Yeniden sevmeye başladım otobüs yolculuklarını… Hem biraz da kendime zaman ayırabiliyorum böyle olunca.
Daha gençken de bayılırdım, gece oldu mu, kocaman cam pencereden ayı kovalardım, güzergah değiştikçe kaçan kovalanır misali peşinde olurdum; her geçen dakika rengi de kendi de değişen ayın.
Bazen bir kaybolur bazen birden ortaya çıkardı ay, bu saklambaç sürerken çocukça düşler kurar, hayal gücüm, şimdi çok az hatırladığım birçok senaryonun kahramanı yapardı beni.
‘Yolculuktur önemli olan, gittiğin ya da yola çıktığın yerler kadar’ gibi klişe sözleri de mühim bulurdum yalan yok…
O nedenle severdim bir başına, salt yolculuğun kendisini…
Biraz dalgalıydı deniz , taşan köpükleri beyaz beyaz, çalkantılı mavi bir tuvale fırça fırça iniyor, beyazlar sonra tekrar maviye çalıyordu.
Penceremin hakim manzarası otobüs viraja girdikçe hakimiyetini kaybediyor, bense, o doğa denilen muhteşem sanatçıyı iş başında izlerken, her detayı görmek için cama daha çok yaklaşıyordum.
Son bir yılda, yurt içinde birbirine kuş uçumu çok yakın bir yakadan diğer yakaya gidip gelmelerimde, geçen hafta bir tercihle; çocukluk ve öğrencilik yıllarımın otobüs yolculuklarına geri döndüm mutlulukla…
Otobüs camlarından gördüğüm bazı şeyler eskisi kadar neşeli gelmedi ama. Kıyılardan az yukarıya ilişince gözüm; belli belirsiz bata çıkan beyazlık, kutu kutu haller alıp çoğaldı; yeşilken çıplak kalan tepelerde.
O vakit yaşadığım hüznü hemen geride bırakmak istedim. Hem de aceleyle, insan bu devirde daha fazla hüznü ne yapsındı…
Bodrum beyazının renk kodu ne deseler, en berrak maviliğin köpüğündeki beyazın tonunu bulun; o dur derim, net.
Demiştim de bir vakit. Keyif veren bir düşünceydi bu benim için.
Üstelik o köpüklerin mitolojide ayrı bir güzelliği de vardı; Afrodit.
Denizin köpüğünden doğmuştu güzellik tanrıçası. Mavinin üzerinde birikip dağılan o beyaz köpüklerden vücut bulmuş, güzelliğin kendisine dönüşmüştü.
Bodrum ve Didim arasındaki yolculuklarımda öyle yerler ve o yerlerin öyle söylenceleri var ki, Afrodit bunlardan sadece biri.
Mucizevi bir coğrafyanın kıyısında dolaşmak gibi; bir zaman makinesiyle yolculuk yapıyor olmak gibi bir şey yaşıyor insan.
İki saatte binlerce yıl gerilere gidip dönebilir ya da kalmayı düşünebilirsiniz…
Su Perisi Salmakis ve Hermafrodit efsanesini, Ay Tanrıçası Selene ile Çoban Endymion’un aşkını, Iasos’lu Hermias ile Yunus Balığının hikâyesini hayal gücümüze emanet ederken; Leleglerin, Luvilerin, Karyalıların, Likyalıların ve elbette Ionialıların izlerini, bir cam mesafesinden seyrede seyrede zamanın anlamını yitirdiği büyük bir yolculuğun içinde bulabilirsiniz kendinizi.
Göz mesafesinde Iasos, Herakleia derken Latmos yükseliyor aniden, Bafa’nın suları gözden kayboldukça ışığını esirgemeyen Didyma ve biraz ileride kadim Miletos antik kenti karşılıyor sizi…
İki saatlik yol boyunca kaç bin yıl geçiyor ya da o kaç bin yılın neresindeyiz hiç bilmiyorum.
Belki de bu yüzden gideceğim yere ulaşsam da tam olarak “vardım” duygusuna kapılamıyorum bu yolculukta.
Fakat kesin olan şu ki:
Otobüsten inmiş olmak, asla yolculuğun bittiği anlamına gelmiyor…
Eyvallah
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


