Uludağ’da sanatla karşılaşmak: “İpeğin Hafifliği, Taşın Ağırlığı”

Uludağ’da sanatla karşılaşmak: “İpeğin Hafifliği, Taşın Ağırlığı”

Uludağ, kış aylarıyla sınırlanan dağ imgesinden biraz daha sıyrılıyor. Yürüyüş rotaları, açık alan kullanımı, iyi olma hâline odaklanan programlar ve sanat, artık burada aynı hikâyenin parçaları… “İpeğin Hafifliği, Taşın Ağırlığı” sergisi, bu hikâyenin ilk cümlesi...

Uludağ’da sanatla karşılaşmak: “İpeğin Hafifliği, Taşın Ağırlığı”
Esra Özdoğan, Makinedeki Hayalet (2023-2024)

Uludağ’ın zirvesine tırmanan o meşhur dolambaçlı yollarda ilerlerken, tabiatın sarsılmaz vakurluğunu ruhunuzun en derin kıvrımlarında hissedersiniz. Sanki o devasa heybet, aşağıda uzanan o kadim şehri bin yıllardır koruma sözü vermiş gibi kucaklıyor…

Marriott International’ın Autograph Collection segmentinin yeni üyesi Ceylan Splend'or Uludağ, bu “ulu” dağ’ın zirvesinin eteklerinde geçtiğimiz ay hizmete açıldı. Bulutsuz, açık havada İstanbul’dan bakıldığında zirvesini çıplak gözle görebildiğimizi iddia ettiğimiz bu dağın dolambaçlı yamaçlarında yol almamızın sebebi; dört mevsim yaşayan bir dağ destinasyonu vizyonuyla hareket eden otelin ev sahipliği yaptığı bir sergi: “İpeğin Hafifliği, Taşın Ağırlığı”

Aracımız gittikçe artan sisin içinde ilerlerken bu sergi isminin ne kadar yakıştığını düşünüyorum. Öyle ya aşağıda uzanan güzel Bursa’nın ipekle olan aşkını hepimiz biliyoruz. İpek Yolu’nun en önemli duraklarından, ipeğin atölyesi bir şehir… İpek Çin’de üretilir, İran’da taşınır, Bursa’da yorumlanır, anlam kazanır derler. Burada sanat olur saraylara, Avrupa’ya taşınırdı. Yükte hafif, pahada ağır…

Sergi ismindeki “Taşın Ağırlığı”ndan kasıt ise zirvesine doğru ilerlediğimiz bu yüce dağ olmalı diyorum. Kudretle göğe uzanırken, gölgesinde kaç medeniyetin izini saklıyor… Binlerce yılın hafızasıyla olduğundan daha da ağır…

Otele giriyoruz. Dışarıda karın kusursuz ve keskin beyazlığının aksine burada doğanın koyu tonlarını seçiyor gözlerim. Sanki, ara sıra güneş hüzmelerinin parladığı sık ağaçlı bir ormanın içinde yol alacakmışım gibi… Ama başka bir şey oluyor:

Belkıs Balpınar, Güneş Işınları (2024)

“Aramakla bulunmaz, ama bulanlar ancak arayanlardır”

Karşımda Anadolu’nun en eski sanatlarından kilim dokumasının farklı bir yorumu var. Belkıs Balpınar’ın “Güneş Işınları (2024)” isimli çalışması. Az önce hissettiğim duyguyu düşünüyorum; yer yer ormandan içeri süzülen güneş hüzmelerini tam da bu çalışmada görüyorum… Balpınar burada ne anlatmak istemiş bilmiyorum ama sanat biraz da bakanın hissettiği şey değil midir? Arkadaşıma göstermek için onu arıyorum ama o hemen sağ tarafta başka bir şeye takılı kalmış; Defne Parman’ın “Remember-ed (2025)” çalışması… Duvardan sarkan köklere yaklaşıyoruz. Bu bir ağaç olmalı diyorum ama öyle değil; şu an kumaş, pamuk ve yorgandan yapılan beynin bir bölümüne bakıyoruz. Kıvrımlar, nöronlar… Parman, hatırla (Remember) ve hatırlanan (remembered) kelimeleriyle hafıza örtümüzü kaldırmamızı söylüyor. Hatırlanacak o kadar çok şey var ki… Ancak hatırladığımızda şu an olduğumuz şey ve bulunduğumuz yer değerli oluyor.

Defne Parman, Remember-ed (2025)

Mim Art Project (MAP) organizasyonu ve Berkay Görgü küratörlüğünde gerçekleşen “İpeğin Hafifliği, Taşın Ağırlığı” sergisinde; Alper Aydın, Belkıs Balpınar, Bilal Hakan Karakaya, Çağrı Saray, Defne Parman, Ertuğrul Güngör & Faruk Ertekin, Esra Özdoğan, Mehmet Ali Uysal, Merve Zeybek, Nazlı Gürlek, Özge Enginöz, Özgür Demirci, Sinem Dişli ve Tuğçe Diri’nin şehir ve sezgisel bellek arasındaki ilişkiye odaklanan 34 eseri sanatseverlerle buluşuyor. Aslında “buluşuyor” kelimesi burada yavan kalıyor. Küratör Berkay Görgü’nün bahsettiği ve serginin arka planındaki tasavvufi ilke burada devreye giriyor: “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar ancak arayanlardır”. Bu cümlenin sergi özelinde farklı ve derin anlamları da var elbet; fakat bu 34 eseri görebilmek için oteli ziyaret ediyorsanız gerçekten aramanız gerekiyor. Çünkü eserler tek bir alana değil, otelin farklı bölümlerine yerleştirilmiş. Ama endişeye mahal yok; lobide bulabileceğiniz sergi broşürü içinde kroki mevcut. Gerçi küratör Görgü, “Sabit bir rota değil, kendi iç yöneliminizi takip edin” diyerek öneride bulunuyor. Eser yerleştirmelerinden etkilendiğimi söylemeliyim. Fakat eserler mi bulundukları mekâna güç katmışlar yoksa yerleştirildiği alanlar mı esere katkı sağlamış o noktada emin değilim. Galiba mekân ve eserler el birliği etmişler…

Mehmet Ali Uysal, Hayat Çok Güzel! (2022)

İpeğin ve taşın hafızası

Resim, dijital art, enstalasyon ve dokuma gibi birbirinden farklı tekniklerle üretilmiş eserler, Bursa’nın maddi kültürüne ve belleğine dair açık uçlu bir düşünme alanı adına buluşmuşlar. İpek, kentle özdeşleşmiş zarif bir iz olarak sabırla örülmüş bir süreci, hafifliğinin içinde saklarken; taş, ağırlığıyla geçmişin sürekliliğini duvarlarda, mezar taşlarında, camilerde ve hamamlarda hissettiriyor. Gelirken taşın Uludağ’a bir gönderme olduğunu düşünmüştüm ama çok daha geniş bir zaman ve hafıza coğrafyasına işaret ediyor. Sergi, bu iki malzeme üzerinden bizi zamanın katmanlarına, hafızanın dolaşık yapısına ve insan deneyiminin sessiz izlerine yöneltiyor. Aramakla başlayan bu dolaşma hâli, sonunda bulunandan çok, düşünmeye devam etmeye teşvik ediyor.

Gündelik akışta sanata maruz kalmak

Genellikle “sergiye gitmek” fiiliyle, zihnimizde beyaz bir küpün steril sessizliğine yapılan planlı bir ziyareti canlanır. Fakat yukarıda da bahsettiğim üzere burada ezber bozan bir deneyim var. Sanat, Ceylan Splend’or Uludağ’ın gündelik akışına sızmış durumda. Bir sergi gezmek, eser görmek niyetinde değilseniz bile; lobide “hoş geldiniz” diyen bir çalışma, koridorda yürürken ansızın karşınıza çıkan bir enstalasyon ya da odanızın duvarında sessizce anlamını fısıldayan bir eserle “sanata maruz bırakıyoruz”. Maruz kalmak ifadesi olumsuz bir çağrışım yapsa da durum öyle değil. Tam da böyle anlarda sanatla kurulan ilişki çok daha organik, çok daha samimi… Çünkü ön yargısız, beklentisiz ve savunmasız yakalanıyorsunuz.

21c Museum Hotel

Dünyada yükselen değer “Müze Otel”ler

Konaklamayı kültür deneyimine dönüştüren “müze-galeri otel” kavramı dünyada yükselen bir değer. Amerika’daki 21c Museum Hotel zinciri, lobilerini 24 saat açık çağdaş sanat müzelerine dönüştürerek sanatı demokratikleştirirken; İsviçre’deki The Dolder Grand, Salvador Dali’den Henry Moore’a uzanan yüzü aşkın başyapıtla misafirlerini bir sanat mabedinde ağırlıyor. Güney Afrika’daki The Silo Hotel ise ikonik Zeitz MOCAA müzesinin hemen üzerinde konumlanarak müze ile otel arasındaki sınırları tamamen belirsizleştirmiş durumda. Ülkemizde Pera Palace’ın Atatürk Odası ile kurduğu tarihi bağ veya Raffles İstanbul’un “Dream of Istanbul” koleksiyonuyla sunduğu masalsı atmosferi hatırlayarak; bu küresel halkaya eklemlenen Ceylan Splend’or Uludağ’a geri dönelim.

Hayat sanata ilham verir; sanat da hayata başka bir göz kazandırır. Bu sebeple sanatla hayatın içinde plansız karşılaşıyor olmak farklı bir deneyim. Durup sizi yavaşlatıyor, düşündüyor, “an’da kalmak” ifadesinin lezzetini duyumsamanızı sağlıyor. En azından iki günlük ziyarette belirgin bir rota dışında eserlerle karşılaşıyor olmam bana böyle hissettirdi.

Otelin pek çok yabancı misafiri de var. Kimi kayak yapmak, kimi doğaya yakın olmak, kimi sakin bir zaman geçirmek kimi ise lüks bir deneyim için tercih olmalı… Muhtemelen konaklama tercihlerini yaparken sanatsal bir arayışları yoktu. Ama burada kaldıkları zaman diliminde, bizim sanatçılarımızın gözünden başka bir hikâyeye, farklı bir anlatıya maruz kalıyorlar. Kimi oradaki bir çalışmanın fotoğrafını çekip sosyal medyasında paylaşacak, kimi o hikâyede kendine dokunan başka bir duygu bulacak, bir başkası bir Türk sanatçının ismini zihnine kazıyarak ülkesine dönecek… Özellikle yabancı turistlerin Türk çağdaş sanatıyla böylesine organik bir bağ kurması, kültürel etkileşim açısından değerli bir zemin hazırlıyor.

Sinem Dişli, Yarımburgaz Mağarası (2021)

Sanatçılarımız ne düşünür bilmem ama günlük yaşam planları içine “sergi gezme” eylemine belki de hiç niyetlenmemiş; o zamana kadar galeri kapısından girme ihtiyacı hissetmemiş birilerine dokunma ihtimali başlı başına kıymetli. Sınırlı sayıdaki galeri ve sergi programları düşünüldüğünde, sanatçılar için galeriler ve özel koleksiyonlar dışında alanlar açılması, yeni üretimlere teşvik açısından önemli bir motivasyon sağlıyor diye düşünüyorum.

Bu serginin, henüz yeni açılan bir otelin ilk sergisi olması da önemli. Sanat, sonradan eklenmiş bir vitrin fikri değil, en baştan düşünülmüş bir parça… Ceylan Splend’or Uludağ, Autograph Collection’ın kurucusu Çetin Ceylan’ın da altını çizdiği gibi, amaç yalnızca değerli eserleri misafirlerle buluşturmak değil; mekânın zamanla sanatla anılan bir yere dönüşmesi. Bu nedenle “İpeğin Hafifliği, Taşın Ağırlığı” devam edecek farklı disiplinlerden yeni sergilerin ve projelerin öncüsü.

Bu bakışla Uludağ, kış aylarıyla sınırlanan dağ imgesinden biraz daha sıyrılıyor. Yürüyüş rotaları, açık alan kullanımı, iyi olma hâline odaklanan programlar ve sanat, artık burada aynı hikâyenin parçaları… Sergi, bu hikâyenin ilk cümlesi. Devamının geleceği belli. Belki başka bir malzemeyle, belki bambaşka bir anlatıyla. Ama sanatın, gündelik akışın içinde, özel olarak aranmasa bile karşılaşılan bir deneyim olarak kalması hâli korunursa, burası yalnızca gidilen bir yer değil, hatırlanan bir durak olarak akılda kalacak gibi duruyor.

Bilal Hakan Karakaya, Görünmez Kentler Serisi (2024)

İlgili İçerikler