Versailles Sarayı’nda imzalanan İran-ABD mutabakatı, mekânın tarihsel hafızası nedeniyle sembolik bir ağırlık taşıyor. Bu tür uzlaşı metinlerinin her zaman barışı inşa etmeyebildiğini bize hatırlatmaktadır. Bazen olsa olsa yeni krizlerin çıkışını erteleme işlevi gördükleri bilinmektedir.
Bu mutabakat da şimdilik kalıcı bir barış anlaşmasından çok kırılgan bir ateşkesi andırıyor. Çatışmaları durdurmuş gözükse de krizin temel sebeplerini çözmüş değildir. İran’ın nükleer programı, balistik füze kapasitesi, bölgesel vekil güçleri ve Hürmüz Boğazı’nın statüsü hâlâ masadadır. Diplomatik açıdan bakıldığında, dikkat çekici olan husus, üzerinde uzlaşılan metnin ateşkes ile birlikte müzakerelerin çerçevesine dair bir mutabakat niteliği taşımasıdır. Bu mutabakat, gündemi savaşın sona erdirilmesi, yaptırımlar, deniz taşımacılığı ve bölgesel istikrar gibi alanları kapsayacak şekilde genişletmekte; ancak uygulamaya ilişkin birçok ayrıntıyı henüz çözüme kavuşturmamaktadır.
Daha önceki bir yazımda yapmaya çalıştığım tespit askeri eylemler ile ulaşılabilir siyasi hedefler arasındaki makasın giderek açılmasıydı. Bugün gelinen noktada ise tabloyu şöyle özetlemek mümkün: Bir çıkış yolu bulunmuş olabilir; ancak bu çıkışın arkasında hâlâ tutarlı bir stratejik çerçevenin olduğu kuşkuludur.
Washington savaşa girerken İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmayı, füze programını zayıflatmayı, bölgesel nüfuzunu geriletmeyi ve hatta rejim değişikliğini hedefliyordu. Ancak ortaya çıkan sonuç bu hedeflerin çok gerisinde kaldı. İran ağır kayıplar verdi, altyapısı zarar gördü, ekonomik maliyetler üstlendi. Fakat rejim Ayetullah Ali Hamaney ve bazı üst düzey yetkililerin öldürülmüş olmasına karşın ayakta kaldı. Daha önemlisi, İran Hürmüz Boğazı üzerindeki jeostratejik etkisini bütün dünyaya gösterdi.
Bu kriz, içinde yaşadığımız küresel yapısal kırılmanın yeni bir tezahürüdür. Hep yeri geldiğinde tekrar ettiğim gibi artık güvenlik yalnızca askerî güçle tanımlanmıyor. Enerji arzı, denizde seyrüsefer serbestisi, tedarik zincirleri, finansal yaptırımlar ve kritik altyapılar güvenliğin merkezine yerleşmiş durumda. Hürmüz Boğazı’nın savaşın seyrinde belirleyici hale gelmesi, ekonomi ile güvenlik arasındaki sınırların ne ölçüde silindiğinin bir diğer çarpıcı örneği.
Önceki yazımda askeri başarı söylemi ile stratejik sonuç arasındaki farkın altını çizmiştim. Bugün bu ayrım daha da belirginleşmiştir. ABD ve İsrail belirli taktik kazanımlar elde etmiş olabilir. İran’ın askeri kapasitesi zayıflatılmış, savunma altyapısı yıpratılmıştır. Ancak bu kazanımlar kalıcı siyasi sonuca dönüşmemiştir. Tam tersine, İran rejimi ayakta kalmayı başardığı ölçüde kendi kamuoyuna ve bölgeye bir dayanıklılık anlatısı sunma imkânı bulmuştur. Nitekim İranlı yetkilerin mutabakatın imzasından sonra yaptıkları açıklamalar da bu yöndedir.
Bu durum İran açısından şimdilik yeni bir caydırıcılık alanı yaratmıştır. Geçmişte İran’ın en önemli pazarlık kozu nükleer programı olarak görülüyordu. Bugün buna Hürmüz Boğazı eklendi. Hatta bazı açılardan Hürmüz daha doğrudan, daha görünür ve küresel etkisi daha hızlı hissedilen bir caydırıcılık aracına dönüştü. Çünkü bu dar su yolunda yaşanacak her aksama enerji fiyatlarını, küresel enflasyonu, Asya’dan Avrupa’ya uzanan tedarik zincirlerini ve piyasa beklentilerini doğrudan etkiler hale geldi.
Tam da bu nedenle Hürmüz Boğazı artık sadece bölgesel bir deniz geçidi olmaktan çıkmıştır. Küresel dayanıklılığın test edildiği stratejik bir düğüm noktasıdır. Bir başka ifadeyle, Hürmüz Boğazı güvenlik coğrafyası ile ekonomik bağlantısallığın kesiştiği yerdir.
Ancak İran açısından da ciddi bir ikilem vardır. Tahran, Hürmüz Boğazı üzerindeki nüfuzunu bir güvenlik sigortası olarak mı kullanacaktır, yoksa onu gelir elde etme ve siyasi baskı kurma aracına mı dönüştürecektir? Bu iki hedefin aynı anda sürdürülebilir olması zordur. Eğer İran geçişlerden ücret almaya, yeni idari mekanizmalar dayatmaya veya yabancı askerî gemilerin geçişini sınırlandırmaya yönelirse, kısa vadede avantaj elde ettiğini düşünebilir. Fakat bu, uzun vadede kendi caydırıcılığını zayıflatır. Çünkü Hürmüz’ün stratejik değeri, kapatılabilecek bir boğaz olmasından kaynaklanır; sürekli istikrarsızlaştırılan bir boğaz haline gelmesinden değil.
Eğer ticaret dünyası ve enerji ithalatçıları Hürmüz’ü kalıcı bir risk alanı olarak görürse, alternatif güzergâh arayışları hızlanacaktır. Nitekim bu yönde hamleler geldiği gözlenmektedir. Bu da zaman içinde İran’ın en güçlü kozunun değerini azaltabilir.
Burada bağlantısallık kavramı öne çıkıyor. Günümüz dünyasında güç, yalnız bir koridoru kontrol etmekten değil, o koridorun güvenilirliğini sağlayabilmekten de geçiyor. Enerji hatları, güvenli dijital ağlar, limanlar, deniz geçişleri ve kara ulaştırma koridorları ancak öngörülebilir oldukları ölçüde stratejik değer üretir. Dolayısıyla Hürmüz’ü istikrarsızlaştıran bir İran, kendi elindeki jeostratejik sermayeyi tüketme riskiyle karşı karşıya kalır.
Mutabakatın kalıcılığı açısından ikinci kritik konu nükleer dosyadır. Mevcut metin İran’ın nükleer silah peşinde olmayacağını teyit ediyor. Ancak bunun nasıl denetleneceği, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının akıbetinin ne olacağı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) sahadaki rolünün nasıl yeniden tesis edileceği ve yaptırımların hangi takvimle kaldırılacağı belirsizdir. Bu belirsizlik önemlidir. Zira 2015 nükleer anlaşmasının çökmesi, taraflar arasındaki güveni zaten ciddi şekilde aşındırmıştı. Bugün daha zor bir ortamda, daha büyük askerî yıkımın ardından, daha karmaşık bir yaptırım rejimi içinde yeni bir anlaşma aranmaktadır. Dolayısıyla 60 günlük müzakere süresi teknik olarak mümkün görünse de siyasi olarak son derece kırılgan ve kaygan bir zemin yaratmaktadır.
Üçüncü mesele İsrail faktörüdür. Önceki yazımda da belirttiğim üzere, ABD ile İsrail’in stratejik öncelikleri bütünüyle örtüşmemekte, hatta mevcut şartlarda ayrışmaktadır. ABD küresel güç olmanın getirdiği sorumlulukla enerji arz güvenliğini, Körfez’deki müttefiklerini, iç politikada yakıt fiyatlarının yaratacağı baskıyı ve küresel ekonomik etkileri dikkate almak zorundadır. İsrail ise İran’ı ve İran’ın hala Lübnan’da süren etkisini daha dar ama kendisi açısından varoluşsal gördüğü bir güvenlik merceğinden okumaktadır.
Bu farklılık yeni dönemde de devam edecektir. İsrail açısından ortaya çıkan tablo tatmin edici değildir. İran rejimi ayakta kalmıştır. Bölgesel vekil ağları tamamen tasfiye edilmemiştir. Tahran yeni bir pazarlık gücü kazanmıştır. Bu nedenle İsrail’in önümüzdeki dönemde diplomatik süreci zorlayacak veya askerî tırmanmayı yeniden gündeme getirecek adımlar atması ihtimal dışı değildir. Esasen Lübnan’da sürdürdüğü saldırılar bu açıdan sınama niteliği taşımaktadır. Nitekim varılan mutabakat uyarınca ABD ile İran arasında İsviçre’de başlaması öngörülen müzakerelerin, İsrail’in Lübnan’da yoğunlaşan askeri operasyonları nedeniyle ertelendiğine ilişkin haberler, bölgesel güvenlik dinamiklerinin diplomatik süreçler üzerindeki doğrudan ve belirleyici etkisini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bu da ABD açısından zor bir denge gerektirecektir. ABD Başkan Yardımcısı Vance’ın İsrail’e yönelik açıklamaları bu zorluğa işaret etmektedir. Washington bir yandan İsrail’in güvenlik kaygılarını dikkate almak zorundadır; diğer yandan İran’la yürütülecek müzakerelerin sabote edilmesini önlemek durumundadır. Bu denge kurulamazsa mutabakat kısa sürede anlamını yitirebilir.
Bütün bu unsurlar bize daha geniş bir sonucu gösteriyor: Ortadoğu’daki krizler artık sadece askerî denklemlerle yönetilemez. Enerji güvenliği, deniz güvenliği, finansal yaptırımlar, tedarik zincirleri ve toplumsal dayanıklılık aynı resmin parçalarıdır. Güvenlik ile ekonomi alanları arasındaki yakınlaşma, hatta görece örtüşme, Hürmüz krizinde bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle İran mutabakatının kalıcı olabilmesi için üç şart öne çıkıyor.
Birincisi, Hürmüz Boğazı’nın serbest, güvenli ve öngörülebilir geçiş rejimi yeniden tesis edilmelidir. İran’ın meşru güvenlik kaygıları dikkate alınabilir; ancak boğazın ücretlendirme veya baskı aracına dönüştürülmesi yeni bir çatışma dinamiği yaratmaya adaydır.
İkincisi, nükleer dosyada denetlenebilir, aşamalı ve karşılıklı yükümlülüklere dayalı bir çerçeve oluşturulmalıdır. İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyecek güvenilir doğrulama mekanizmaları ile İran’a karşı yaptırımların hafifletilmesini ilişkilendiren dengeli bir düzenleme gereklidir.
Üçüncüsü, bölgesel aktörler sürecin dışında bırakılmamalıdır. Körfez ülkeleri, Avrupa ve Asya’nın büyük enerji ithalatçıları bu denklemin doğrudan paydaşlarıdır. Hürmüz yalnızca İran ile ABD arasında çözülebilecek bir mesele değildir; küresel enerji güvenliği ve bağlantısallık meselesidir.
Türkiye açısından da bu gelişmelerin doğrudan sonuçları vardır. Bunlar komşu coğrafyada uzun süreli istikrarsızlık, enerji fiyatları, ticaret yolları, güvenlik riskleri ve bölgesel dengeler bakımından Türkiye’yi doğrudan ve görece daha fazla etkilemektedir. Bu nedenle Ankara’nın diplomasiye alan açan, bölgesel istikrarsızlığın yayılmasını önlemeyi hedefleyen, devlet kapasitesinin çökmesini değil sorumlu davranış değişikliğini teşvik eden dengeli yaklaşımının sürdürülmesi önemlidir.
Sonuç olarak Versailles’da imzalanan metin bir barış anlaşmasından çok kırılgan bir ateşkesi andırıyor. Bu ateşkesin kalıcı bir düzene dönüşüp dönüşmeyeceği, tarafların zafer psikolojisini aşıp aşamayacağına bağlıdır. Washington’un İran’ı bütünüyle teslim almaya dayalı maksimalist yaklaşımının sınırları ortaya çıkmıştır. Tahran’ın da Hürmüz üzerinden elde ettiği avantajı aşırı kullanması halinde kendi stratejik kazanımını zayıflatacağı açıktır.
Daha önce “strateji yoksa, çıkış da yoktur” demiştim. Bugün buna şu eklenebilir: Çıkış bulunmuş gibi görünse bile, strateji yoksa barışın kendisi de kalıcı olmaz. Bugünün dünyasında asıl güç, kriz yaratma kapasitesinde değil, krizleri yönetilebilir kılma becerisindedir. Dayanıklılık artık yalnızca devletlerin iç kapasitesi değil, uluslararası düzenin de yeni ölçüsüdür. İran mutabakatı da bu açıdan bir sınav niteliğindedir.
Soru artık kimin savaşı kazandığı değildir. Soru, tarafların bu göreceli barış ortamını korumayı başarıp başaramayacağıdır.


