kadını yerli erkeğin barbarlığından kurtaran medeni özne olarak kurmasını tartışır. Sevdiğim Sensin elbette sömürge Hindistanı’nı anlatmıyor; iki tarihsel bağlamı eşitlemek doğru olmaz. Ama anlatının kurduğu yapı çarpıcı biçimde benzer: Merkezin erkeği, çevrenin kadınını çevrenin erkeklerinden kurtarıyor.

Dicle’yi ağabeylerinden kurtaran bir kadın dayanışması, öğretmen, arkadaş ya da kendi hazırladığı bir kaçış planı değildir. İstanbul’dan bölgeye gelmiş bir askerdir. Onu ailesinin erkeklerinden kurtarır, evlenerek koruma altına alır ve İstanbul’a götürür.

Böylece coğrafi yolculuk aynı zamanda bir medenileşme güzergâhına dönüşür: köyden şehre, Doğu’dan Batı’ya, töreden hukuka, bilgisizlikten bilgiye. Ve bu yolculuğun rehberi üniformalı bir erkektir.

Elbette Türkiye’de töre cinayetleri ve aile içi şiddet vardır. Mesele bunların gerçekliğini inkâr etmek değil; bir coğrafyayı temsil ederken hangi gerçekliklerin seçilip hangilerinin silindiğidir. Çünkü Dicle’nin çevresinde neredeyse sıradan insan yoktur. Bir tarafta olağanüstü saf, güzel ve keşfedilmemiş Dicle; diğer tarafta şiddetten ibaret ağabeyler. İyi Doğulu ve kötü Doğulu. Aradaki bütün hayat kaybolmuştur. Belki temsilin asıl şiddeti de budur: Bir coğrafyayı aşağılamak kadar, ona sıradan insan olma hakkı tanımamak da ötekileştirmenin bir biçimidir.

Bu nedenle asıl soru “Erkan Dicle’yi kurtarıyor mu?” değil: Dicle neden kurtarılmaya muhtaç bir kadın olarak yazılıyor ve onun kurtarılmaya muhtaçlığı kimi kahramanlaştırıyor? Dicle ne kadar çaresizse Erkan o kadar güçlü; ailesinin erkekleri ne kadar vahşiyse Erkan o kadar medeni; Dicle’nin dünyası ne kadar karanlıksa Erkan’ın geldiği dünya o kadar aydınlık görünüyor. Ve Dicle’nin zekâsı bu düzeni bozmak yerine son bir soruyu daha rahatsız edici hale getiriyor:

Bu kadar zeki bir kadının zekâsının görünür olabilmesi için neden önce bir asker tarafından keşfedilmesi gerekiyordu? Belki Sevdiğim Sensin’in hiç söylemediği ama hikâyesinin altında duran cümle tam da budur:

Sevdiğim sensin Dicle. Sende her şey var. Ama bunu sana gösterecek bir Erkan gerekiyor. Seni sizden bir kurtaralım mı?


Kaynaklar

Edward W. Said, Orientalism, Pantheon Books, 1978.

Gayatri Chakravorty Spivak, “Can the Subaltern Speak?”, Marxism and the Interpretation of Culture, ed. Cary Nelson ve Lawrence Grossberg, University of Illinois Press, 1988.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler