Üç Kız Kardeş uyarlamasının yazarı Oya Denizyaran: Çehov’un metninde kadınlar özgürleşemiyor, benimkinde ise dayanışmayla özgürleşiyorlar

Üç Kız Kardeş uyarlamasının yazarı Oya Denizyaran: Çehov’un metninde kadınlar özgürleşemiyor, benimkinde ise dayanışmayla özgürleşiyorlar

“Çehov’un metninde kadınlar özgürleşemiyor; Olga sevmediği işine, Maşa mutsuz evliliğine, İrina hayal kırıklığına geri dönüyor. Oysa oradan çıkmaya ihtiyaçları var. Benim kurduğum metinde ise dayanışma göstererek birbirlerine omuz verip özgürleşiyorlar”

Üç Kız Kardeş uyarlamasının yazarı Oya Denizyaran: Çehov’un metninde kadınlar özgürleşemiyor, benimkinde ise dayanışmayla özgürleşiyorlar

Anton Çehov’un dünya tiyatro repertuvarının en sevilen metinlerinden biri olan Üç Kız Kardeş, her dönemde yeni okumalar üretmeye açık bir klasik. Yazar Oya Denizyaran, bu metni günümüz Türkiye’sinin ruh hâliyle yeniden düşünerek sahne için özgün bir uyarlama kaleme aldı. Ortaya çıkan sonuç, yüksek sanatın yerleşik estetiğiyle popüler olanın canlı, cesur ve gündelik dili arasındaki beklenmedik karşılaşmanın kışkırtıcı bir örneği niteliğinde. Bu tür buluşmalar çoğu zaman “kiç” tehlikesiyle yan yana anılsa da, Yarkın Ünsal’ın incelikli ve dinamik rejisi, metni ne nostaljik bir müze parçasına dönüştürüyor ne de kolaycı bir popülerliğe teslim ediyor; aksine, Çehov’un dünyasını bugünün seyircisiyle sahici bir diyaloğa sokan yeni bir sahne dili kuruyor. Olga’yı Ecegül Karadeniz, Maşa’yı Songül Boztepe, İrina’yı ise Ceren Çiçek’in canlandırdığı bu yorum, klasik bir metnin çağdaş olanla nasıl yaratıcı biçimde buluşabileceğini gösteriyor. Tüm bu nedenlerle, uyarlamanın yazarı Oya Denizyaran’a hem metnin düşünsel arka planını hem de sahneleme sürecini daha yakından konuşmak üzere sorular yönelttik; davetimizi kabul ettiği için kendisine teşekkür ederiz.

- Dünya tiyatro kanonunda pek çok klasik metin varken, neden özellikle Çehov’u ve onun içinde de Üç Kız Kardeş’i seçtiniz? Bu metni bugün yeniden kurmayı sizin için gerekli ve anlamlı kılan temel mesele neydi?

Çehov’un Üç Kız Kardeş’inin zamansız ve öncü bir metin olduğunu düşünüyorum. Karmaşık yapısı itibariyle iç içe geçmiş birçok karakterin duygu ve anlam ilişkilerini barındırması; iç aksiyonların, dramatik çatışmaların yerini alması, kurmaca edebiyatın roman türüne göz kırpmasına rağmen iyi bir sahne eseri olma özelliklerini kaybetmemesi benim açımdan metni değerli kılan unsurlar. Ben de kurmaca edebiyatın çeşitli türlerinde üretim yapmaya çalışan bir yazar olarak Çehov’un dünyasını kendime yakın buluyorum.

Bunun yanı sıra, metinde merkeze alınan ana temalar –bireyin sorunları, çürüme, toplumsal dönüşümler, yalnızlaşma, yabancılaşma, ümit etme/ümitsizlik, insanın anlam arayışı gibi sorunsallar– bugün hâlâ baş etmeye çalıştığımız evrensel meseleler. Metnin seyirciyi ne düşünmesi gerektiği konusunda yönlendirmemesi, ona sorular sordurması da bence çok değerli. Metni bugün yeniden kurarken odaklandığım nokta şuydu: Edilgenlik, hiçbir şeyin olmaması, bekleyiş, ümidin sürekli ertelenmesi gibi konulara Çehov’un getirdiğinden farklı bir bakışla bakıp bakamayacağımı görmek istedim. Karakterlerin iç çatışmalarını eyleme taşıyıp taşıyamayacaklarını, anlamlı bir sonuca varıp varamayacaklarını sorguladım.

- Çehov’dan doğrudan alıntılarla çalışmak yazarı hem yanınıza alıyor hem de sizi sürekli denetliyor gibi hissettiriyor. Yazarken hangi anlarda “Çehov’un alanı”, hangi anlarda “benim alanım” dediniz?

Metnin üretiminde benim için en zorlayıcı bölüm, Çehov’dan doğrudan alıntılarla kendi özgür dilimi bütünlemekti. Baştan itibaren oyunu hayal ederken metnin hem Çehov’a ait olması hem de “Çehov gibi olmaması” gibi bir ikilik üzerinden yola çıktık. Kendi alanımı ve Çehov’un alanını belirleyebilmek için karakterleri soyutlamak yolunu seçtim. Oyun içinde oyuna benzer bir teknikle, karakterleri ideal bir evrendeki soyut oyuncular olarak düşündüm. Böyle olunca karakterler hem bana hem Çehov’a ait oldular; onunla aramızda gidip gelmeye başladılar. Bu noktadan itibaren dilimi ve hayal gücümü özgürleştirmekte çok rahat ettim.

- Sizce Türkiye’de Çehov’un tarif ettiği anlamda bir burjuva sınıfı var mı? Eğer varsa, bu sınıfın dertleri Çehov’un karakterleriyle ne ölçüde benzeşiyor?

Çehov’un metnindeki burjuvazi daha çok kültürel sermayeye sahip bir sınıf. Ailenin eğitimi, bildiği diller, sanatsal birikim gibi unsurlar ön planda; üretim araçlarını elinde bulunduran bir sınıftan söz etmiyoruz. Bu kültürel sermaye ise her an tehdit altındadır. Türkiye ve Rusya gibi Batılı olmayan, modernleşmeyi geç ve tepeden inme biçimde yaşamış toplumlar benzerlikler taşıyor. Türkiye’de cumhuriyet öncesi ve sonrasında bürokratik, aydın bir burjuvaziden söz edebiliriz. En önemli ortak noktalar sıkışmışlık, karar mekanizmalarının dışında kalma ve melankoli. Ancak Çehov’daki burjuvazinin bir geleneği varken, Türkiye’de bu sınıfın daha köksüz olduğunu söylemek mümkün.

- Çehov’un dünyasında “hiçbir şey olmuyor” hissiyle “aslında her şey oluyor” gerçeği yan yana yürür. Siz bu boşlukları kendi metninizde nasıl yeniden kurdunuz?

Çehov’un dünyasında geleneksel dramatik çatışmalar görünmezken karakterlerin içinde volkanlar patlar. Kurduğum metinde uyarlamayı yapan yazarı da işin içine katarak yeni bir katman oluşturdum. Orijinal metindeki beklenti ve umutları zaman sıçramalarıyla boşa düşürmeye çalıştım. Vermek istediğim fikir şuydu: Ne yapılacaksa bugün ve şimdi yapılmalıdır; sen değişmezsen hangi çağda olursan ol aynı acılarla uğraşırsın. Sonuçta, Çehovyen bir sona yaklaşırken, karakterler kaderin iplerini eline alan “Üç Moiralar”a dönüşüyorlar.

Anton Çehov

- Çehov’daki “Moskova”yı bugünün Türkiye’sine taşırken sizce bu bekleyiş duygusu neye dönüşüyor?

Bugün gelecek tahayyülümüz çok bulanık. Metindeki Moskova bir anıdan çok bir “vaat”. Ancak dünyada artık hiçbir yer yeterince gelecek vadetmiyor. Teknolojik gelişmelerle mesafeler kısaldı ama insanlar arasındaki mesafeler büyüdü. Ütopik bir kaçıştan çok, insanlar ekonomik olarak hayatlarını sürdürebilecekleri yerler arıyorlar. Çok karamsar bakmak istemiyorum ama bir bekleyişle kendimi oyalayamıyorum.

- Türkiye’de kız kardeşliğin imkânı ve imkânsızlığı yoğun biçimde tartışılıyor. Metni yazarken böyle bir feminist tartışma alanını gözetiyor muydunuz?

Çehov’un metninde kadınlar özgürleşemiyor; Olga sevmediği işine, Maşa mutsuz evliliğine, İrina hayal kırıklığına geri dönüyor. Oysa oradan çıkmaya ihtiyaçları var. Benim kurduğum metinde ise dayanışma göstererek birbirlerine omuz verip özgürleşiyorlar. Bizi tutanı reddetmek ve dibe batsak bile suyun yüzüne çıkmak… Bugün Türkiye’de kadın hâlâ potansiyelini tam ortaya koyabilmiş değil, fakat buna sonsuz inancım var.

- Yarkın Ünsal’ın sahnelemesi, yazdığınız dramatik yapıyı hangi yönlerde dönüştürdü?

Bu, Yarkın’la çalıştığımız ilk proje. İlk toplantıdan itibaren kimyamızın tuttuğunu hissettik. Yarkın’ı hem rejide hem dramaturjide çok başarılı buluyorum. Provalar boyunca metin üzerinde pek çok tadilat yaptım; sahnede çalışmayan her şey çok açık görülüyor çünkü. Video kullanımı küçük bir fikir olarak çıktı ama neredeyse dördüncü bir karakter işlevi gördü. Atacan Güzer’in video tasarımları, Işınsu Ersan’ın dekoru, İpek Daner’in kostümleri, Cem Kahraman’ın müziği, Eren Uğurhan’ın ışık tasarımı ve Orçun Okurgan’ın hareket düzeni oyunun temel dayanakları oldu. Üç kız kardeşi oynayan oyuncuların konservatuarda aynı sınıfta olmaları ve bu oyunu birlikte oynama hayali kurmaları da sahnede güçlü bir sinerji yarattı. Sonuçta hepimizin içine sinen bir iş çıktı.

İlgili İçerikler