Bilindiği gibi Yunanistan 2009’da derin bir ekonomik krizin içine düşmüştü.
Aslında halkın bir şikâyeti yoktu. Her yerden para geliyordu. Bankalar bol keseden krediler dağıtmakta hatta ihtiyacı olmayanlara bile “bonus” adı altında banka hesaplarına krediler yatırmaktaydı.
Halk yaz tatilleri, düğün, vaftiz, ihtiyaç, araba, ikinci araba, motosiklet, ev, yazlık ev, yat, hatta yoğun gece hayatı gibi kazandıkları paralarla asla ulaşamayacakları bir düzeye geldiğini sanıyordu.
Marketlerde fiyat etiketlerine bakılmadan bolca satın alınan ürünler, tıka basa dolan alışveriş merkezleri, pahalı markaların tüketimi derken, ne olmuştu da hemen bir yıl içinde her şey yanıp küle dönmüştü? Durup dururken niçin işten çıkartmalarla, mağazaların kepenkleri indirilmesiyle işsizlik oranı yüzde 28’lere; gençlerde ise yüzde 40’lara ulaşmıştı? Alınan milyonlarca kredi nasıl geri ödenecekti şimdi?
O günlerden birinde Başbakanlık koltuğuna yeni oturan Dışişleri eski Bakanı Yorgos Papandreu, Kaş ilçesi karşısındaki grafik ve küçük Meyis adasına giderek, arkasına aldığı pırıl pırıl pırıldayan denizi ve ağır ağır yalpalanan lüks yatların demir attığı küçük limanın önüne dizilen kameraların önünde “maalesef” diyerek başladığı konuşmasında “devletin iflasın eşiğine geldiğini” açıkladı.
Papandreu’nun ülke borcunun yönetilemez hale geldiğini; ülkenin Euro para zonunda olduğu için para bastıramadığını, bu nedenle Yunan halkını zor günler beklediğini, ancak halkın merak edilmemesi, Yunanistan’ın üyesi olduğu AB ile ve gerekirse İMF ile müzakerelere başlayacağını ima eden ifadeleri tüm ülkede büyük bir şok etkisi yaratmıştı.
Yunanistan yeni bir döneme giriyordu. Halk ve Devlet adeta “hayat memat meselesi” evresinden geçiyordu.
Papandreu’nun yaptığı ve halkı hayal kırıklığına uğratan bu konuşmasından sonra “alacaklı” ya da “kredi veren” yabancı ülkelerle 5 yıl süre ile yapılan müzakerelerden hiçbir sonuç alınamıyordu.
Alacaklılar: “İflas bayrağını çekin!” türündeki tehditleri bir yana, kredi veren ülkeler ya da kuruluşlar, ülkeye verilecek yeni kredilerin karşılığındaki faiz oranları dayanılamayacak yüksekliklere ulaşıyordu.
Ekonomi uzmanı değilim. Ama Yunanistan öyle bir eşiğe gelmişti ki, artık borçlarının taksitlerini bile ödeyemez hale geldiğinden neredeyse iflas bayrağını çekmeye hazırlanıyordu.
Halkın tepkisi belirleyici oldu.
1975 yılından itibaren kâh muhafazakâr Yeni Demokrasi Partisi (YDP) kâh sosyalist PASOK partilerinin iktidarlarıyla yönetilen halk, gösterdiği sert tepkilerle adeta tek vücut haline gelmişti.
Yalnız halkın değil, devletlerinin de düştüğü bu “sefil” durumundan her iki büyük partiyi sorumlu gösteriyordu.
Halk, yalnız Atina’da değil, ülkenin hemen her yerinde dev mitingler düzenliyordu. Yolda görülen bakanlar dayak yiyor, konuşamaz hale geliyorlardı. Adeta “linç etme ihtirası” hakimdi.
Hemen her gün yüzbinlerce kişi, biri birilerini suçlayan partilerin çözüm bulmaya çalıştığı oturumların düzenlendiği Yunan Parlamentosu önünde toplanmakta, polisle çatışmakta, parlamentoyu yakma tehditleri hatta teşebbüsleri gerçekleşiyordu. Kimse tutuklanmıyor, kimse gözaltına alınmıyordu.
Yüzbinler her gün parlamento önünde toplanıyordu
Anlaşıldığı kadarıyla iktidarlar adeta “halkın deşarj olmasını” tercih etmişti.
Bu süresiz protestolar bir yıl içinde iki hükümetin devrilmesine, iki koalisyonun çökmesine ve iki geçici hükümetin dağılmasına neden oldu.
Halk ve partiler çaresizlik içine girmiş; daha kötümser olanlar, 1945-1947 yılları arasında yaşanan iki kanlı iç savaşa atıfta bulunarak “yeni bir iç savaştan” endişe duyuyordu.
Öyle ya, bu hengamede o günlere kadar binde 0.5 oranında bulunan faşizan “Altın Şafak” partisi kendisini göstermeye başlamış; buna par alel olarak keza o günlere kadar yüzde 3’lerde dalgalanan “radikal sol SYRİZA” partisi hayatı boyunca hiç göremeyeceği kadar oy potansiyelini artırıyordu.
Nitekim 2015 seçimlerinde YDP de PASOK ta neredeyse siyasi haritadan silinecek duruma gelince, 40 yaşlındaki Aleksis Çipras liderliğindeki SYRİZA büyük bir oy farkıyla seçimleri kazandı ve Yunanistan, tarihinde ilk kez sol bir partinin iktidarıyla tanıştı.
2015 seçimlerinde harita sol partinin kırmızı rengine boyanmıştı
Çipras’ın ilk hatası: Parlamentoda yeterince milletvekili çıkaramadığı için, kendisi gibi sol eğilimli olan başka küçük partilerle değil, aşırı sağ eğilimli Panos Kamenos liderliğindeki “Bağımsız Helenler” ile iş birliği yapması ve Savunma Bakanlığını fanatik Kamenos’a teslim etmesi sol çevrelerin gösterdiği tepkiler ve kopmalar oldu.
Çipras’ın ikinci hatası: AB ülkeleriyle açık bir savaşa girmiş olması oldu. AB ülkelerinin ve İMF’nin hazırladığı “acı reçeteleri” ilk önce ret etmesi ve sonra hazırlanan “daha da acı reçeteleri” kabul etmek zorunda kalması ile yapılan eleştirilerin hedefi olması 2019 seçimlerini kaybetmesine neden oldu.
Yunanistan Çipras’ın 4 yıl süren iktidarlık döneminde AB’ye karşı alınan Avrupa ve özellikle Almanya karşıtı tavırlar nedeniyle neredeyse GREXIT’in eşiğine gelmişti.
Bu tutum, Yunan Bankalarının bir gece içinde “Capital Control” ilan etmesine ve mevduat sahiplerine “günde yalnız 50 euro çekme” hakkı tanınmıştı.
Çipras protestoların tek galibi olmuştu
Gençler ise geri kalan Avrupa ülkelerinin yolunu tutarken -ki 500 bin gencin yurt dışına gittiği ve bunların ancak şimdilerde geriye dönmeye başladıkları gözleniyor- evlerinde, kendi kasalarında ve yastık altı denilen nakit tasarruflarını yurt dışına kaçırarak oradaki bankalara yatırmaya başlamışlardı. Tüm ülkede “altın alınır satılır” tabelalı mağazalar açılmış, insanlar para yetiştirmek için evdeki altın, gümüş, mücevher ne varsa satıyordu.
Lüks arabalar ve yatlar yakılarak sigortalardan tahsil edilecek paraların hesabı yapılıyordu.
Çünkü devlet tahvillerinin değeri de bir gece içinde yarılanmış; işçi maaşları ve emekli maaşları da aynı oranda kesintilere uğramıştı.
Partilerin gerek olmadığı halde oy kapma karşılığında Devlet dairelerine yerleştirilen binlerce memur “erken emeklilikfırsatı” gerekçeleriyle işten çıkarılmakta, Olympic hava yolları gibi dev şirketlerde, Yunan Demir Devlet Yolları da iflasın eşiğine gelmişti.
Öyle ki, Almanya’nın Ekonomi Bakanı Wolfgang Schauble, Yunanistan’ın “yönetilemez durumuna gelen borçlarının yeniden yapılandırmasını, üstüne 50 milyar Euro vermeyi, bunun karşılığında Yunanistan’ın iflas durumuna gelmesiyle zarar gören Euro para zonundan ayrılmasını” bile teklif etmişti.
Ama SYRİZA içindeki daha “aklı başında” olan elemanların sayesinde, Schauble’nin Yunanistan’ın geleceği için “tehlike kokan” bu önerisi ret edildi.
Sonuç olarak, Yunan halkı ülkeyi ve kendi yaşam düzeyini asgariye indiren Yunan ekonomisinin düzeltilmesi amacıyla üst üste hazırlanan acı reçeteleri tatmak zorunda kalacaktı. Dünya piyasalarının şakası olmadığı anlaşılacak ve özellikle AB’nin karşısında “dayılanmanın” hiçbir işe yaramadığı örnekleriyle kanıtlanacaktı.
Yunan halkı acı reçeteleri niçin kabul etmek zorunda kaldı?
Çünkü başka çaresi kalmadığının bilincine varmış, bu acı reçetelerin sonunda ve AB garantörlüğü altında düzlüğe çıkılacağının umudunu taşıyordu.
Nitekim, toplam 10 yıllık bu kriz döneminde Yunan halkı kendisine uygulanan, hatta dayatılan, kemer sıkma yöntemini kabullenmek zorunda kalmış eskiye oranla gelirinin yüzde 30’unu kaybetmişti.
Yunan devleti ise halkın “fiyat pahalılığı” şikayetlerine rağmen acı reçeteleri “harfiyen” uygulamakla yapılandırılan ve taksitlenen borçlarını zamanında ödemeye başladığı gibi, bütçesinde 37 milyar fazla çıkarmayı başarmıştı.
Halk demek ki, kendi gücünü gösterdiğinde iktidarlar “halk ayaklanması endişesi” karşısında geri adımlar atabiliyor.
Reçeteler ne denli acı olursa olsun halkı ikna etmenin yolları iktidarların kabiliyetine bağlı.
Halk yeter ki acı reçeteleri uygulayacak inandırıcı bir yol haritasının hedefine ulaşacağı konusunda ikna edilebilsin.
Bu yol haritalarının her aşaması için iktidarların vereceği güvenceler ne denli sağlam ve inandırıcı olursa halkların o derece özverili olacağı anlaşılıyor.


