Hollandalı uçmaz, sanatçı uçurur!

Hollandalı uçmaz, sanatçı uçurur!

Uçan Hollandalı’yı seçmek ve sahnelemek -eserin bütün bu tarihsel süreçlerin bir sonucu olduğu düşünülürse- sadece klasik bir operayı seyirciyle buluşturmak olarak düşünülemez. Wagner’in en önemli eserlerinden biri olarak ele aldığınızda, yaratıcı ekibin nasıl büyük bir sorumluluk aldığını tahmin edebiliyoruz

Hollandalı uçmaz, sanatçı uçurur!

Hollanda dünyanın en büyük sömürgecilerinden biridir. Dünyanın farklı coğrafyalarından, kendi topraklarının 40 (yazıyla kırk) katını sömürgeleştirirken ihtimal kimi bireysel kayıplar, zorluklar da yaşanmıştır.

Hollandalı denizci Van Der Decken’in ve gemisinin başına gelenler bu zorlukların bir sembolü gibidir. Gemisi De Vliegende Hollander’le Ümit Burnu’nu geçmeye çalışan Decken, kayalıklara çarpar ve gemisi de kendisi de ömrünü bu yolda yitirir. Ancak daha sonra bu kayalıkların yakınlarından geçen gemiler, onu, tayfalarını, gemisini gördüklerini söylerler ve böylelikle efsane ortaya çıkar.

17. yy’da Hollanda Doğu Hindistan Şirketi altın çağını yaşıyor, gemileriyle, dünyanın her yerine insan, hammadde, mamul taşıyordu. Kahve, meyve, kumaş yahut köle fark etmeksizin bütün dünyayı bir ticaret ağıyla dokuyorlardı. Ümit Burnu’na Hollanda’dan Uzak Doğu’ya giden gemiler için bir dinlenme durağı olarak, bir istasyon kurulduğunu, bu başlangıçla Hollandalıların Güneydoğu Asya ve Hindistan’dan getirdikleri kölelerle giderek bölgeye yerleştiklerini, 1990’lara kadar sürecek ırkçı, beyaz üstünlükçü Güney Afrika’nın bu tarihten doğduğunu ve o dönemin Hollandalılarının bıraktığı Afrikaanca’nın hala bölgede konuşulan dillerden olduğunu hatırlayalım.

Acaba, her bir Hollandalıya dört buçuk kölenin[1] düştüğü bu yılların vicdan azabı yüzünden mi bu gemi ve kaptanı Avrupa’nın zihninde böyle yer etmiştir? Henüz sömürge yıllarındaki suçları, eziyet, sömürü ve katliamları için samimi ve doyurucu bir özür dilememiş olsalar da vicdan azabı çektiklerini umalım... Bu hikâye nasıl bir operaya dönüşmüş, yakından bakalım...

Hikâye pek çok yazar ve besteci tarafından ele alınmış, birbirinden farklı biçimlerde karşımıza çıkmıştır. İlk yazılı referans John MacDonald’ın 1790’da yazdığı, “Avrupa ve Asya’da Otuz Yıldan Fazla Süren Yolculuklar” yazıları içindeki “Denizciler, Uçan Hollandalı’yı gördüklerini söylüyor” paragrafı. Bir sonraki referans George Barrington’un 1795’te yazdığı “Botany Bay’e Yolculuk” eserinin VI. Bölümü... Thomas More 1803’te gemiyi konu alan bir şiir kaleme almış ve gemiyi Atlantik’in güneyinden kuzeyine yerleştirmiş. İskoç tarih romanları yazarı Sir Walter Scott da 1813’te yazarak, gemiyi korsanların dünyasına oturtan ilk kişi olmuş. Ve bu yolculuk bizi kaptanın eski bir versiyonuyla, Daniel Defoe’da ve çağdaşlarında görülen, bir anlamda “denizin ruhu” olarak kabul edilen Davy Jones’la tanıştırır. En tanınmış versiyonu 2000’lerde Karaib Korsanları’yla karşımıza çıkan Davy Jones, sakalları solungaca, elleri yengeç kıskaçları, ahtapot kollarına dönüşmüş bir Van der Decken’dir... Talihsiz kaptan ve gemisi pek çok edebi formda karşımıza çıkacaktır, operaya yakın tarihli bir son son örnekle bitirelim, Frederick Marryat’ın gotik romanı “Phantom Ship” de 1839’da yayınlanır.

Operaya uzanan yolculuk, sahne uyarlamalarıyla başlıyor. 1821’de Blackwood’s Edinburg Magazin’de yayınlanan öykü, “Vanderdecken’s Message Home”, Vanderdeken’in Eve Mesajı, kaptanı ve gemiyi yine Ümit Burnu’na gönderiyor. Bu öyküden yola çıkılarak 1826’da Edward Fitzball müziklerini George Rodwell’in yaptığı 3 perdelik bir oyun kaleme alıyor. Almanya’nın büyük şairi Heinrich Heine, 1826’da “Aus den Memoiren des Herrn von Schnabelewopski” adını verdiği öyküde yazar ve talihsiz kaptanı Avrupa’ya yakınlaştırıyor, gemiyi İskoçya açıklarına, Kuzey Denizi’ne taşıyor. Oyunla Heine’nin ortak noktası, Van Der Decken’in lanetinden kurtulmak için yedi yılda bir karaya ayak basabilmesi ve bir kadının sevgisi ve sadakatiyle özgürlüğüne kavuşabilme olasılığı. Heine oyunda yazılanlardan haberdar mıydı bilmiyoruz, çünkü o İngiltere’ye gittiğinde oyun artık sahnede değildi ve basılı bir kopyası da yoktu... Belki dost sohbetlerinde fikri duymuş, beğenip, benimsemiş olabilir, bilinmiyor...

Wagner’in “Der Fliegende Hollander” operasının kaynağı işte bu büyük şair Heine’nin daha sonra genişlettiği “Bay Schnabelewopski’nin Anıları” adlı öyküsüdür. Kimi kaynaklarda Wilhelm Hauf’un aynı konudaki öyküsünü okuduğu ve ondan yararlandığı söylenilse de Hauf’un masal formundaki öyküsü, daha çok İslami referanslarla kurulu bir kaynaktır. Bu nedenle Heine’nin öyküsünü kaynak alması daha yakın bir ihtimal olarak görünüyor. Wagner’in öyküyü okuduğu, opera olarak düşündüğü anılarından da biliniyor; Wagner, operanın provaları sırasında Kaptanı İskoçya açıklarındaki Kuzey Denizi’nden alıp biraz daha kuzeye, Norveç Denizi’ne taşıyor... Burada kendisinin yaşadığı bir deniz yolculuğunun etkisi olduğunu yazıyor kimi kaynaklar. Wagner eşiyle birlikte Rhiga’dan Londra’ya gitmeye çalışırlarken bindikleri gemi, Norveç Denizi’nde fırtınaya tutulur. Thetis adındaki bu gemi, Norveç fiyortlarında güvenli bir liman ararken, Sandvike adındaki bir balıkçı köyüne sığınır. Üzerlerine gelen dalgalar, tayfaların sesleri, çabaları, gemideki heyecan ve gerilim, Wagner’i etkiler. Zihnindeki öyküyle, yaşadığı kaza ihtimali birleşir ve Uçan Hollandalı’nın yolu açılır. 

Pierre-Louis Dietsch, 9 Kasım 1842'de Paris Operası'nda ilk kez sahnelenen “Le Vaisseau Fantôme, Ou Le Maudit des Mers” adlı bir opera bestelemiştir: “Hayalet Gemi ya da Denizin Lanetlisi”. Operanın Paul Foucher ve H. Révoil tarafından yazılan librettosunda, Walter Scott'un Korsan'ından, Frederick Marryat'ın “Hayalet Gemi” romanından ve 1790’lardan beri sayıları artan çok çeşitli kaynaklardan esinlenmiştir; ancak Wagner bu operanın kendi metninden üretildiğini düşünür. Dietsch'in operası ile Wagner'in operası arasındaki benzerlik azdır, buna rağmen Wagner iddiası sık sık tekrarlar. Bunun nedeni, borçları nedeniyle yaptığı Rhiga-Londra yolculuğunun dönüşünde aranabilir. Londra’dan Paris’e geçen Wagner bu sırada yazdığı “La Vaisseau Fantome/Hayalet Gemi” adlı öyküsünü Paris Operası’na satar. Tek perdelik bu opera sahnelenmez; zaten henüz bir taslaktır, bir yazarın ellerine emanet edilmelidir. Wagner, Paris sonrası o tek perdelik operayı, kendisi için yeniden kaleme alır, üç perde olarak düzenler ve müziğini yazmaya başlar. Yedi hafta sonra “Der Fliegende Hollander” hazırdır. Berlin Operası, eserin Alman seyirciye uygun olmadığı gerekçesiyle besteciyi reddeder. Dresden operası ise Rienzi’yi repertuarına almıştır. Bu ret kararından sonra seyirciyle buluşan Rienzi[2], büyük başarı kazanır. Berlin Operası kararını değiştirmeye yeltense de Wagner, sonunda Dresden Operası’yla anlaşır. Operayı kendisi yönetecek, Rienzi’den de büyük başarı elde edecek, bu olağanüstü çalışmayı reddeden Berlin Operası’nın yönetimine de dersini vermiş olacaktır. “Uçan Hollandalı” 2 Ocak 1843 günü Dresden’de dünyaya gözlerini açar. Sonuç ne yazık ki beklendiği gibi olmaz. Oysa Wagner büyük başarı kazanacağını, bütün borçlarını ödeyeceğini, ferahlayacağını düşünmüştür, ama hayır; kurtuluş başka bir temsile kalmıştır.

O yıllarda, bestecinin hayalet geminin kaptanıyla kendisi arasında bu çeşit bir benzerlik bulduğu için bu operayı sevdiğini düşünenler çoğunluktadır. İkisi de zorunlu gezginlerdir; limandan limana kurtuluş arayan ve sadık eşini bulamadığı için yedi yıllık yeni bir lanet sürecine giren hayalet geminin kaptanı gibi, Wagner de yeni bir beste, eserini kabul edecek yeni bir opera direktörünün peşindedir. Borçlarından kurtulmak için bir şehirden diğerine kurtuluşa ulaşmaya çalışmakta, ama özgürlüğünü yakalayamadan, giderek yükselen borçlarıyla birlikte yeni bir yolculuğa çıkmaktadır. Benzerlik Wagner için öyle açıktır ki, eserin ana karakteri olan başlangıçta karısının adını vermiştir: Minna. Sevgili kaptanı için operada kendi elleriyle son verdiği ortak lanetleri Wagner’i kolaylıkla terk etmez; ülkeler, şehirler, limanlar arasında parasızlık içinde dolaşması 1865’te II. Ludwig’in Bavyera tahtına çıkıp, ülkenin imkanlarını ona açmasına kadar sürer.

Müzik kuramcıları Wagner’in operası hakkında farklı görüşler ortaya koydular. Bir görüş, bu eserle birlikte “müzikli drama” adını verdiği çalışmalarına da bir geçiş yapmış olmasıdır; “birleşik sanat yapıtı” olarak ele aldığı, “gesamkuntswerk” teorisinin ilk adımlarını Uçan Hollandalı’da atar. Kimi eleştirmenlere göre ise bu görüşlerini ortaya koymadan önce bestelediği Rienzi (1842), Uçan Hollandalı (1843), Tanhauser (1845) ve Lohengrin (1850) operalarının batının yüksek sanat temel ilkelerine bağlı kaldığı büyük operalardır. Wagner, “müzikli drama” ve “gesamkuntswerk” konusundaki görüşlerini 1849’da çıkardığı “Die Kunst und die Revolution/Sanat ve Devrim” ve “Das Kuntswerk der Zukunft/Geleceğin Sanat Eseri” kitaplarında ortaya koyar. Çağdaşları ve müzik eleştirmenleri, Wagner’in müzikli drama kapsamında ürettiği operaları, klasik operadan uzaklaşmak olarak tanımlarlar.

Wagner ve Gesamkuntswerk

“Haydi, geleceğin sunağını, hem yaşamda hem de yaşayan sanatta, insanlığın en yüce iki öğretmenine dikelim: Tüm insanlar için acı çeken İsa ve onları neşeli onurlarına yükselten Apollon!”

Wagner, iki büyük ilhamını böyle birleştirir. Bitmeyen Yunan hayranlığı, çağının operasına, müziğine ve tiyatrosuna eleştirilerinin özünü oluşturur. Özgün düşüncelerini, opera, tiyatro ve tüm sahne sanatlarını etkileyecek görüşlerini de Yunan sanatının temeline duyduğu bu bağlılık üzerine kurar. Yunan sanatında dans, müzik, şiir mükemmel bir uyumla bir aradadır, insan, içinde bulunduğu koşullarla (19. yy’ın başdöndürücü gelişmelerini kastettiğini anlıyoruz) bu uyumu kaybetmiş, doğadan uzaklaşmış, böylelikle mükemmel sanat yapıtından kopmuş, ucuz zevklerin sığ sanatını üretmeye, tüketmeye başlamıştır. Mükemmel sanat yapıtı, sanatın kaybettiğimiz doğasına yeniden ulaşmakla mümkün olacaktır; güzel sanatların bütün unsurları bir sanat yapıtında bir araya getirilebilirse, gelecek için ortak bir sanat eseri oluşturulabilir. Sanatın gerçek ruhunu içinde taşıyan, “Gesamkuntswerk”, “bütünleşmiş sanat yapıtı”, böyle ortaya çıkacaktır. Elbette opera sanatı, “bütünleşmiş sanat yapıtı” için mükemmel bir seçenektir. Wagner, bir yandan kendi eserlerinde bu seviyeyi yakalamaya çalışırken, diğer yandan yazdıklarıyla bütünleşmiş sanat yapıtına ulaşmanın yollarını ortaya koyar. Ona göre, sanatın tüm dallarını tiyatro, dans, müziği ideal bir biçimde bir araya getiren Yunan tragedyası, Aristo’nun “dianoia” olarak ele aldığı “düşünce”yi de içerir. Yani sahne eserinin ele aldığı konu bir öneri, bir sav taşır. Estetik ögelerle birlikte, toplumun içinde bulunduğu ahlaki ve politik meseleler sahnede karşılığını bulur. Böylelikle toplumun dışavurum ihtiyacı sanatsal bir mükemmeliyetle izleyiciye geri döner. Wagner kuramsal çalışmalarında seyirci ile sahne arasındaki bu bağı hatırlatır yahut yeniden tanımlar. Bu çalışmalarıyla, sahne sanatları için, hem opera hem de özellikle tiyatro için, illüzyonist, benzetmeci, eserin temel niteliklerinin ortaya çıkmasında büyük katkı sağlar.

Buradan artık, İstanbul Devlet Operası’nın eserine gelebiliriz:

İstanbul Devlet Operası Wagner’in bu sevilen eserini Haziran 2024’te AKM’nin Büyük Sahne’sinde seyirciyle buluşturdu. Genç yaşta kaybettiğimiz soprano Zehra Yıldız’a adanan eser, aynı zamanda Opera – Bale Festivali’nin açılış temsiliydi.

Kısaca operanın öyküsü şöyle:

Kaptan Daland gemisiyle evine dönmeye çalışmaktadır. Ancak fırtına onları engeller yakınlarda bir koya sığınırlar. Gece bir hayalet gemiyle karşılaşırlar, Hollandalı’nın hayalet gemisidir bu. Hollandalı yalnızlığından sözeder, bir süre evinde kalmak için Daland’dan izin ister. Gemisi hazinelerle doludur, karşılığını ödeyecektir. Daland buna, özellikle de cömert hediyelere sevinir ve onu davet eder. Kızı Senta’yı çok özlediğinden söz eder. Hollandalı, bir kızı olduğunu öğrenince onunla evlenmeyi ister. Böyle zengin bir talip Daland’ın arayıp da bulamadığıdır, kabul eder birlikte Sandwik’e gelirler.

Birinci perde Hollandalı’nın, belki de lanetinden kurtulacağı umuduyla biter. Saf aşk, sadık bir eş onu kurtarabilir...

Fırtınalı, uzak denizlerden, güzel kız, ben geldim!
O çılgın dalgalı denizleri, güzel kız, ben yenip geldim.

İkinci perde Senta’nın atölyesinde başlar. Büyükannesinin anlattığı hikâyenin lanetli kahramanı Uçan Hollandalı, Senta’nın günlerini doldurur. Dadısı Mary ve arkadaşları onu bundan vazgeçirmeye çalışır, ömrünü bir hayalete bağlamanın yanlışlığını anlatırlar. Ancak Senta duvarda asılı resme, resmin hikayesine tutkundur. Adamın çaresizliği gönlüne dokunur, onu kurtaracak sadık eş olmayı, onun kurtarıcı meleği olmayı diler. Nişanlısı Eric gelir, geminin dolayısıyla babasının geldiğini haber verir. Senta’dan daha fazla ilgi beklediğini, bir an önce evlenmek istediğini söyler. Senta zihnen orada değildir. Daland ve Hollandalı gelirler. Kaptan kızına kavuşmanın heyecanı içindedir, onun koşup sarılacağını sanarken, Senta’nın konuğuna bakakaldığını, onun ise kızına ilk bakışta vurulduğunu görür. Kızına onları evlendirmek istediğini söyler. Ancak ikisi de cevap vermek yerine birbirlerine bakmaktadır; Daland fazla olduğunu görüp çıkar. Senta ve Hollandalı, birliktedir. Hollandalı babasının teklifini hatırlatır, Senta, evlenmeyi kabul ettiğini, ölene kadar ona sadık kalacağını söyler. Aşklarını dillendirirler. Hollandalı artık lanetinin bittiğinden emindir. Daland gelir, geminin dönüşünün kutlanacağı şölenin başlamak üzere olduğunu söyler, bu onların nişan partisi olacaktır.

Üçünü perde kutlamayla başlar. Senta ve Hollandalı kutlamanın merkezindedir.

“Ne mutlu gün,
Yaşasın damat,
Fırtına düğün için müzik yapıyor, okyanus dansediyor!”  

Eric gördüklerine inanamaz, Senta’nın sadakatsizliğini yüzüne vurur. Senta, ona âşık olduğunu söylemiş ancak, aşkına sadık kalmamıştır. Hollandalı onları görür ve kurtuluş umudunun sonsuza kadar yok olduğuna karar verir. “Sonsuza dek denize dönüyorum” deyip gemisine yönelir. Senta peşinden koşar, verdiği sözü tutacağını söyler. Ancak Hollandalı inanmaz, Senta “benim sadakatim senin kurtuluşunu getirecek” derken, Hollandalı kimliğini açıklar, o şeytanın lanetlediği, Senta’nın yıllardır öyküsünü dinlediği Uçan Hollandalı’dır. Ona verdiği sözü tutmayan kadınlar da sonsuza dek lanetlenirler. Senta için bu uyarının önemi yoktur, elele tutuşur birlikte denize atlarlar.

Senin meleğine ve onun emrine şükürler olsun!
İşte buradayım, ölene kadar sana sadık olan eşinim!

Aşk laneti yenmiştir.

Uçan Hollandalı’yı seçmek ve sahnelemek -eserin bütün bu tarihsel süreçlerin bir sonucu olduğu düşünülürse- sadece klasik bir operayı seyirciyle buluşturmak olarak düşünülemez. Hem 19. yy’ın düşünce dünyasının bir sonucu olarak, hem büyük bestecinin düşüncelerinin bir yansıması olarak, böylelikle hem bir gesamkuntwerk örneği olarak ve hem de Wagner’in en önemli eserlerinden biri olarak ele aldığınızda, yaratıcı ekibin nasıl büyük bir sorumluluk aldığını tahmin edebiliyoruz.

Bu sorumluluk bilincinin eserin sahnelenişine yansıdığını söylemek hiç zor değil. Genç ancak, çalışmalarına bakıldığında oldukça deneyimli bir opera yönetmeni olan Sebastian Welker’in seçimi bir gösterge; bu seçim klasikleşmiş ya da klişeleşmiş Uçan Hollandalı sergileyişlerinin dışında bir eser arayışı olduğunu gösteriyor. Öte yandan yaratıcı ekip bir yıldızlar geçidi: İstanbul Devlet Opera ve Bale Orkestrası’nı İbrahim Yazıcı yönetiyor. Dekor tasarımı İstanbul Operasının Başdekoratörü Efter Tunç’un elinden çıkmış; kostüm tasarımı Serdar Başbuğ ve Işık Tasarımı Yakup Çartık. Koreograf Emre Karaca, Koro Şefi ise Volkan Akkoç...

Yaratıcı ekibin çalışması sahnede olağanüstü bir estetik bütünlüğü, Wagner operasının hak ettiği yüksek niteliği taşıyor ve izleyiciye de bu duyguyu aktarıyor.

Açılış gecesi için “Hollandalı” rolünde bu eserle üne kavuşmuş olan bir gerçek Hollandalı Martijn Sanders konuk sanatçıydı. Senta’da Perihan Arkan’ı izledik. Ben iki kastı da izleme şansı bulanlardanım.

22 ve 25 Mart ile 5 Nisan’da AKM Büyük Salon’da izlenebilir...

Uçan Hollandalı’ya ve bu eserden yola çıkarak, eleştiri müessesesine ilişkin bir yazıyla devam edecek...


[1] 18. yy’da Hollanda’nın nüfusu 1,7 milyon iken, sömürgelerinde toplam 7,5 milyon insan yaşıyordu.

[2] İtalyan siyasetçi ve lider Cola Di Rienzo’nun yaşamını anlatır. Rienzi, soyluları kandırarak halkın hakkını savunan bir halk kahramanıdır.

İlgili İçerikler