COVID-19 pandemisi, enerji krizleri, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, teknoloji alanındaki stratejik rekabet ve artan korumacılık eğilimleri; ekonomik kapasite ile ulusal güvenlik arasındaki sınırların giderek ortadan kalktığı bir dönemden geçildiğine işaret ediyor. Artık ekonomi yalnız refah üretme aracı değil; aynı zamanda dayanıklılık, stratejik özerklik ve uluslararası etki üretme kapasitesinin temel belirleyicisi olarak görülüyor.
Bu dönüşümün merkezinde ise yeni bir kavram yer alıyor: dayanıklılık. Esasen önceki iki yazımda ülkelerin kırılganlıkları olabildiğince azaltmak ve dayanıklılığı artırmak yönünde nasıl bir dönüşüme yatırım yaptıklarını irdelemeye çalışmıştım. Bugün ülkelerin başarısı yalnız ne kadar ürettikleriyle değil; şoklara ne ölçüde dayanabildikleri, kritik sektörlerini ve altyapılarını ne kadar koruyabildikleri ve dönüşüm kapasitesini ne kadar hızla geliştirebildikleriyle ölçülüyor.
|
Tacan İldem yazdı: Kırılmadan dayanıklılığa; uluslararası düzenin yeniden inşası |
Bu çerçevede Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu mesele de yalnız ekonomik göstergelerde yaşanan dalgalanmalar değildir. Bu dalgalanmalarla uğraşırken sorulması gereken asıl soru şu olmalıdır: Türkiye geçici bir ekonomik zorlanma mı yaşamaktadır, yoksa uzun yıllar boyunca üzerine inşa ettiği büyüme modelinin sınırlarına mı ulaşmıştır? Türkiye Makine Federasyonu Başkanı Adnan Dalgakıran’ın geçtiğimiz günlerde Oksijen gazetesine verdiği mülakatta sektördeki birikimiyle yaptığı değerlendirmeler aslında önemli bir gerçeğe dikkat çekiyor: Türkiye’nin uzun yıllardır dayandığı üretim ve tamamlayıcı sanayi modelinin artık eskisi kadar işlememesi. Bu tespit aslında sadece Türkiye bakımından geçerli olmayıp küresel ekonominin geçirmekte olduğu dönüşümle de ilgilidir. Bu çerçevede Türkiye’nin böyle bir dönüşüme ne kadar uyum sağlayabildiği sorusu önem kazanmaktadır.
Eski modelin sınırları
Türkiye’nin son kırk yılda önemli bir sanayi ve ihracat başarısı elde ettiği kuşkusuzdur. Küresel değer ve arz zincirlerine entegrasyon sayesinde üretim kapasitesi gelişmiş, ihracat tabanı genişlemiş ve Anadolu’nun farklı bölgelerinde yeni sanayi merkezleri ortaya çıkmıştır (Anadolu Kaplanları olarak adlandırılan bu merkezlerin başarı hikayesi hala hafızalarda canlılığını korumaktadır).
Günümüzde uluslararası rekabetin doğası değişmektedir. Robotlaşma ve ölçek ekonomileri birçok sektörde maliyet avantajını kalıcı hale getiriyor. Dolayısıyla yeni rekabet alanı daha farklı bir yerde şekilleniyor: mühendislik yoğun üretim, niş teknolojiler, tasarım kapasitesi, yazılım, dijital çözümler ve yüksek katma değer. Bu çerçevede robotik sistemler, yapay zekâ, otomasyon, dijital üretim ve ölçek ekonomileri, üretim maliyetlerinin geleneksel unsurlarını dönüştürmektedir. Rekabetin belirleyici unsurları; mühendislik yoğun üretim, yenilikçilik kapasitesi, çığır açan yıkıcı teknolojilerden yararlanma ve bunlara dayanan uygulamalar, veri yönetimi, yazılım yetkinliği ve insan kaynağının niteliği olarak belirmektedir.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin önündeki temel meseleyi, daha fazla üretmekten çok daha fazla değer üretmeyi başarabilmek olarak görmek sanırım yanlış olmaz. Rekabetin belirleyici unsurları olarak ortaya çıkan alanlarda ülkemizde özel ve kamu kesiminden çok sayıda kuruluşun dönüşümü destekleyen adımlar atmaları, hatta bazı sektörlerde karşılaştırmalı üstünlüğün yaratılabilmiş olması tabiatıyla cesaret vericidir.
Jeoekonominin yükselişi ve sanayinin stratejik niteliği
Uluslararası ilişkiler literatüründe son dönemde öne çıkan kavramlardan biri “jeoekonomi”dir.
Devletler artık ekonomik araçları dış politika ve güvenlik hedeflerinin ayrılmaz parçası olarak kullanmaktadır. Ticaret, teknoloji, finansman, enerji ve kritik hammaddeler giderek stratejik rekabet alanlarına dönüşmektedir. ABD’nin sanayi teşvik paketleri, Avrupa Birliği’nin ekonomik güvenlik yaklaşımı, Çin’in teknolojik ölçek stratejileri ve küresel tedarik ağlarının yeniden şekillenmesi bunun dikkat çeken örnekleridir.
Bu ortamda sanayi politikası yalnız ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda diplomatik ve stratejik bir araç haline gelmiştir.
Türkiye açısından da sanayi artık yalnız büyümenin değil; dış politika hareket alanının, stratejik özerkliğin ve ulusal dayanıklılığın temel unsurlarından biri olarak görülmelidir. Savunma sanayiinde son yıllarda elde edilen kazanımlar bu açıdan dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Tabiatıyla bu yaklaşımı yalnız savunma alanıyla sınırlamak sektörler arası entegrasyonun sağlanmasında yeterli olmayacaktır.
Enerji teknolojilerinin, yapay zekâ uygulamalarının, yarı iletkenlerin, siber güvenliğin, biyo/nanoteknolojinin, uzay teknolojilerinin ve dijital altyapıların da benzer stratejik bakış açısıyla ele alınması artık bir zorunluluk olarak hissedilmektedir.
İnsan sermayesi: Yeni rekabetin asıl cephesi
Teknolojik dönüşümün merkezinde ise insan bulunmaktadır.
Bugün başarılı ekonomilere bakıldığında ortak paydanın sadece doğal kaynaklar değil; eğitim, bilgi üretimi ve insan kapasitesine yapılan yatırım olduğu görülmektedir. Türkiye’nin dönüşüm ihtiyacını da yalnız sanayi politikalarıyla açıklamak eksik kalacaktır. Asıl mesele, eğitim sistemi ile ekonomik dönüşüm arasında stratejik uyum sağlayabilmektir.
Geleceğin rekabeti belli düşünce kalıplarını yeniden üreten toplumlarla değil; sorgulayan, problem çözen, teknolojiyi yalnız tüketmeyip üreten insan kaynağıyla şekillenecektir.
Bu bağlamda mühendislik ve temel bilimlerde uzun vadeli insan kaynağı planlaması yapılması; yapay zekâ, veri analitiği, siber güvenlik, ileri malzeme teknolojileri ve uzay sistemleri gibi alanlarda uzman havuzu oluşturulması gerekmektedir.
Kritik alanlarda kurumsal hafıza mekanizmalarının oluşturulması ve nitelikli teknik iş gücünün güçlendirilmesi de dayanıklılık yaklaşımının ayrılmaz parçaları olmalıdır.
Kurallar, güven ve yatırım ekosistemi
Dönüşümün yalnız teknoloji ve insan kaynağıyla gerçekleşeceğini varsayamayız. Uzun vadeli yatırım kararlarının temelinde güven, şeffaflık ve öngörülebilirlik bulunur. Sanayi yatırımı yalnız finansman maliyetine bağlı değildir; kurumsal istikrar, hukuki güvence ve öngörülebilir kurallar bütünü yatırım ortamının ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle ekonomik dayanıklılık ile kurumsal dayanıklılık birbirinden ayrı düşünülemez.
Küresel rekabet koşullarında ABD ve Çin’le kıyaslandığında görece gerileme döneminde bulunan, ya da arzu edilen sıçramayı yapamayan ve Türkiye’nin de dış ticaretinde önemli bir paya sahip olan Avrupa’nın yaratmış olduğu ekosistem içinde Türkiye yapısal nedenlere dayanan bu durumu kendisi lehine bir fırsata dönüştürecek adımları atabilir. Nitekim savunma sanayi alanında son zamanlarda değişik AB üyesi ülkeyle geliştirilen ortaklıklar bu tür fırsatlara örnek oluşturmaktadır. Böyle bir atılımın diğer sanayi sektörlerinde de güçlendiğini gösteren örneklerin artması da sevindiricidir. Öte yandan, değişik vesilelerle yinelediğim üzere, eğer amacımız bu ekosistem içinde imkanlarımızı artırmak ise, o takdirde hem bu ekosistemin hem de genelde iş dünyasının yatırım kararlarında ağırlıklı yere sahip öngörülebilirlik faktörünün güvencesi olan demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanındaki eksiklerimizi giderebilmemiz gerekmektedir. Bu bağlamda kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin ve her ne kadar katılım müzakereleri rafa kalkmış olsa da ekonomik ilişkilerimizin sürdüğü AB’nin standartlarını hem ekonomik hem toplumsal anlamda yakalayacak adımların atılması öncelikli hedef olmalıdır.
Özellikle Avrupa ekonomisinin dönüşüm sürecine girdiği mevcut dönemde Türkiye’nin kendisini güvenilir, öngörülebilir ve yüksek yetkinlik sunan bir ortak olarak konumlandırabilmesi kuşkusuz önemli fırsatlar yaratabilir.
Toplumsal dayanıklılık ve yeni sosyal mutabakat
Ekonomik dönüşüm yalnız teknik bir süreç değildir. Üretim modelleri değişirken iş gücü piyasaları, meslekler ve toplumsal beklentiler de dönüşmektedir. Yapay zekâ ve otomasyonun yaygınlaşmasıyla birlikte sosyal uyum ve ekonomik rekabet arasında yeni bir denge kurulması gerekecektir. Bu nedenle kamu, özel sektör, akademi ve çalışan kesimlerini kapsayan kurumsal istişare mekanizmaları önem kazanmaktadır.
Toplumsal dayanıklılık; yalnız büyüme oranlarıyla değil, dönüşüm süreçlerinin adil, kapsayıcı ve öngörülebilir şekilde yönetilmesiyle güçlenir.
Bu açıdan farklı ülkelerdeki sosyal diyalog deneyimleri dikkatle incelenmeli; Türkiye’nin kendi kurumsal gelenekleriyle uyumlu, katılımcı ve sürdürülebilir modeller geliştirilmelidir. Bu bağlamda, Hollanda’da görev yaptığım dönemde dikkatimi çeken kurumlardan biri, işçi, işveren ve bağımsız uzmanları bir araya getiren Sosyal Ekonomik Konsey (SER) oldu. SER, ekonomik ve sosyal politikalarda uzlaşı zemini oluşturarak toplumsal gerilimleri azaltan, karar alma süreçlerine katılım sağlayan ve sisteme güven kazandıran bir denge mekanizması işlevi görmektedir. Güçlü uzlaşı kültürü sayesinde çoğu sorun kurumsal aşamaya gelmeden çözülebilmekte, SER ise gerektiğinde devreye giren bir güven unsuru olarak önemini korumaktadır. Ekonomik rekabet gücü ile toplumsal uyumun birlikte korunabilmesi; öngörülebilirlik, sosyal diyalog ve kapsayıcı karar alma mekanizmalarına bağlıdır. Yapay zekâ ve dönüşen çalışma koşulları karşısında Türkiye’nin de toplumsal uzlaşıyı güçlendirecek kurumsal yapıları şimdiden geliştirmesi ve güçlendirmesi önem taşımaktadır.
Sonuç: Yeni paradigma ihtiyacı
Ekonomik dayanıklılık artık yalnız ekonomik bir hedef olmaktan çıkmış, ülkenin uluslararası sistem içindeki yerini ve etkinliğini belirlemenin, stratejik özerkliğin ve ulusal güvenliğin ön koşulu haline gelmiştir.
Bugün Türkiye’nin önündeki mesele yalnız ekonomik toparlanma olmayıp, değişen uluslararası sistem içinde ülkenin rekabet gücünü, stratejik uyum kapasitesini ve dayanıklılığını yeniden tanımlamaktır.
Eski büyüme modelinin sınırlarına yaklaşılmış olabilir. Bu durumu bir zayıflık olarak değil, yeni bir sıçrama için fırsat olarak değerlendirmek gerekmektedir.


