Édouard Louis’nin aynı adlı romanından uyarlanan Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Moda Sahnesi çatısı altında, Kemal Aydoğan’ın yönetmenliğinde sahneleniyor. Moda Sahnesi’nin dünya ölçeğinde yankı uyandırmış bir yazarı Türkiye seyircisiyle buluşturma seçimi, zamanın ruhunu dünyayla beraber aynı zaman diliminde sunması her zamanki gibi seyircisini dünyayla temas hâlinde tutan düşünsel bir yönelime işaret ediyor iyi ki! Bu yaklaşım, sezondan sezona derinleşen ve süreklilik kazanan bir ‘Moda Sahnesi tarihinin’ de istikrarlı kalitesinin ispatı niteliğinde okunabilir.
Oyun, bireysel bir yaşam anlatısından çok, kadının ev içindeki konumunu tarihsel bir süreklilik içinde ele alan politik bir çerçeve kuruyor. Yazarın annesi Monique’in yaşam öyküsünden hareket eden anlatı, zaman ve coğrafya değişse bile kadın emeğinin benzer döngüler içinde yeniden üretildiğini görünür kılıyor. Teknoloji ilerliyor, gündelik hayat dönüşüyor; ancak konu ev içi emeğe geldiğinde bu değişim büyük ölçüde askıya alınıyor. Bu nedenle sahnede anlatılan hikâye, tekil bir hayat öyküsünden ziyade yapısal bir sürekliliğe işaret ediyor.
Bu tekrar duygusu sahnede yalnızca metin aracılığıyla değil, rejinin kurduğu ritimle de derinleşiyor. Video kullanımı ve mekânsal düzenlemeler, ev içi hayatın bitmeyen devinimini bedensel bir deneyime dönüştürüyor. Yakın plan görüntüler, kadının bedenini parçalı biçimde görünür kılarak ev içi emeğin fiziksel ve psikolojik yükünü sahnede somutlaştırıyor. Bu sahne dilinin merkezinde Onur Ünsal’ın ölçülü ve içe dönük oyunculuğu yer alıyor. Oyunculuk, yüksek duygusal patlamalardan çok, yıllar içinde tortulaşmış bir yorgunluk hissi üzerinden şekilleniyor; böylece seyirciyle sessiz ama güçlü bir özdeşleşme alanı kuruluyor.
Metnin merkezindeki anne figürü, geçmişle hesaplaşan bir karakter olmanın ötesinde, hayata karşı talepkâr bir arzu taşıyan bir kadın olarak beliriyor. Patriarkal düzende kadına — özellikle anne ve eş konumundaki kadınlara — fedakârlık, suskunluk ve şükür yakıştırılırken, bu karakterin hayatı isteme ısrarı kişisel bir çıkıştan çok politik bir anlam kazanıyor. Kadının hayata karşı duyduğu bu iştah, anlatının en canlı damarını oluşturuyor. Ancak oyun, bu arzuyu romantize etmek yerine içindeki çelişkiyi görünür kılıyor. Mutluluk tahayyülü çoğu zaman tüketim kültürünün imgeleriyle şekilleniyor; “iyi yaşam” fikri sınıfsal yükseliş ve görünürlük üzerinden kuruluyor. Böylece mesele, istemenin kendisinden çok, istemenin hangi imgeler ve vaatler üzerinden mümkün kılındığında düğümleniyor.
Oyun bu noktada seyirciyi rahatlatan bir dönüşüm anlatısı sunmaktan bilinçli biçimde kaçınıyor. Kadının değişimi gerçekten mümkün mü, yoksa dönüşen yalnızca biçim mi? Anlatı bu soruya kesin bir yanıt vermek yerine onu açıkta bırakmayı tercih ediyor. Sınıf meselesinin belirginleştiği bu hatta, kadınlar ve erkekler arasındaki deneyim farkı da daha görünür hâle geliyor. Erkek karakter geçmişine duyduğu utançla geri çekilirken, kadın geçmişin yükünü inkâr etmeden ama ona teslim de olmadan ileriye doğru hareket edebiliyor. Erkek için sınıf belleği bir donakalma hâliyken, kadın için arzuya ve harekete dönüşen bir potansiyel taşıyor.
Bu nedenle sahnede izlenen hikâye bir kurtuluş anlatısı olmaktan çok, patriyarkal ve sınıfsal yapı içinde dönüşüm fikrinin neden sürekli yarım kaldığına dair politik bir yüzleşmeye dönüşüyor. Oyun, dönüşümü bir sonuç olarak değil; cinsiyet, sınıf ve arzu ekseninde sürekli ertelenen bir imkân olarak düşünmeye davet ediyor.


