ABD-Avrupa ayrışması yeni bir eşiğe gelirken
ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaş, bir yanda ABD, diğer yanda NATO’daki diğer müttefikler ve AB ortakları arasındaki ayrışmayı yeni ve tehlikeli bir aşamaya taşımıştır. Elbette ABD ile Avrupalı müttefikler arasındaki görüş ayrılıkları yeni değildir. Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı gayrımeşru ilhakından sonra İttifak bünyesinde müttefiklerin savunma harcamaları için GSYİH’nın yüzde ikisini ayırmaları ve bu hedefe 2024 yılına kadar varmaları kararlaştırılmıştı. Esasen Trump’ın ısrarla üzerinde durduğu müttefiklerin Avrupa kıtasının savunulmasında “ellerini taşın altına” daha fazla koymaları gerektiğine ilişkin söylem de yeni değildir. Son on yıllardır işbaşındaki tüm ABD yönetimleri bakımından bunun bir öncelik olarak değişik vesilelerle üst düzeyde dile getirilmiş olduğunu hatırlamamız gerek. Müttefiklerin bu hedefe vadesi içinde ulaşmalarını sağlamada ilk Başkanlık döneminde Trump’ın, kendine özgü tarz ve üslubuyla, müttefikler üzerindeki güçlü baskısının çabuklaştırıcı bir etki yarattığını kabul etmek yanlış olmaz. Öte yandan, Obama Yönetimiyle birlikte ABD’nin, tehdit algılamasına uygun biçimde, Çin’in merkezinde olduğu Asya-Pasifik bölgesini odağına aldığını da unutmamamız lazım. Bu ise Avrupa ülkelerinin kıtanın savunmasına ilişkin sorumluluklarını artırmaları ihtiyacını daha fazla hissettirmiştir. Geçen yıl Lahey’de Trump’ın ikinci Başkanlık görevini üstlenmesini izleyen aylarda gerçekleştirilen NATO Zirvesinde bu defa müttefiklerin savunma harcamalarına ayırdıkları payın GSYİH’nın yüzde beşine çıkarılması kararının, Trump’ı da yatıştırmaya yardımcı olacak şekilde alındığı bir gerçektir.
ABD’nin Trump’ın Başkanlık döneminde müttefikleri ilgilendiren meselelerde tek taraflı karar alma eğilimi, Avrupa’nın çok taraflılık ve istişareye dayalı yaklaşımıyla giderek daha fazla çatışmaktadır. Bu durum ise NATO içinde müttefikler arasında gerekli birlik, insicam ve dayanışma açısından ciddi bir sınamayı beraberinde getiriyor. Avrupa ülkeleri arasında giderek daha fazla dile getirilen görüş ise kıta güvenliğinin, ABD’nin değişken stratejik önceliklerine bu denli bağımlı olmaya devam edemeyeceği yönünde.
Avrupa savunmasında yeni araçlar: SAFE’in yükselişi
Başkan Trump’ın yeniden Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte, Avrupa’nın “stratejik özerkliği” etrafındaki tartışmalar yeni bir ivedilik kazanmıştır. Avrupa ülkeleri son yıllarda savunma harcamalarını artırsa da, özellikle istihbarat, stratejik ulaştırma, füze savunması ve nükleer caydırıcılık gibi kritik alanlarda ABD’ye bağımlılık hâlâ belirgindir. Bu durumun, transatlantik güvenlik mimarisinin temel özelliğini oluşturmaya uzun süre devam edeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. Bu koşullarda Avrupa kimliğinin NATO’nun içinde güçlendirilmesi çabalarına öncelik verilmesi doğal olacaktır. Bu durum, NATO’da yer alıyor olması bakımından, Türkiye’nin de lehinedir.
Öte yandan bu yöndeki arayışın bir süredir ilerleyen bir diğer somut yansıması ise, Avrupa Birliği’nin başlatmış olduğu Avrupa Güvenlik Eylemi (SAFE) mekanizmasıdır. Avrupa’nın savunma kapasitesini hızla artırma çabasına hizmet etmeyi amaçlayan AB’nin SAFE düzenlemesi esas itibariyle Avrupa Savunma Fonu (EDF) ve Daimî Yapılandırılmış İş Birliği (PESCO) girişimlerinin devamı niteliğindedir.
SAFE, henüz uygulama aşamasında olmakla birlikte, Avrupa Birliği’nin hâlihazırda parçalı durumdaki savunma enstrümanlarını tek ve bütüncül bir sistem altında bir araya getirmeyi (yetenek geliştirme, sanayi dayanıklılığı ve uzun vadeli stratejik hedefleri birbirine bağlayarak) amaçlamaktadır. EDF, PESCO ve Avrupa Savunma Sanayi Yoluyla Ortak Tedarik Güçlendirme Aracı (EDIRPA) düzeneklerini entegre eden SAFE’in, AB’nin Avrupa’nın sanayi kapasitesini stratejik hedefleriyle uyumlu hale getirmesinde bir çerçeve oluşturması öngörülmektedir. Bu şekilde hem Avrupa’nın savunma yeteneklerinin güçlendirilmesi hem de daha geniş güvenlik ekosisteminin bağımsız olma yetisinin desteklenmesi amaçlanmaktadır. SAFE yalnızca bir finansman aracı değil; aynı zamanda Avrupa savunma sanayiinin koordinasyonunu artırmayı ve ortak üretim kapasitesini güçlendirmeyi hedefleyen bir çerçeve olarak görülmelidir. Başka bir ifadeyle, Avrupa’nın uzun zamandır gündemde olan “stratejik özerklik” iddiasının en somut araçlarından biri olma potansiyeline sahiptir.
Stratejik kapsayıcılık mı, siyasi engellemecilik mi?
Ancak tam da bu noktada kritik bir soru ortaya çıkmaktadır: Avrupa bu süreci kapsayıcı bir anlayışla mı yönetecek, yoksa özellikle üye ülkelerin salt siyasi önceliklerine, kısır ve bağnaz siyasa tercihlerine bağlı bir refleksle bu sürece katkıda bulunmaya ehil ve bu yönde iradeye sahip ülkelere engel olacak biçimde çerçeveyi daraltacak mı?
Türkiye gibi NATO müttefiki ve Avrupa güvenliği açısından kritik öneme sahip bir ülkenin bu mekanizmalara katılımı ne yazık ki hâlâ ciddi sınırlamalara tabi. Avrupa Parlamentosu’nun son olarak kabul ettiği bir kararla, üçüncü ülkelerin katılımını “hukukun üstünlüğü, demokratik standartlar ve AB dış politikasıyla uyum” gibi kriterlere bağlaması fiilen Türkiye’yi dışlayıcı bir çerçeve yaratmış bulunmaktadır. AB’nin üzerine inşa edildiği değerleri korumak çabası takdire şayan olmakla birlikte güvenlik ve savunmanın ön plana çıktığı mevcut küresel ortamda özellikle NATO üyesi olan üçüncü taraflarla kendisi açısından daha gerçekçi ve yaratıcı işbirliği yolları geliştirmesi beklenirdi. Ayrıca Yunanistan ve GKRY’nin Hükümetler düzeyinde Türkiye’yi engelleyici tutumları da işin cabasıdır. Bu şekilde beliren engelleyici tutum, aslında, Avrupa’nın güvenlik ihtiyaçlarıyla siyasi tercihleri arasındaki çelişkiyi keskin biçimde ortaya koymaktadır.
Veto kuralını esnek bir çerçeveye oturtma arayışı
Avrupa Birliği içinde karar alma süreçleri de bu tartışmanın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Oybirliği kuralı, özellikle dış, güvenlik ve savunma politikaları alanlarında Birliğin hareket kabiliyetini ciddi biçimde sınırlıyor.
Bu bağlamda son olarak Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul tarafından dile getirilen görüşler dikkat çekicidir. Wadephul, Avrupa Birliği’nin dış politika ve güvenlik konularında oybirliği yerine nitelikli çoğunluk esasına dayalı bir sisteme geçmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Mevcut veto mekanizmasının Avrupa’nın krizlere hızlı ve etkili yanıt vermesini engellediğini teslim eden bu yaklaşım, AB içinde giderek güçlenen bir eğilime dönüşecek mi, bunu zaman gösterecektir. Ancak şurası kesin ki, halihazır yapısı ve karar alma yöntemleriyle en düşük paydada buluşmanın ötesine gidemeyen AB’nin jeopolitik oyuncu olma idddiasının karşılık bulmasına imkan yoktur.
Türkiye-AB ilişkilerinde donmuş süreç
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler ise uzun süredir yapısal bir tıkanıklık içinde. Katılım müzakereleri fiilen askıya alınmış, siyasi diyalog ise sınırlı alanlara sıkışmış durumda. AB üst düzey yetkililerinin Türkiye’yi aday ülkeler arasında zikretmemeleri esasen karşı karşıya bulunulan tabloyu gayet güzel anlatmaktadır.
AB’nin Türkiye ile ilişkilerde pozitif bir gündem yaratma girişiminin (Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve Türk vatandaşlarına Schengen bölgesine girişlerinde gerekli vize verilmesinde kolaylık gibi alanlarda ilerleme sağlanması) GKRY ve Yunanistan ikilisini tatmin etmek üzere özellikle Kıbrıs sorununun çözümü şartına bağlanmış olması ise bir ilerlemeyi yakalama şansını daha başlangıçta yok etmiştir.
Öte yandan, son yıllarda Türkiye’de demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü alanında yaşanan geriye gidiş, AB’nin Türkiye’ye mesafeli yaklaşımının temel gerekçesi olarak öne sürülüyor. Ancak bu durumun aynı zamanda Türkiye’nin üyelik yönelimine mesafeli yaklaşanlar bakımından elverişli bir siyasi “bahane” işlevi gördüğünü de belirtmek gerekir.
Ankara ile Brüksel arasındaki ilişkilerde son yıllarda “al-ver” yaklaşımının giderek hâkim hale geldiği görülüyor. Göç ve enerji gibi alanlarda iş birliği çoğu zaman stratejik bir ortaklıktan ziyade kısa vadeli çıkar dengelerine dayanıyor. Bu durum ise, ilişkilerin uzun vadeli bir perspektif temelinden uzaklaşmasına yol açıyor.
Türkiye için bir fırsat penceresi olur mu?
ABD ile Avrupa arasındaki ayrışmanın derinleşmesi, Türkiye açısından yeni bir fırsat penceresi açabilir. Avrupa’nın savunma kapasitesini artırma ihtiyacı, Türkiye gibi askeri ve savunma sanayi kapasitesi güçlü ülkelerin önemini artırmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye’nin, Avrupa Birliği ile mevcut sorunların en azından bir kısmını çözmeye yönelik daha proaktif bir yaklaşım benimsemesi, savunma alanındaki iş birliği imkânlarını genişletebilir. Katılım müzakereleri ve tam üyelik bakımından kısa vadede somut bir ilerleme gerçekleşmese de savunma alanındaki yakınlaşma ve işbirliği orta ve uzun vadede bu sürecin de olumlu yöne evrilmesine zemin hazırlayabilir. Unutulmamalıdır ki Türkiye’nin savunma sanayii, dinamik bir yetenek geliştirme kaynağı haline gelmiştir. İHA’ları, deniz platformları ve füze sistemleri Ukrayna’dan Afrika’ya kadar muharebe sahalarını yeniden şekillendirmiş, Türkiye’yi önemli bir güvenlik sağlayıcısı konumuna yükseltmiştir. Burada vurgulanmasında yarar olan husus, Türkiye’nin ilk aşamada İtalya, İspanya, Romanya ve Polonya gibi AB üyesi ülkelerle savunma sanayi alanındaki işbirliğini ilerletmesinin hem AB’nin girişim ve projelerine daha kolay erişimi hem de genel olarak orta-uzun vadede Türkiye-AB ilişkilerinin olumlu bir atmosfere kavuşması açısından önem taşıdığıdır. Kuşkusuz savunma işbirliğinden başlayıp basamakları istikrarlı şekilde tırmanmak isabetli bir hareket tarzı olacaktır.
Bu bağlamda Türkiye açısından en kritik unsur, demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü alanında atacağı adımlardır. Bu yalnızca ekonomi ve toplum perspektifinden normatif bir tercih değil, aynı zamanda stratejik bir gereklilik olarak görülmelidir. Zamanında AB’ne karşı kullanılan “gerekirse Kopenhag kriterlerini biz Ankara kriterleri haline getirir yolumuza devam ederiz” söylemi demokratikleşme, bireysel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü alanında atılacak adımların Türk vatandaşlarının haklı beklentilerine cevap verme iradesini yansıtmakta, bu adımların sırf AB’ni memnun etme kaygısıyla atılmayacağı inancını ortaya koymaktaydı. Aslında bu alanda atılacak adımlar, Avrupa içinde demokrasi açığı nedeniyle Türkiye’ye karşı mesafeli duran aktörlerin elindeki en güçlü argümanı zayıflatacaktır. Elbette bu adımlar tek başına tüm sorunları çözmeye yetmeyecektir. Ancak Avrupa güvenliği ve savunmasına ilişkin AB’nin girişimlerine Türkiye’nin katılımını destekleyen kesimlerin ellerinin güçlenmesini sağlayabilecek bir gelişme olacağına da kuşku yoktur.
Sonuç: Dışlayıcılık mı, stratejik kapsayıcılık mı?
ABD-Avrupa ayrışmasının derinleştiği şu dönemde Avrupa’nın güvenlik mimarisinin yeniden şekillendirilmesi çabalarının sonucunu, stratejik kapsayıcılık ile basiretsiz siyasi engellemecilik arasındaki tercih belirleyecektir. Türkiye’nin dışlandığı bir Avrupa güvenlik yapısının ne kadar sağlam ve sürdürülebilir olduğu ciddi bir soru işareti olma vasfını koruyacaktır. Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri ya al-ver ilişkisinin sınırlı işbirliğine imkan tanıyan mevcut kısır döngü içinde kalacak, ya da daha rasyonel bir zeminde yeniden tanımlanacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu yeni dönemi doğru okuyarak, iç reformlara öncelik vermesi ve dış ve güvenlik politikalarının belirlenip uygulanmasında olabildiğince öngörülebilir bir aktör olduğunu ortaya koyması önem taşıyacaktır.


