Bundan birkaç ay önce Londra’da düzenlenen ve jeopolitik değişime ilişkin değerlendirmelerimi paylaşmam istenen dünyanın büyük sermaye çevrelerinin katıldığı bir toplantıdaki tartışmaların odağında dayanıklılık ve iş dünyasının rolü vardı. Esasen dayanıklılığın jeopolitik açıdan kazandığı önemi önceki bir yazımda değerlendirmeye çalışmıştım. İlginç olan husus, bu yıl hem Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu toplantısının hem de Münih’te düzenlenen Güvenlik Konferansı'nın çıktılarının katılımcıların farklı profiline karşın büyük bir örtüşme içinde olmasıydı. Bir zamanlar büyük ölçüde birbirinden ayrı iki alanı temsil edenler -Davos’ta küresel ekonomi ve Münih’te güvenlik camiası- artık giderek ortak bir dil konuşuyor.
Ancak bu yeni dönemde dayanıklılığı yalnızca şokları sindirme ve eski dengeye dönme kapasitesi olarak görmek yetersizdir. Dayanıklılık krizleri kullanarak daha ileri bir noktaya sıçrayabilmektir. Bu yönüyle dayanıklılık, statik bir savunma hattı değil; sürekli kendini yenileyen dinamik bir kapasite inşasıdır.
Davos’ta tedarik zincirleri, kritik altyapı ve mineraller, yarı iletkenler, yapay zekâ ve enerji dönüşümüne ilişkin tartışmalar artık yalnız verimlilik çerçevesinde ele alınmamaktadır. Bu konular, stratejik kırılganlıklar ya da stratejik varlıklar olarak değerlendirilmektedir. Bir zamanlar istikrar sağlayıcı bir unsur olarak görülen küreselleşmenin beraberinde getirdiği ekonomik karşılıklı bağımlılık ise artık daha ziyade kaldıraç ve risk perspektifinden incelenmektedir.
Özetle, içinde bulunduğumuz kırılma ortamında mesele artık yıkılmakta olan düzenin birebir ihyası değil; daha dayanıklı temeller üzerinde yeniden inşa edilmesidir.
Krizden kalıcı strese geçiş ve dayanıklılığın güçle ilişkisi
Son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu dönüşümün niteliğini açık biçimde ortaya koymuştur. 2008 küresel finansal krizi, riskin yalnızca ekonomik döngülerden değil, finansal sistemin derin karşılıklı bağımlılıklarından ve siyasi karar alma süreçlerinden kaynaklanabildiğini göstermiştir. COVID-19 pandemisi, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını gözler önüne sererken, verimlilik temelli üretim modelinin sınırlarını açığa çıkarmıştır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ise bize enerji, gıda ve finansal araçların nasıl stratejik enstrümanlara dönüştürülebileceği gerçeğini öğretmiştir.
Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo nettir: Küresel sistem artık “krizler çağı”nı geride bırakmış, “kalıcı stres” dönemine girmiştir. Bu yeni tabloda dayanıklılık, bir tercih değil, hayatta kalabilmenin şartıdır.
Devletlerin gücü artık yalnız askeri kapasiteleriyle değil; şokları sindirebilme, özellikle imalat sanayinin üretim kapasitesini koruyabilme, uzun süreli baskılara dayanabilme ve kriz sonrası hızlı toparlanabilme yetenekleriyle de değerlendirilmektedir. Tedarik zincirlerinin güvenliği, bağlantısallığın sürdürülebilirliği kritik hammaddelere erişim, enerji arz sürekliliği ve dijital altyapıların korunması, klasik güç unsurlarının önüne geçmektedir. Bu çerçevede modern çatışmalar da biçim değiştirmektedir. Artık yalnız tanklar ve füzeler değil; risk algısı, sigorta maliyetleri ve finansal belirsizlikler de birer silah haline gelmiştir. Ticaret yollarını fiziksel olarak kapatmadan işlemez hale getirmek mümkün olabilmektedir.
Özel sektörün yapısal konumu ve sermayenin artan stratejik önemi
Ancak bu dönüşüm yalnızca devletler düzeyinde gerçekleşmemektedir. Aksine, küresel ekonominin yapısal özellikleri, özel sektörü güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Enerji altyapıları, veri merkezleri, iletişim ağları, lojistik sistemler ve finansal mekanizmalar büyük ölçüde özel aktörler tarafından işletilmektedir.
Bu durum basit bir rol değişimi değildir; sistemin doğasının değişmesidir. İş dünyası artık yalnız ekonomik sistemin bir unsuru değil, güvenliğin doğrudan üreticilerinden biridir.
Ancak burada kritik bir denge sağlanmalıdır. Dayanıklılık söylemi, devletin sorumluluğunu geri plana iten bir gerekçeye dönüşmemelidir. Devlet hâlâ yönü belirleyen, çerçeveyi çizen ve sistemi yönlendiren asli aktördür. Başka bir ifadeyle devlet “kürek çeken” değil, “dümen tutan” olmalıdır.
Bu bağlamda sermayenin rolü de dönüşmektedir. Artan belirsizlik karşısında geri çekilmek kısa vadede rasyonel bir refleks gibi görünse de, uzun vadede sürdürülebilir değildir. Zira dayanıklılık, günümüz koşullarında maliyet değil; değer yaratmanın ön koşulu haline gelmiştir.
Özellikle uzun vadeli yatırım yapabilecek sermayeye sahip aktörler bu dönüşümde belirleyici bir rol üstlenmektedir. Kısa vadeli piyasa dalgalanmalarına karşı daha az hassas olan bu sermaye türü, kriz anlarında süreklilik sağlayarak sistemik dayanıklılığa katkıda bulunabilmektedir.
Parçalanan düzen ve güvenliğin genişleyen kapsamı
Uluslararası düzen tamamen ortadan kalkmamış, ancak parçalı bir yapıya evrilmiştir. Kuralların seçici ve tutarsız uygulanması ve güç siyasetinin yeniden belirginleşmesi, öngörülebilirliği azaltmaktadır.
Ekonomik araçların giderek birer “silah” halini alması -yaptırımlar, ihracat/ithalat kontrolleri ve teknoloji kısıtlamaları- şirketleri doğrudan jeopolitik rekabetin içine çekmektedir. Bu durum, ekonominin jeopolitiğin merkezine yerleştiğini ve bir politika aracı olarak sistematik biçimde kullanıldığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla artık şirketler yalnız piyasa aktörü değil, aynı zamanda stratejik varlıklar olarak ön plana çıkmaktadırlar.
Güvenlik kavramı da bu süreçte genişlemiştir. Artık sadece askerî tehditlere karşı savunmayı değil; enerji arzını, veri güvenliğini, altyapının sürekliliğini ve toplumsal dayanıklılığı da kapsıyor. Ukrayna savaşı, sivil altyapının da doğrudan hedef olabileceğini açıkça gösterdi. Enerji ve elektrik sistemleri, dijital ağlar ve veri merkezleri, uydular ve uzay varlıkları, denizaltı kabloları, limanlar ve ulaşım hatları ile toplumsal uyum artık güvenliğin temel unsurları halini aldılar.
Böyle bir ortamda enerji ve dijital altyapıların yanı sıra gıda sistemleri de stratejik bir güvenlik alanı olarak öne çıkmaktadır. Gıdanın bir “silah” olarak kullanılabildiği bir dünyada, tarım ve tedarik zincirleri yalnız ekonomik değil, doğrudan jeopolitik meselelerdir.
Teknoloji ve güç ilişkisi
Bu dönüşümün merkezinde teknoloji ve yenilikçilik (inovasyon) yer almaktadır. Yapay zekâ, kuantum teknolojileri, siber kabiliyetler ve uzay altyapıları, hem ekonomik rekabetin hem de stratejik üstünlüğün belirleyici unsurları haline gelmiştir. Çığır açan yıkıcı teknolojiler rakip ve hasımların elinde olduğunda önemli bir zaafiyete neden olmakta, bu alanlarda üstünlüğe sahip olunması ise bir kuvvet çarpanı işlevi görmektedir. Bu alanların ortak özelliği ise, büyük ölçüde sivil ve özel sektör kaynaklı yenilikçi süreçler tarafından şekillendirilmesidir.
Bu çerçevede teknoloji şirketlerinin rolü de değişmektedir. Özellikle ABD’de, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde bu eğilim daha görünür hale gelmiştir. Elon Musk gibi iş insanlarının kısa süreli de olsa yönetimde yer alarak görünür hale gelen artan etkisi, özel sektör ile siyasal karar alma süreçleri arasındaki sınırların bulanıklaştığını göstermektedir.
Benzer eğilimler farklı biçimlerde diğer ülkelerde de gözlemlenmektedir. Bu durum, teknoloji şirketlerinin artık yalnız ekonomik aktörler değil; jeopolitik sistemin kurucu unsurları haline geldiğini göstermektedir.
Kamu-özel işbirliği ve sermayenin yönetişimde artan rolü
Bu çerçevede toplumsal dayanıklılık da kritik bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Kurumlara duyulan güvenin aşındığı, toplumsal bağların zayıfladığı bir ortamda en gelişmiş altyapılar dahi kırılgan hale gelebilir. Siber saldırılar ve dezenformasyon gibi faaliyetlerin parçası olduğu hibrit tehditler artık sınırları değil, toplumların iç dokusunu hedef almaktadır. Bu nedenle dayanıklılık yalnız teknik değil, aynı zamanda toplumsal bir meseledir.
Dayanıklılığın sağlanması artık yalnız devletlerin sorumluluğunda değildir. Kamu-özel iş birliği, bu bağlamda bir tercih değil, yapısal bir zorunluluk haline gelmiştir.
Bu iş birliğinin derinleşmesiyle birlikte, iş dünyasının rolü genişlemekte; özel sektör yalnız piyasa aktörü olmaktan çıkarak sistem üzerinde etkisi olan yönetişimde etkili ve belirleyici bir paydaş haline gelmektedir.
Bu etkileşim, iş dünyasına yatırım yönlendirme, inovasyonu şekillendirme ve kriz anlarında süreklilik sağlama gibi kritik kapasiteler kazandırmaktadır.
Tabiatıyla böyle bir ortamda yönetişim dinamiklerini salt kendi çıkarları doğrultusunda etkileyebilen bir bölümü yabancı kaynaklı sermaye, bir nevi eski sömürgeci yaklaşımları andıracak şekilde, altın gibi değerli maden arama faaliyetleriyle girişimlerinin konusu ülkelerde doğayı koruma bilinci ve toplumun yararını gözeten öncelikler gibi hususları göz ardı ederek görenleri derinden rahatsız eden kaygı verici manzaralara neden olabilmektedirler. Bu neviden uygulamaların çarpıcı örneklerine son zamanlarda ne yazık ki artan ölçülerde rastlanabilmektedir. Doğaya saygı ve önceki kuşaklardan miras kalmış doğa varlığının gelecek kuşaklara aktarılması sorumluluğundan nasibini almamış ve toplum yararı umurunda olmayan bu zihniyetin hoyrat tutumu belki de ileride yeni oluşacak bir düzen inşasında dizginlenip, özlemi duyulan denge kurulacaktır. Umalım ki o zamana kadar yarattıkları zarar tersine çevrilebilir olsun.
Sonuç: Stratejik tercih anı
Sonuç olarak, dayanıklılık günümüz jeopolitiğinde devletler ile iş dünyası arasında paylaşılan bir sorumluluk alanına dönüşmüştür. Sermaye, pasif bir ekonomik unsur olmaktan çıkarak güvenlik ve istikrarın inşasında aktif bir rol üstlenmektedir.
Dayanıklılık artık yalnız krizlere karşı ayakta kalabilmek değil; krizleri avantaja çevirerek öne geçebilmektir. Bu yönüyle dayanıklılık, savunma değil, stratejik bir sıçrama kapasitesidir.
Bu çerçevede sorulması gereken soru şudur: İş dünyası artan belirsizlik karşısında geri çekilen bir aktör mü olacak, yoksa dayanıklılığın inşasında belirleyici bir rol mü üstlenecektir?
Elbette kritik olan husus, sermayenin stratejik anlamda yükselişi ve yönetişimde paydaş olarak güçlenen rolü çerçevesinde, inşa edilecek düzende toplum yararının göz ardı edilmesi riskinin asgariye indirilebilmesidir. Bu bağlamda, başta işçi-işveren ilişkileri ve emeğin karşılığının adil biçimde alınabildiği ekonomik-sosyal alan olmak üzere, toplumsal dengeleri koruyacak etkin emniyet sübaplarının sisteme entegre edilmesi büyük önem taşıyacaktır.
Küresel çapta izlenebilir eğilim, önümüzdeki dönemde münhasıran devlet kesimlerine dayalı dayanıklılığın yeterli güvenliği sağlamayacağı, bu anlayışın iş dünyası dahil toplumsal katmanların direncinin de sağlam ve sürdürülebilir kılınmasıyla takviye edilmesi yönündedir.


