Onun eserlerini ilk gördüğünüzde büyük bir yapının maketine bakıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Sütunlar, merdivenler, dar geçitler, yarıda kalan duvarlar, bilinçli bir kırık hissi ve mermerin içinden süzülen ışık…
Tansu Kırcı, milyonlarca yıllık taşın içinde bir coğrafyanın ve insanlığın hafızasının izini takip ediyor. 1999 depremi ve felsefeyle örülü düşünsel arka planı, mermerden inşa ettiği bu bitmeyen mekânlara sızıyor. Taş onun için hem etik hem poetik bir başlangıç noktası: geçmişi taşıyan, bugünü sorgulayan bir varlık.
Kırcı, 13 Kasım’da Balat’taki Haliç Sanat’ta (Fener Evleri), İBB Miras ve İBB Kültür iş birliğiyle açılacak yeni sergisinde, mimari fragmanlar, geçiş alanları ve yarım bırakılmış formlar üzerinden kente, hafızaya ve varoluşa bakıyor. Yıllarca metruk kaldıktan sonra restore edilerek Haliç Sanat’a dönüştürülerek taşın belleğiyle kentin belleğinin iç içe geçeceği bu mekandaki sergi 15 Şubat’ta kadar ziyaret edilebilecek.
Sergi öncesi kendisiyle, sanatına ve bu yolculukta ona eşlik eden malzemesi mermere dair konuşma imkânı bulduk.
“Bugünkü üretimlerimin ilk kıvılcımı aslında 99 depreminde atılmış”
Mermerle yolculuğunuzun tesadüfle başladığını, sonra sizi bambaşka bir yere taşıdığını söylüyorsunuz. Üniversite yıllarından bugünlere bu süreci sizden dinleyelim mi?
İzmitliyim. Çocukluğum orada geçti. 99 depremini de orada yaşadım. Küçüktüm, altı–yedi yaşlarındaydım. Fakat özellikle sonrasındaki süreç, o yıkıntı kent, yıkıntı binalar hafızamda yer etmiş durumda.
Yıllar sonra üniversitede mekân, kent, bina kavramlarıyla ilgilenmeye başladığımda fark ettim ki, çocukluğumun o kırık şehir görüntüsü hep aklımdaymış. Aslında bugünkü üretimlerimin ilk kıvılcımı o yıllarda atılmış.
Üniversitenin ilk iki senesinde çok odaklı olduğumu söyleyemem. Dağınık, kendimden emin ama aslında pek de bilmeyen bir Tansu vardı. Sonra üçüncü sınıfta çok önemsediğim bir sanatçıya asistanlık yaptım; o dönem benim için bir kırılma noktası oldu. Kendi cehaletimin farkına vardıkça öğrenmeye daha çok açıldım. Çünkü insan “biliyorum” dediği anda kendini kapatıyor. Benim için bilmenin koşulu bilmediğini fark etmek.
Dördüncü sınıfta atölye dersinde yıl sonu sergisi için bizden bir kavram seçmemiz istendi. O zamanlar da İzmit’in o yıkık kent görüntüsü hep aklımdaydı. Mekân, kent ve bina üzerine bir metin yazdım, sonra o metinler işlerime dönüştü. Aslında bugünkü üretimlerimin ilk kıvılcımı aslında 99 depreminde atılmış.
Okulu bitirdim, yüksek lisans için Marmara’yı kazandım. Fakat o dönem pandemi başladı, evlere kapandık; kısıtlı imkanlarla İstanbul’da tek başıma kaldım. Evdeydim. Uzaktan eğitim vardı. Üretemiyordum. Farklı şeyler denedim. Tuval yapmayı denedim. Farklı materyallerle çalışmayı denedim. Ortaya çıkan denemeler beni tatmin etmedi. Üretemedikçe daha çok okudum. Felsefeye ağırlık verdim. Felsefeyi sanatın mutfağı olarak görüyorum. Sistemli düşünemeyen birinin sanatını bilinçli bir zemine oturtabileceğine düşünmüyorum. O dönemde işlerimi de bu teorik arka plana yaslamaya başladım.
Pandemi sonrası bir arkadaşımın önerisiyle bir mermer ocağındaki sanat programına başvurdum. Orada ilk kez olanaklı bir biçimde, istediğim ölçekte taşla çalışma imkânı buldum. Deneyerek, risk alarak, hata yaparak bugünkü dile evrilen yapıların temelleri orada atıldı.
| Kırcı’nın mermerle bağı ekonomik bir tercih olarak başlıyor. Atölyede metal ve ahşap yerine, üniversitenin içinde bulunan atık mermerleri seçiyor. Malzeme gideri olmadan üretebilmek için başladığı bu seçim, zamanla taşın dokusuna, ağırlığına ve sürekliliğine duyduğu estetik ilgiyle birleşiyor. Bugün çalışmalarının önemli bir kısmı yine mermer ocaklarından topladığı artık bloklar üzerinden biçimleniyor. Kırcı, bu artık taşları “hem etik hem poetik bir başlangıç noktası” olarak görüyor. |
“Mesele, düşüncenin kendisi”
Mermer, antik dönemden bugüne hem sanatın hem mimarinin en eski malzemelerinden biri. Bugün de birçok sanatçı bu malzemeyle çalışıyor. Sizin mermerle bağınızı özel kılan diğer noktalar nedir?
Aslında ilk başta sebep çok basitti. Mermer kolay ulaşabildiğim malzemeydi. Üniversitede metal ya da ahşapla çalışmak isteseydim malzemeye para ödemem gerekecekti. Atölyede ise atık mermer boldu. “Niye değerlendirmeyeyim?” dedim. Ama zamanla o taşın sesiyle, ağırlığıyla, sürekliliğiyle aramda başka bir şey oluştu. Bir yapıya dokunduğumda, iki bin beş yüz yıl önce oraya dokunmuş bir bilinçle aynı yeri paylaştığımı hissetmek çok büyüleyici. O taş, hem geçmişi hem bugünü taşıyor. O yüzden mermer benim için estetik bir meseleden öte bir hafıza meselesi.
Kendim için “mermer sanatçısıyım” demem. Çünkü mesele malzeme değil. Asıl mesele, düşüncenin kendisi. Ben düşünmekten, üretmekten keyif alıyorum. Bugün mermerle konuşuyorum; yarın belki başka bir dil bulurum ama kök aynı kalır.

Taşın dikte ettiği form ve “bitmeyen” mekânlar
Mermeri işlerken baştan belirlenmiş bir forma mı gidiyorsunuz, yoksa taş mı yön veriyor?
Hiçbir zaman masada oturup bir plan çizmiyorum. Yani “şuraya sütun koyayım, buraya merdiven olsun” gibi bir şemam olmuyor. Mermer ocaklarından kırık, atık bloklar seçiyorum. Onlar zaten kendi hikâyesini taşıyor. Taşı alıp atölyeme koyuyorum ve günlerce, bazen haftalarca sadece bakıyorum. Çalışırken gözüm hep onlarda oluyor. Bir noktada taşla aramızda sessiz bir diyalog oluşuyor. Ben ona bir yön vermiyorum aslında; o kendi varlığıyla bana neyin mümkün, neyin imkânsız olduğunu söylüyor.
Bazen bir yerden damar geçiyor ve planladığım şeyi yapmamı engelliyor. O zaman taşın sesine kulak veriyorum. Çünkü orada artık benim sözüm değil, onun sözü geçiyor. O yüzden işlerimin çoğu süreç içinde kendini belli ediyor, baştan değil.
Michelangelo’nun “Mermere sıkışmış bir melek gördüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya kadar mermeri oydum” sözünü çok severim. Çünkü gerçekten de taşın içinde bir form, bir hayat var. Benim yaptığım, onu serbest bırakmak. Taş zaten orada; ben sadece onu ortaya çıkarıyorum.
| Kırcı’nın çalışmalarında tamamlanmış binalar yerine kapılar, merdivenler ve geçiş koridorları öne çıkıyor. Bu tekrarlayan biçimler, sanatçının Hegel’den etkilendiği “oluş ve süreç” fikrini görünür kılıyor. Kırcı’ya göre sanat, hiçbir zaman bitmeyen bir düşünme hâli: “İnsan kendini tanıma gayesiyle yaşar ama asla tam anlamıyla tanıyamaz,” diyor. Heykellerinde bu tamamlanamayan benlik arayışı, yarım bırakılmış yüzeylerde, eksik planlarda, bir yere varmayan merdivenlerde somutlaşıyor. Her yapı, bir varıştan çok bir geçiş olarak tasarlanıyor. |
Sanatta sizi en çok etkileyen dönem hangisi?
Rönesans’ı seviyorum çünkü orada Antik Yunan’ın düşünce sistemi yeniden doğuyor. Felsefe, estetik, oran duygusu, insanın kendini anlamaya çalışması… hepsi yeniden biçimleniyor o dönemde. Rönesans heykelleri bana göre bakan heykellerdir. Sadece bir form değil, bir anın, bir düşüncenin kesiti. Michelangelo’nun Davut’u ya da Pietà’sı mesela orada taşın içindeki hayatı görüyorsunuz. Benim için de mesele biraz bu; taşın içindeki o hayatı aramak.
Bir de mermerde büyüleyici bir ışık var. Aynı esere günün farklı saatlerinde bakıldığında farklı duygular hissettiriyor. Sizin için ışık nasıl bir unsur?
Kesinlikle. Zaten heykelde ışık, gölge, heykelin her şeyidir. Bir heykeli konumlandırdığımızda ona gelen ışıkla birlikte heykel kendini meydana getirir. Yanlış bir yerden ışığı heykele yansıtırsak heykel tamamen değişir. Heykel biraz da ışık, gölge oyunudur.
“Sanat artık pikniğe gitmek gibi…”
Bir röportajınızda “En önemli gayelerimden biri kendimi tanımak ve var olmaktı. Bugün bak burada içerisinde yaşadığımız sosyolojik ve ekonomik ortam beni bir hayli hayal kırıklığına uğratıyor olsa da her şeye rağmen kendi benliğimden ödün vermeden sanatıyla var olmanın muazzam olduğunu düşünüyorum. İnsan idealiyle ilgili yaşamasa da ideali uğruna yaşamalı.” Sizin idealiniz nedir?”
Evet, hâlâ aynı şeyi düşünüyorum. Bir sergiye, bir fuara ya da herhangi bir sanat etkinliğine gittiğimizde, gelen kitlenin büyük bir kısmının gerçekten sanatla ilgilenmekten çok, Instagram’da kendini veya eseri paylaşmak, bir marka değeri oluşturmak ya da sergiyi düzenleyen kişinin tanınırlığından pay almak için geldiğini gözlemliyorum. Sanat artık salt kültürel bir etkinliğe dönüştü; pikniğe gitmek gibi…
Benim idealimse bunun tam tersi. Düşüncenin, felsefenin ve emeğin öne çıktığı bir sanat anlayışı. Popülerlikten, hızdan, gösteriden uzak; içten, üretime ve düşünceye dayalı bir yer. Sanatın özünde hâlâ insanın kendini tanıma ve özgürleşme çabası var. Ben de o çabanın içinde kalmaya, kendimden ödün vermeden üretmeye çalışıyorum.
“Sanatın kurtarıcı işlevi kaldı mı bilmiyorum”
İnsan idealiyle yaşamasa da ideali uğruna yaşamalı, demiştim bir keresinde. Hâlâ öyle düşünüyorum. İçinde yaşadığımız dünyada sanatın, “kurtarıcı” bir işlevi kaldı mı bilmiyorum. Ama hâlâ tek nefes alabildiğim yer orası. Kendi benliğimden ödün vermeden üretmeye devam etmek, belki de elimdeki tek tutarlılık. Sistemle kavga ediyorsun, bazen umutsuz oluyorsun, bazen yalnız. Ama sonra atölyede o taşı gördüğünde, o taşla konuşmaya başladığında yine anlam kazanıyor her şey. Benim için var olmak, üretmekle eş anlamlı. Yani idealim basit; kendimi tanımaya devam etmek.
| Kırcı’ya göre sosyal medya çağında görünürlük, üretimin önüne geçti. Bugün bir sanatçının yaptığı işle değil, kimlerle aynı karede göründüğüyle anıldığını söylüyor: “Artık kim daha çok tanınıyorsa o daha çok davet alıyor. Kim vitrinde duracaksa ona karar verenler de bazen bu tanınırlığa teslim oluyor.” Sanatçı “Liyakat sorunu yalnız siyasette değil, sanatın içinde de yaşıyor” diye ekliyor. Onun liyakat vurgusu, Türkiye’deki genel toplumsal eleştirinin sanata uzanan bir versiyonu. Ona göre bugün birçok galerinin vitrini, algoritmaların şekillendirdiği bir vitrin. “Tanınırlık bir kalite ölçütü haline geldi. Oysa sanat, popülerliğin değil derinliğin alanı olmalı” diyor. Kırcı’nın kendi pratiği, bu sisteme mesafeli ama tamamen dışında da değil: bağımsız üretim yaparken yarışmalara ve açık çağrılara başvurarak görünürlük alanı yaratıyor. |
“Yanlış da olsa üret”
Bağımsız bir sanatçı olarak üretim sürecinizi nasıl kurdunuz? Görünür olmayı, üretimle geçinmeyi nasıl dengelediniz?
2020’nin sonunda İstanbul’a geldim ve o günden beri bağımsız üretim yapıyorum. Yarışmalar, açık çağrılar, grup sergileri… Bunlar benim görünür olma alanlarım. Bodrum’da kalsaydım kendi çevrem içinde tekrara düşecektim. İstanbul’a gelmemin sebebi, farklı insanları tanımak, farklı gözlerle üretmekti. Burada sergilere, panellere, söyleşilere gitmeye başladım. Tanıdığım insanlar, tanıdıkları insanları getirdi. Bu doğal bir ağ oluşturdu. Ama bu ağ “işim satılsın” diye kurulmadı. Ben bu insanları tanımaya çalışıyorum çünkü bu coğrafyayı anlamanın yolu da onlardan geçiyor.
Hocam hep derdi ki: “Doğruyu bulmak istiyorsan çok üret. Yanlış da olsa üret.” Ben de öyle yaptım. Çok ürettim, çok hata yaptım, çok denedim. Bu süreçte koleksiyonerlerle tanıştım, kimi yarışmalardan davet aldım. Marmara’yı birincilikle kazanmam da bana o özgüveni verdi ve kendi potansiyelimi küçümsememeyi öğrendim. Şimdi dönüp baktığımda hem sergilendiğim yerler hem tanıdığım insanlar beni doğru yolda olduğuma inandırıyor.
| Kırcı’nın üretim anlayışı denemek, yanılmak, yeniden denemek üzerine kurulu. “Bir şeyi anlamanın yolu, onu yapmaktan geçiyor,” diyor. “Yazmak, düşünmek, üretmek… Bunların hepsi aynı yerde buluşuyor.” Ona göre sanat, kusursuzluk arayışı değil, hatalarla ilerleyen bir süreç. Bu yüzden heykellerinin çoğu yarım kalmış gibi; çünkü doğruya giden yol hiçbir zaman tam değil. |
Sanatçı yerine putperest ve mezarcı
Son olarak… Mermerle çalıştığını duyanlardan “mezarcı” diye espri yapanlar oluyor mu?
Olmaz mı! Hâlâ oluyor. Espriyle karışık “işte geldi putperestçi”, “geldi mezar taşçı” minvalinde benzetmeler yapıyorlar. Sanat ve özellikle heykel toplumda yaygın olmadığı için bu sözleri yüzünden onlara kızmıyorum.
| Kırcı’ya göre mermerin içinde damar, ışık, zaman ve insan var. “Taş ölmez,” diyor, “sadece biçim değiştirir.” |
Tarih boyunca taş, insanın zamana karşı bıraktığı en dirençli izlerden biri oldu. Tapınaklarda, mezarlarda, şehir meydanlarında, saraylarda… Her dönemde insanın hem inancını hem kırılganlığını taşıdı. Bugün Tansu Kırcı’nın işleri, o binlerce yıllık geleneğe kendi çağının sorularını ekliyor. Onun çalışmaları ne geçmişin ağırlığında sıkışıyor, ne bugünün hızına teslim oluyor ne de son sözü söylüyor… Belki de o yüzden düşünmeye açılan bir kapıya benziyor.
İBB Miras ve İBB Kültür işbirliğiyle Haliç Sanat (Fener Evleri)’ta 13 Kasım’da açılacak Taşın Belleği isimli sergi 15 Şubat’a kadar ziyaret edilebilecek.
|
Tansu Kırcı hakkında 1992 yılında İzmit’te doğdu. Lisans eğitimini 2015–2020 yılları arasında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde tamamladı. 2020 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Anasanat Dalı’na birincilikle kabul edilerek yüksek lisans eğitimini aynı üniversitede 2024 yılında tamamladı. Çalışmalarını İzmit ve İstanbul’da sürdüren sanatçı, üretimlerinde mekân, kimlik, bellek ve öz bilinç kavramlarına odaklanarak yaşadığı coğrafyanın tarihsel katmanlarını farklı disiplinler aracılığıyla yeniden yorumladı. Birçok önemli sergi, fuar, çalıştay ve sempozyumda yer alan eserleri çeşitli koleksiyonlarda bulunmaktadır ve sanatçı çalışmalarından dolayı ödüllere layık görüldü. |


