Bu haftaki koleksiyoner konuğum Mustafa Taviloğlu ve Taviloğlu Koleksiyonu. Sadece Mustafa Taviloğlu demek istemiyorum çünkü koleksiyonda eşi Lüset’in de emeğinin büyük olduğunun tanığıyım. Nasıl olmasın Lüset, Notre Dame de Sion Fransız Okulu’nun henüz neredeyse orta okul öğrencisi iken tanımış Mustafa’yı. O zamandan beri de beraberler. Birlikte sanatçı atölyelerine, fuarlara gitmişler, birlikte Mudo’ya ürün seçmek için seyahatlere çıkmışlar. Bugün Taviloğlu, iki yetişkin çocukları, kızları Aslı, oğulları Ömer ve torunları ile büyük bir aile...
Mustafa Taviloğlu 1964 yılında arkadaşı Doğan Gürün ile birlikte Beyoğlu’nda Fitaş Pasajı’nda küçücük bir mekânda, isimlerinin ilk hecelerinden oluşan MUDO’yu açtılar. Türkiye’de pek de ithal mal bulunmadığı zamanlarda gerçekten dikkati çeken kaliteli giysiler vitrinlerindeydi, Mustafa Taviloğlu’nun aşağıda da yazdığı gibi. İstanbul’da oturup da o mağazayı bilmeyen genç pek azdı. Sonra Doğan Gürün’le ortaklıkları bitti ama Mudo büyüyerek devam etti. Zaman zaman finansal dar boğazlardan geçse de bugün perakende sektörünün en büyüklerinden, birçok şehirde birçok şubesi olan Mudo Concept’i genç, yaşlı herkes bilir, alışveriş etsin etmesin, kapısından içeri girer. Mustafa Taviloğlu kolay sevilen, cana yakın, canı istediği zaman çok sevimli, istemediğinde ters olabilen, arkadaş canlısı, dinine inançlı, balıkçı, denizci, Karadenizliliğini kaybetmemiş bir iş insanı. Hani denilir ya ‘şeytan tüyü’ var. Teknesinin adı bile ‘Karadeniz’. Bugün Yunan adalarından birine yolunuz düşse, girdiğiniz, çıktığınız, yemek yediğiniz bir yerde sorsalar ve ‘Türk’üm’ deseniz size ikinci soracakları soru “Mudo’yu tanıyor musun?” olur. 2014 yılında Mustafa Taviloğlu Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı oğlu Ömer Taviloğlu’na bıraktı, kendisi de Onursal Başkan olarak devam ediyor.
Altıncı soruya verdiği cevap ile bizi meraklandırıyor ama Taviloğlu yıllardır içinde bir müze hayali olan bir koleksiyoner. Siz hiç 52 yıldır biriktirdiği tüm koleksiyonunu İstanbul’un 7 farklı noktasında birden sergileyen bir koleksiyoner gördünüz mü? ‘Bir Koleksiyoner Hikâyesi-Taviloğlu Koleksiyonu’ başlıklı, küratörlüğünü Derya Yücel ve Marcus Graf’ın yüklendiği bu 7 mekandaki 7 ayrı sergide 903 sanatçının 2 bin 412 eseri Eylül 2024’ten 2025 başlarına kadar 6 ay açık kaldı. Taviloğlu hiçbirine kıyamadığı için koleksiyonundaki sanat eserlerin hepsi Artİstanbul Feshane, Galeri Eyüpsultan, İstanbul Resim Heykel Müzesi, İstanbul Sanat Müzesi, İş Sanat Kibele Sanat Galerisi, Mecidiyeköy Likör Fabrikası ve Müze Gazhane’de ücretsiz olarak izleyiciyle buluştu.

- Ailenizde koleksiyoner var mıydı? Nasıl başladınız? Ne zaman başladınız? İlk aldığınız eser hangi sanatçının hangi eseriydi? Neden?
Bizim evimizde yoktu ama eşimin evinde resimler vardı. Şu ana kadar gördüğüm en iyi Şevket Dağ tablosu eşimin babasının evindeydi. Eşimin teyzesinin kocası, Fransa’nın en meşhur naif galerisinin sahibiydi: Galeri Mona Lisa. Hala duruyor o galeri. Bu işe başlayınca oradaki açılışlara gittim, acayip etkilendim. Vitali Hakko’nun da katkısı oldu. Fitaş’taki dükkanımın önünden geçerken kafasını hafif eğerdi, ben de eğerdim. Gözü vitrinime takılırdı neler var diye. Bütün tanışıklığımız oydu. Sonra bir gün beni fabrikasına çağırdı. Korkuyla gittim “Eyvah ne diyecek” diye meğer beni moda konseyine çağırıyormuş. Onun fabrikasına girer girmez kocaman kapıda heykeller, odada resimler, duvarda seramikler… Dopdoluydu. Demek ki burada bir iş var dedim. Hepsi bir bütün oldu, kafamın içinde yazıldı. Tüm bunlardan etkilendim. Tabi Yahşi’nin katkısını unutamam Yahşi (Baraz)de çok etkiledi beni.
İlk para verdiğim resim yanılmıyorsam 1972 yılında aldığım Necdet Kalay’dı. “Köy Evi” isimli eseriydi.
- Sizi sanat dünyası, galeriler, aracılar ne zaman koleksiyoner olarak kabul etti? Rekabet ettiğiniz ya da imrendiğiniz bir koleksiyoner var mı?
Bir balıkçı balık tutarken ilk neye bakar biliyor musunuz? Ne havaya ne denize ne de rüzgara hiç birine bakmaz. Yalnızca diğer balıkçının kovasına bakar. Onun kovasında balık varsa demek ki ben de balık tutabilirim, diye düşünür. Ben de hiç kimseyle rekabet etmedim ama başka balıkçıların kovasındaki balıkları görmek beni motive etti. Bu denizde balık var, dedim. Devam ettim. Yola da koleksiyoner olmak için çıkmadım.

- Koleksiyonerliğin ilk adımlarındaki motivasyonunuz neydi? a) arkadaşlarım alıyor ben de alayım, b) sanatçısı moda herkes alıyor c) param var sanata harcıyayım, d) param çok yok ama hobby’m sanat e) yatırım olur, f) hiçbiri. Seçiminiz hiçbiri ise peki ne?
1968’de Fransa’ya gidip geldiğimde galerileri gördüm. Oradaki kuyruklardan etkilendim. Ve bunlar sinema kuyruğu değildi. Kuyruk deyince sinema aklıma geliyordu. Çünkü kuyruk sadece sinemada vardı o zamanlar. Bu kuyruğun ne olduğunu sordum, “karneyle bir şey mi veriliyor acaba?” dedim. “Yok, resim görmeye gidiyorlar, orası müze” dediler. İstanbul’da böyle bir müzemiz yoktu. Türkiye’ye döndüğümde “Bizim müze nerede” diye sordum, Dolmabahçe Sarayı’nın yanındaki Resim Heykel Müzesi’ni söylediler. Yurtdışı ile karşılaştırınca eksik kaldığımızı fark ettim. Ben hep “Bizde ne yok, ne olmamış, nedir?” diye baktım. Belki bilinçaltında o kadar galeri falan görmem etkiledi beni.
- Kaç parça sanat eseriniz oldu? Dönemler, sanatçılar, ağırlıklı olarak Türk mü, yabancı mı? Satın almalarınız Türkiye’den mi yurt dışından mı? Müzayedelerden mi sanat fuarlarından mı, galeriler’den mi, sanatçının kendisinden ya da ailesinden mi? Genç sanatçılar mı ya da belli bir dönemin sanatçıları mı? Koleksiyonunuzun profilini ya da yapısını nasıl tanımlarsınız?
Koleksiyonum yıllar geçtikçe çok çeşitlendi. On beş yıl kadar önce pentür ağırlıklı derdim ancak şimdi heykel de fotoğraf da var, video art da, enstaslasyon da... Hatta AI ile üretilmiş işler bile var.
Primitiflerden başlayarak Türkiye sanatına yön vermiş usta sanatçıların işleri de var, 20’li yaşlarda yeni mezun genç sanatçıların işleri de. Son 15 yıldır yabancı sanatçıların da işlerini koleksiyonuma katıyorum. Hatırı sayılır miktarda yabancı sanatçıların işleri de var.
Koleksiyonum için bir dönemde bir sanatçıda ısrarcı olmadım. Neyi beğendiysem aldım. Ruhuma ve bütçeme uyan işleri almak istedim. Sanatçılarla, galericilerle dostluk kurdum. Ama son dönemde sadece gençlere bakıyorum diyebilirim. Gençlerin işlerine bakmak beni heyecanlandırıyor. Base, Mamut, Bazaart gibi genç sanatçı platformlarını özellikle takip ediyorum.

- Ağırlıklı olarak aynı sanatçının dönemleri mi değişik sanatçılar mı? Sanat akımlarını, sanatçıları, dönemlerini nasıl izliyorsunuz? Okuyarak, gezerek, danışarak? Eş dost dışında profesyonel sanat danışmanınız var mı?
50 yılı aşkındır resim alıyorum hiç sanat danışmanı ile çalışmadım. Yolun başında Yahşi Baraz beni çok etkiledi bunu inkâr edemem ama sonrasında kendi gözüme güvenerek alımlar yaptığımı söyleyebilirim. Koleksiyonumun arşivini tutmak ve yönetimini sağlamak için profesyonel bir çalışma durumumuz var ancak sanat danışmanlığı şeklinde değil. Eşim Luset’in çok katkısı olduğunu söyleyebilirim.
- Şimdiye kadar koleksiyonunuzu sergilediniz mi? Nerede? Ne zaman? Nerede muhafaza ediyorsunuz, halkla buluşturmayı düşünür müsünüz? Nerede? Müze açma niyetiniz var mı ya da açtınız mı?
Hep böyle bir arzum vardı ve 2024’te bu amacıma ulaştım çok şükür. 7 farklı mekânda tüm koleksiyonumu 6 ay boyunca izleyici ile buluşturdum. Koleksiyondan bir seçki yapılmaksızın tamamı sergilendi. Şimdi önümüzde başka güzel yollar var. O yollarda yeniden buluşacağız. Artık bunu bir görev addediyorum.
Eserlerimin yarısından fazlası Art Factory’de müze koşullarında depolanıyor. Çok memnunum. Hiç düşünmüyorum eserlerin başına iş gelir mi diye. O depoda içim rahat. Bunun dışında Mudo ofislerinde ve bazı Mudo mağazalarımızda eserleri sergiliyoruz.

- Sadece güncel ya da klasik, yerli ya da yabancı plastik sanatlar koleksiyonunuz mu var? Diğer objeler, kitap, eski para, halı, kilim, toprak altı ya da efemera gibi koleksiyonlarınız da var mı?
Sanat koleksiyonumun yanı sıra, yıllar içinde ilgi alanlarımdan beslenen farklı koleksiyonlar da oluşturdum. Toprakaltı eserleri, tombaklar, fesler ve Çanakkale seramikleri bunlardan sadece birkaçı. Deniz ise hayatımın vazgeçilmez bir parçası. Deniz balıkçılığına duyduğum tutku, zamanla deniz ve balık temalı objelerden oluşan, kendi kendine büyüyen bir "Rastgele" koleksiyonuna dönüştü. Hatta birkaç yıl önce bu koleksiyonun tamamını sergileme fırsatı da bulduk.
- Yatırım olsun diye mi, koleksiyonum zenginleşsin diye mi eser alırsınız? Koleksiyonunuzda olan eserlerin piyasa değerleri, fiyat iniş çıkışları ile ilgilenir misiniz? Alıp satar mısınız? Nitelik mi nicelik (fiyat uygunluğu) mi arasınız alım yaparken?
Eser alırken hiçbir zaman değer artışı olur mu, diye bakmadım. Eser alımını yatırım aracı olarak görenler var saygı duruyorum ama ben öyle bakmıyorum. Bu sebeple de eserlerimin değerleri ile ilgilenmiyorum. Hepsi benim için aynı öneme sahip. 10 yıl önce aldığım genç bir sanatçıyı daha iyi yerlerde görmek beni çok mutlu ediyor ayrı ama eseri değerlendi mi, diye telaşlarım olmuyor.
Alım yaparken özellikle ruhuma hitap etmesi lazım. Önce bakarım beğenirsem sanatçının yaşını sorarım, fiyatı da bütçeme uyuyorsa alırım.

- Kitap, yayın yapar mısınız? Sanat ve sanatçı gelişsin, yaşasın, çoğalsın diye burs verdiğiniz gençler var mı, sanatçı hamiliği, sponsorluk yaptınız mı hiç?
1995 yılında Türkiye’nin ilk koleksiyon kataloğunu yapma şansına eriştim. Neredeyse 30 yıl önce. O zamana kadar koleksiyonumda olan tüm sanatçıların yer aldığı bir katalog. Şimdi de birkaç kitap projemiz var. Rastgele’nin kataloğu neredeyse hazır. Bir de tüm koleksiyonumun yer alacağı bir kitap hazırlığı içerisindeyiz. Tüm bunların arasında Mudo’nun Reklam Tarihine Yolculuk kitabından söz etmesem olmaz. En son bu kitabı çıkarttık. Mudo’nun 1970’lerden başlayıp günümüze kadar olan reklam tarihini anlattık. Gökhan Akçura yazdı. Çok güzel bir kitap oldu.
- Samimiyet Testi: Sanat eseri alırken ‘duvarıma, kanepeme uysun, şu sanatçı çok moda bir eseri de bende olsun diye düşünür müsünüz?
Hayır hiç bu şekilde alım yaptığım olmadı. Ama bazı işleri çok beğenip Mudo’nun ofislerine çok yakışacağını düşündüm. Ancak bu niyetle alım yapmadım.

Sorularım bitti. Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler... Ancak bu sorular dışında bir konu daha var, cevaplarsanız sevinirim: Türk resmi, yabancı sanat alcılarının odağında değil. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Biz sanata çok geç başladık ülke olarak. Örneğin benim 30 yaşına kadar duvarımda bir sanat eseri yoktu. Ama ondan önce de Osmanlı'da resim yapanlar imzalarını bile koyamıyordu. Yani geç başlamıştık. Bizim dünya klasmanına girecek sanatçımız yok mu? Elbette var.
Refik Anadol, Alev Ebüzziya, Nil Yalter, Sarkis tüm dünyanın tanıdığı sanatçılarımız. Bütün mesele pazarlamak. Pazarlamak sanat piyasasının eksikliğidir. 10-15 sene içinde dengelerin daha yerine oturacağını düşünüyorum.
Tekrar teşekkürler...

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


