Ankara Zirvesi: Yapısal kırılma çağında NATO 3.0 ve Türkiye’nin fırsat penceresi

Ankara Zirvesi: Yapısal kırılma çağında NATO 3.0 ve Türkiye’nin fırsat penceresi

Ankara'daki NATO Zirvesi, yalnızca savunma harcamalarının geçen yıl Lahey Zirvesi’nde alınan karar doğrultusunda nasıl artırılmakta olduğunu gözden geçirecek ya da yeni askerî yeteneklerin geliştirilmesi konusunda kararlar alacak bir toplantı olmayacak. Zirve, yapısal kırılmaların şekillendirdiği yeni uluslararası düzende NATO'nun müttefikler arasındaki birlik, bütünlük ve dayanışmayı; Avrupa'nın güvenlik ve savunmasında Avrupalı müttefik ülkelerin sorumluluklarını artırma iradesini teyit edecek. Öte yandan, Zirve, Türkiye’nin yeni güvenlik mimarisindeki yeri ve vazgeçilmez katkısı bakımından da kritik bir dönüm noktası niteliğinde

Ankara Zirvesi: Yapısal kırılma çağında NATO 3.0 ve Türkiye’nin fırsat penceresi

Dünya düzeninin bir geçiş sürecinden değil, çok daha derin sonuçları olan bir yapısal kırılmadan geçtiği bir dönemde NATO liderleri Ankara’da bir araya geliyor. Bu zirveyi önemli kılan yalnızca alınacak kararlar, savunma harcamalarına ilişkin taahhütler ya da yetenek hedefleri olmayacak. Asıl sınav, İttifak’ın giderek daha parçalı, rekabetçi ve öngörülmesi güç hale gelen uluslararası ortamda siyasi birlik ve bütünlüğünü, dayanışmasını ve uyum yeteneğini ne ölçüde koruyabileceği olacak.

Soğuk Savaş sonrasında şekillenen uluslararası sistem artık alıştığımız parametrelerle işlemiyor. Önceki yazılarımda da altını çizdiğim gibi, güç dengeleri yeniden oluşuyor, jeopolitik rekabet sertleşiyor, ekonomik bağımlılıklar baskı araçlarına dönüşüyor. Enerji, teknoloji, tedarik zincirleri, kritik altyapılar ve toplumların krizlere dayanıklılığı artık güvenlik kavramının ayrılmaz unsurları haline geldi.

Bu yeni gerçeklikte güvenlik yalnızca tankların, uçakların ve füzelerin sayısıyla ölçülmüyor. Dayanıklılık (resilience) giderek gücün yeni bir değer ifadesi haline geliyor.

Bu nedenle NATO’nun gelecekteki başarısı yalnızca askerî yeteneklerine değil, değişen koşullara uyum sağlama ve müttefiklerini ortak bir stratejik anlayış etrafında buluşturma kapasitesine de bağlı olacak.

NATO 3.0’a doğru

Ankara Zirvesi’ni bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. NATO kuruluşundan bu yana üçüncü büyük adaptasyon sürecine giriyor.

NATO 1.0 Soğuk Savaş’ın kolektif savunma mimarisiydi. NATO 2.0 Soğuk Savaş sonrası dönemin kriz yönetimi, barışı destekleme ve terörizmle mücadele misyonlarıyla şekillendi.

Terim olarak telaffuz edilmiş bulunması 2012 yılına kadar uzansa da bugün ortaya çıkan tablo, NATO 3.0 olarak adlandırılabilecek yeni bir dönemin hayata geçmekte olduğuna açıkça işaret ediyor.

Bu dönüşümü iki temel dinamik yönlendiriyor.

Birincisi, savaşın karakterindeki değişim. Ukrayna savaşı, insansız sistemlerin, yapay zekânın, elektronik harbin, hassas vuruş kabiliyetlerinin, siber alanın ve endüstriyel üretim kapasitesinin modern savaşın belirleyici unsurları haline geldiğini gösterdi. Dolayısıyla, güvenlik ve savunma çok geniş bir alana yayıldı.

İkincisi ise transatlantik yük paylaşımının yeniden dengelenmesi. ABD’nin stratejik dikkatinin giderek Hint-Pasifik’e ve kendi önceliklerine yönelmesi, Avrupa’nın kendi güvenliği için daha fazla sorumluluk üstlenmesini kaçınılmaz kılıyor.

Ankara Zirvesi marjında tarihi Ankara Palas’ta bugün ve yarın düzenlenecek toplantılar çerçevesinde düşünce kuruluşları Türkiye’den EDAM, Hollanda’dan Lahey Stratejik Araştırmalar Merkezi ve Almanya’dan medya kuruluşu Tagesspiegel tarafından düzenlenen panel için EDAM’ın FNF ile işbirliği içinde akademisyen, diplomat ve asker kökenli bir grup uzmanın katkısıyla hazırladığı düşünce kâğıdında da vurgulandığı üzere, geleceğin NATO’su daha güçlü bir Avrupa ayağına, daha entegre savunma sanayiine, daha fazla teknolojik üstünlüğe ve müttefiklerin ulusal dayanıklılık ve direnç kapasitesine dayanacak.

Buradaki temel mesele Avrupa’da zaman zaman ön plana çıkan “stratejik özerklik” tartışmasının ötesine geçilerek “stratejik sorumluluk” anlayışının benimsenmesidir. Daha güçlü bir Avrupa savunması NATO’ya alternatif ya da Avrupa ile ABD’yi birbirinden ayrıştıracak değil; doğru kurgulandığında transatlantik bağı güçlendirecek bir unsur olacaktır.

Ancak bunun vazgeçilmez şartı kapsayıcılıktır.

Avrupa güvenliği AB sınırlarından ibaret değildir

Avrupa’nın güvenliği dendiğinde akıllara gelen coğrafi alan, Avrupa Birliği’nin kurumsal sınırlarıyla örtüşmemektedir. Avrupa güvenlik mimarisinin gerçek kapasitesi aslında NATO içinde yer almaktadır. Bu nedenle, Birleşik Krallık, Türkiye ve Norveç gibi AB üyesi olmayan NATO müttefiklerinin katkılarını dışlayan bir yaklaşım stratejik açıdan sürdürülebilir değildir. Diğer bir anlatımla, Avrupalıların kendi kıtalarının güvenlik ve savunmasındaki sorumluluklarını artırmalarının yolu NATO içindeki Avrupa sütununun güçlendirilmesinden geçmelidir.

Türkiye bu denklemde özel bir yere sahiptir. Yetmiş yılı aşan NATO üyeliği, Karadeniz’den Kafkaslar’a ve Akdeniz’e uzanan stratejik konumu, güçlü ordusu, harekât deneyimi, gelişen savunma sanayii ve kritik altyapı katkılarıyla Türkiye, Avrupa güvenliğinin dışında değil, merkezinde yer almaktadır. İnsansız hava sistemlerinden deniz platformlarına, gelişen ileri teknolojilere kadar Türk savunma sanayinin ulaştığı düzey, NATO 3.0’ın ihtiyaç duyduğu daha esnek ve bütünleşik bir savunma ekosistemine önemli katkılar sağlayabilecek niteliktedir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemin sorusu Türkiye’nin Avrupa güvenliğine katkıda bulunup bulunmayacağı değildir. Türkiye, özellikle 1970’li yılların sonundan itibaren zaten bu güvenliğin ayrılmaz bir unsurudur. Asıl soru, AB’nin bu jeopolitik gerçekliği kabul edip etmeyeceğidir.

SAFE: siyasi dışlayıcılık mı, stratejik kapsayıcılık mı?

Bu tartışmanın en somut alanlarından biri Avrupa Birliği’nin geliştirmekte olduğu SAFE (Avrupa için Güvenlik Eylemi) çerçevesidir.

SAFE, Avrupa’nın savunma üretim kapasitesini artırmayı, ortak tedariki güçlendirmeyi, teknolojik yeniliği hızlandırmayı ve savunma sanayisindeki dayanıklılığı artırmayı amaçlayan önemli bir girişimdir. Böyle bir girişim, Avrupalıların kıtalarının güvenlik ve savunmasındaki sorumluluklarını artırma çabaları açısından da gerekli ve değerlidir.

Ancak Avrupa’nın güvenlik kapasitesini güçlendirmeyi hedefleyen mekanizmaların Avrupa güvenliğine en fazla katkı sağlayabilecek bazı aktörleri dışlaması kendi içinde bir çelişki yaratmaktadır. Türkiye, Birleşik Krallık ve Norveç gibi AB üyesi olmayan NATO müttefiki ülkeler, Avrupa'nın güvenlik mimarisine dışarıdan erişim arayan aktörler değildir. Aksine, onlar bu mimarinin zaten en önemli katkı sağlayan paydaşları arasındadır. Bu nedenle SAFE gibi girişimlerin başarısı, AB’nin karar alma özerkliğini korurken yetenek temelli kapsayıcı katılım modellerini geliştirebilmesine bağlı olacaktır.

NATO–AB ilişkilerinde yeni denkleme olan ihtiyaç

Bunun gerçekleşebilmesi NATO–AB ilişkilerinin de yeni güvenlik ortamının beraberinde getirdiği koşul ve ihtiyaçlara uyarlanmasını gerektirecektir. Bugünkü jeopolitik ortamda eski siyasi kilitlenmelerin ortak güvenlik çıkarlarını engellemesine izin verilmemelidir. Bu bağlamda en hassas konulardan biri Kıbrıs meselesidir. Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözüme kavuşturulana kadar GKRY’yi tanımama politikasından vazgeçmesini gerektirmeyen, ancak NATO–AB iş birliğinin önünü açabilecek yaratıcı ve pragmatik formüller üzerinde kafa yorulmalıdır.

Esas olan hukuki pozisyonların korunması ile pratik güvenlik işbirliğinin geliştirilmesinin birbirini dışlamadığını kabul etmektir. Türkiye GKRY’nin tanınması anlamına gelmeyecek açık güvenceler temelinde NATO–AB stratejik temaslarında daha esnek yaklaşımları değerlendirebilir. Buna karşılık, Avrupa Birliği de Türkiye’nin başta Avrupa Savunma Ajansı (EDA), REARM ve SAFE olmak üzere savunma-sanayi bağlantılı mekanizmalara anlamlı katılımının önündeki engellerin kaldırılması yönünde adımlar atmalıdır. Keza Avrupa Yatırım Bankası’nın savunma projelerine de fon ayrılmasını sağlayan yeni yaklaşımının Türk savunma sanayiine de teşmil edilmesi sağlanmalıdır. Burada ihtiyaç duyulan tek taraflı bir taviz değil, karşılıklı adımlarla geçerli olacak stratejik bir pragmatizmdir. Ankara’nın halihazırda geçerli uluslararası koşulların kendi lehine olduğu, dolayısıyla beklediği fırsatın kendisine herhangi bir çaba harcamasa da bir nevi “altın tepside” sunulacağı ön kabulüyle hareket etmek yerine, yaratıcı ve ön alan girişimlerle elverişli ortamı lehine imkânlar elde edeceği bir fırsata dönüştürmesi yerinde olacaktır.

Ankaraarabuluculuk çabalarıyla ve dünyanın en zorlu çatışmalarından bazılarında diplomatik çıkmazları aşabilme kapasitesiyle haklı olarak gururlanmaktadır. NATO-AB ilişkilerine yönelik yeni bir yol haritasının belirlenmesine yönelik çabalarda ön alıcı bir yaklaşım sergilemesi hâlinde Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisinin geleceğini şekillendiren kilit bir aktör olarak profilini daha da güçlendirebilir. Ayrıca, Türkiye'nin AB merkezli güvenlik ve savunma girişimlerine katılımı konusunda yeniden değerlendirme yapmaları için sorumluluğu Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan dahil AB üyesi devletlere yükleyebilir.

Ankara’dan çıkacak mesaj

Sonuç olarak, Ankara Zirvesi yalnızca NATO’nun caydırıcılık ve savunma kararlarının ele alınacağı bir toplantı olmayacaktır. Bu zirve, aynı zamanda NATO’nun yapısal kırılma çağında kendisini nasıl yeniden konumlandıracağının da bir sınavıdır. NATO 3.0’ın başarısı yalnızca daha fazla savunma harcamasına değil, daha fazla siyasi uyuma, daha fazla endüstriyel bütünleşmeye ve daha fazla stratejik kapsayıcılığa da bağlı olacaktır. Türkiye açısından da Ankara Zirvesi bir fırsat penceresi sunmaktadır. Türkiye, yeni Avrupa güvenlik mimarisinin kenarında yer almak yerine, sahip olduğu askerî kapasite, savunma sanayii gücü, stratejik konum ve diplomatik tecrübe sayesinde bu dönüşümün şekillendirici aktörlerinden biri olabilir. Yapısal kırılma dönemlerinde önemli olan yalnızca değişime uyum sağlamak değildir. Asıl fark yaratan, değişimin yönünü etkileyebilmektir. Dolayısıyla Türkiye, bu anlayışla, Zirve’nin olası çıktılarına uygun proaktif adımları önümüzdeki dönemde kararlılıkla atabilmelidir.

İlgili İçerikler